27 Aralık 2009 Pazar

Damat Çalık Paşa

“Kimin eli kimin cebinde belli
değil,” derler ya, ellerin de ceplerin de apaçık belli olduğu bir durumu inceleyeceğiz bu ay. Ya da diğer bir adıyla, pamuk tüccarlığından, ‘az zamanda çok iş’ başarıp milyarlarca dolarlık serveti elinde bulunduran bir holding sahipliğine uzanan bir adamın hikayesinden bahsedeceğiz diyebiliriz. Kim mi bu adam? Sabah-atv grubunu satın alan isim olan, Çalık Holding’in sahibi Ahmet Çalık. Ya da diğer bir unvanıyla, Zaman gazetesinin imtiyaz sahibi olan Ali Akbulut’un kayınbiraderi de diyebiliriz. Çalık’ın sahibi olduğu holdingin CEO’su ise, bildiğiniz gibi başbakanın damadı olan Berat Albayrak. Tam bir aile şirketi yani, yoksa aile imparatorluğu mu deseydim? İmparatorluk diyorum; çünkü bir insan imparator olsa ancak bu kadar itibar görür. Şimdi isterseniz gelin, cebinden beş kuruş çıkmadan holding sahibi olan bu
insanın, piyasadaki son dönem faaliyetlerini yakından inceleyelim…

Çalık’ın bitmek tükenmek bilmeyen ‘enerji’si

Ahmet Çalık, piyasadaki yaşantısına tekstil sektörüne atılarak başlayan, bu sektörde kısa sürede yükselip, Çalık Holding’i kuran ve zamanla tekstil dışında da; inşaat, enerji, fi nans, telekomünikasyon vs… gibi alanlarda da faaliyet gösteren bir ‘işadamı’. Ancak esas yükselişleri, hepimizin bildiği gibi AKP’nin iktidara gelmesinden sonra gerçekleşti, hala da gerçekleşmekte. Hele bir de başbakanın
damadı Çalık grubunun CEO’su, yani 1 numarası olduktan sonra, olay tamamen, ‘Yürü ya kulum’a dönmüş durumda... Çalık’ın ismini sıkça duymamız da, başbakanın kendisini medya sektöründe de ileri sürmesine tekabül etmekte. Herkesin bildiği gibi, Sabah-atv grubuna geçtiğimiz yıllarda TMSF el koyduğunda, grubun satın alınması için ihaleye giren Çalık, kamu bankalarından aldığı kredilerle ihaleyi alarak, holdingine bir adet televizyon kanalı, bir adet de gazete eklemiş oldu. Ve böylece adına ‘yandaş medya’ dediğimiz grup, daha da genişlemiş oldu. Ama ‘yandaş medya ağı’nı genişletmek yetmezdi tabii ki, bir de bu ağın finansal dayanağını sağlamlaştırmak gerekiyordu. Bu noktada da Çalık grubu derhal enerji sektörüne yönlendirildi. Daha doğrusu Çalık’ın Türkmenistan üzerinden başlayan enerji işleri zaten vardı; ama iktidarın da kol kanat germesiyle, ‘Çalık’ın enerjikliği’ni Türkiye’de de göstermesi istendi. Tabii diğer yandan yandaş medyanın finanse edilmesi için neden enerji sektörünün seçildiğini anlamak da zor olmasa gerek. Özellikle ABD’nin Ortadoğu üzerindeki planlarını birçok ülkeyi işgal ederek iyiden iyiye yürürlüğe sokmasıyla,
Türkiye’nin enerjide çok önemli bir bağlantı noktası haline geleceği gün gibi meydana
çıktı. Bu yüzden, “E hava şartları müsait, zemin de mükemmel, çıkalım o zaman sahaya” denildi ve Çalık’tan enerji işine enerji katması istendi.

Ankara, Ankara, güzel Ankara!..
Bunu da Çalık Holding’in enerji sektöründeki faaliyetlerinin hep Ankara üzerinden yürütülmesiyle anlayabiliyoruz. Yani birinci dereceden başbakan ilgileniyor dolayısıyla faaliyetlerle. (Birinci dereceden yakın oldukları içindir belki de.)
Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Enerji Piyasası Denetleme Kurulu, BOTAŞ, DSİ… Ülkenin başındaki isimle damat-birader yakınlığındaysanız, hiçbirinde önünüze
bürokrasi çıkmıyor. İşler istediğiniz gibi tıkır tıkır işleyebiliyor. Çalık’ın enerji
sektöründeki önlenemez yükselişini madde madde ele alırsak, siz de göreceksiniz:

- Çalık’ın Türkiye’deki enerji işine ayak basışı, Bursagaz’ın BOTAŞ’tan alınarak
kendisine verilmesiyle başladı.

- Ankara yine devrede… Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ait olan Çankırı-Orta linyit
sahasının ruhsat devir ihalesini de alan Çalık, 2006’nın son ayında, termik santral
işini de başlatmış oldu.

- Ankara’nın devreden çekildiği yok… Çalık, Enerji Piyasa Denetleme Kurulu’ndan hidroelektrik santrali lisanslarını da aldı. Tam 8 projenin lisansı adeta hediye edildi.

- Çalık’ın ve başbakanın damadının enerjisi bitmiyor, tükenmiyor… Yine bir Ankara kıyağıyla, 2006 yılının Haziran ayında Bakanlar Kurulu’ndan ‘Boru Hattı Belgesi’ de alan damadın şirketi, petrol ve gaz olayına da giriyor. Böylece, Samsun-Ceyhan petrol boru hattı projesine de dahil olunuyor. Tabii bu projede, başbakanın Putin’le olan görüşmesindeki ve damadına ENI ve Indian Oil gibi güçlü ortaklar bulmasındaki hünerlerini de atlamamak lazım.

- Ankara, Çalık grubuna Ceyhan’da bir rafi neri ve petrokimya tesisi için de lisans
verdi. Fakat aynı lisansın, Doğan grubuna verilmediğini görüyoruz.

- Türkiye’de enerji işine BOTAŞ’tan Bursagaz’ı alarak giren Çalık grubu, BOTAŞ’tan Kayserigaz’ı da aldı. Diğer yandan Türkiye’de sıkıştırılmış doğalgaz sektöründe faaliyet gösteren ve Çalık Enerji’nin yüzde 50 hissesiyle kurulan Naturelgaz’ı da atlamamak lazım. Bugün Naturelgaz; Bursa, Adapazarı, Antalya, İzmir ve Balıkesir’de hizmet vermekte.

- Son olarak Çalık, Tuz Gölü çevresinde BOTAŞ’ın alanlarına hayli yakın bir bölgede
doğalgaz depolama tesisi kurmak için de bir lisans almak üzere, Ankara’dan yine bir
güzellik beklemekte…

Teminatsız kredi
Diğer yandan Sabah-atv’nin Çalık grubuna satılmasında yaşananlarsa başlı başına incelenmesi gereken ayrı bir vaka. Çünkü Ahmet Çalık’ın Sabah-atv’nin alımında kullanmak üzere Vakıfbank ve Halkbank’tan çektiği krediler için ne bir şahsi kefalet ne de bir şirket hissesi istenmediği ortaya çıktı. Düşünün ki, Türkiye’nin iki büyük
bankası, tarihlerindeki en büyük kredi miktarı olan, toplamda 750 milyon dolar miktarında bir kredi veriyorlar; fakat Çalık grubuna ait hiçbir şirketten hisse
istemiyorlar. Hatta Ahmet Çalık’ın şahsi teminatına bile gerek görmüyorlar. Halkbank’ın bu duruma karşı ileri sürdüğü savunması da hayli ilginç.Halkbank Çalık’a verdiği 375 milyon dolar kredi için, “Esnaf ve küçük işletmeleri destekleme kapsamında verildi” diyor. Göz göre göre Çalık Holding; esnaf, küçük işletme olarak yutturulmak isteniyor yani.Oysa biliniyor ki bankalar, esnaf ve küçük işletmelere kredi verebilmek için herhangi bir teminat gösterilmesini istememek bir yana dursun, tabiri caizse krediyi verene kadar adamın anasından emdiği sütü burnundan getiriyorlar. Kefi l, tapu, mal mülk beyanı, anasının, babasının geliri, içtihatlı
nüfus örneği, ne varsa istiyorlar.

Peki Çalık Holding’e toplamda 750 milyon dolar kredi veren bu iki banka, bu kredinin karşılığında ne istedi acaba? Hayır babasının hayrına 750 milyon dolar veriyorlarsa, bana da versinler. Cebimden beş kuruş çıkmadan bir televizyon kanalım ve gazetem olur ne güzel.

Üstüne üstlük, Çalık grubunun cebinden beş kuruş çıkmadan ve hiçbir teminat göstermeden aldığı 750 milyon dolarlık kredinin geri ödemesinde de, Çalık Holding’in cebinden yine beş kuruş çıkmayacak. Çalık, 750 milyon dolarlık krediyi iki bankanın reklamlarını yayınlayarak ödeyecek. Yani Vakıfbank ile Halkbank, bütün reklamlarını Sabah ile atv’ye verecek ve bu reklamların ücretini de kendilerine ödenmesi lazım olan kredi taksitlerinden kesecek. Yani meselenin özü, Çalık Holding’in cebinden yine
para çıkmayacak. Aldıkları 750 milyon dolarlık kredinin faizlerle birlikte ulaşacağı
rakamı, 3-4 yıl boyunca yayınlayacakları reklamlarla eritecekler.

İşte birileri devlet eliyle bir anda böyle zirveye çıkarılabiliyorlar. “Kimin eli kimin cebinde belli değil” diye bir şey yok yani, ellerin de ceplerin de kimlere ait olduğu belli işte. Bizim ceplerimizden çaldıkları paraları, kendi ceplerine böyle kolay yerleştirebiliyorlar. Çünkü bu ülkede zengin olmak içten bile değil. Onurunuzdan, haysiyetinizden vazgeçtiğiniz an zenginsiniz bu ülkede. Çünkü her türlü hırsızlığın, talanın, kokuşmuşluğun anayurdu haline getirdiler bu memleketi. Her yere hayasızca, aç kurtlar gibi saldıranlar, kendilerine cennet, hakları için direnen Tekel işçilerine cehennem ettiler bu güzelim memleketi Ve bu memleketin onurlu, namuslu, güzel insanları gelecekleri için birleşip, karşılarına dikilemedikçe bu hırsızlıkların, sahtekarlıkların, kokuşmuşlukların; cehennemin dibini boylaması gerekenler cennette, cennetin gül bahçelerinde yaşamayı hak edenler cehennemde yaşamaya devam edeceklerdir. Bizlerin, bu ülkeyi, bu dünyayı cennete çevirmek isteyenlerin meselesi, işte bu kadar nettir!

Onur Özgen (RED Dergisi, Ocak 2010, 40. Sayı)

14 Kasım 2009 Cumartesi

Bir CHP klasiği ve trajedisi

Siyasi gündemimizin başlıca meselesi olan ‘demokratik açılım’ ile ilgili tartışmalar sürüyor. Tartışmalar sürdükçe de, ne yazık ki insanlık adına utanç verici kelamlar ediliyor. Bunlardan en ibret vericisi, hiç kuşkusuz, geçtiğimiz ay demokratik açılım için genel görüşme önergesinin mecliste yapılan öngörüşmeleri sırasında, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in sözleriydi.

Sözlerine bir CHP’liye yakışır şekilde, görüşmelerin 10 Kasım’da başlaması üzerinden, ucuz ve son derece klişe bir Atatürk demagojisi yaparak başlayan Öymen’in meclis kürsüsünden saçtığı nefret duyguları ise şöyleydi: “Atatürk, Şeyh Sait'le müzakere mi etti? Dersim isyanını yapanlarla müzakere mi etti? Onların sözcüleriyle, temsilcileriyle masaya mı oturdu? Bunların hiçbirini yapmadı arkadaşlar. Değerli arkadaşlarım, "Analar ağlamasın" diyorlar. Maalesef, bu ülkenin anaları çok ağladı. Çok şehit verdik. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı'nda 200 bin şehidimiz var. Hepsinin anası ağladı. Bir kişi çıkıp da, "Analar ağlamasın. Biz bu savaştan vazgeçelim" demedi. Kurtuluş Savaşı'nda analar ağlamadı mı? Kimse çıkıp da "Analar ağlamasın. Biz şu Yunanlılarla anlaşalım" dedi mi? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye'de çıkıp da "Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım" dedi mi?”

Kendi anaları bir kere dahi ağlamamış olanlar, başkalarının analarının gözyaşları hakkında atıp tutmaya kalkınca, işte böyle saçmalayabiliyorlar. Ve hatta ne acı ki, bu toprakların görmüş olduğu en kanlı katliamlardan biri olan, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden binlerce insanın katledildiği Dersim katliamının tekrarlanmasını, Kürt sorununun bir çözümü olarak mecliste açıklayabilecek kadar da insanlıktan çıkabiliyorlar.

Peki hükümeti sınır ötesi operasyon yapmamakla, Dersim katliamı gibi yeni katliamlara imza atmamakla suçlayan Onur Öymen’in oğlu Burak Öymen nerede yapmış askerliğini biliyor musunuz? Nerede olacak, tüm milletvekillerimizin, para babalarımızın oğulları gibi, Burdur’da. 28 günlük tatilini yapıp dönenlerden yani.

Neden peki? Senin oğlun da bu vatanın evladı değil mi? Niye korumuyor vatanımızı PKK'lilerden? Vatan koruyuculuğu, yalnızca garibanların oğullarına mahsus bir şey mi? Hani şehitler ölmezdi? Ölmeyecekse, gönderiverin oğullarınızı o zaman siz de dağlara.

Ya, böyle işte! Meclis kürsüsünde atıp tutarken, mangalda kül bırakmıyorsunuz; ama söz konusu kendi oğullarınız olduğunda, vatanseverlik falan kalmıyor değil mi?

Fakat bilesin ki, bu topraklar kana doymuştur bay Öymen! Sizin şovenist politikalarınız ve savaş çığırtkanlıklarınız yüzünden, bu ülkenin yoksul halkının binlerce evladı, yıllardır dağlarda birbirini öldürmüştür. Hala çok meraklıysanız ölmeye ve öldürmeye, hala doyamadıysanız kana, işte Gabar, işte Cudi! Buyurun işadamı oğlunuz Burak Öymen’i gönderiniz dağlara. Biraz da siz ağlayın, eşiniz ağlasın, sizin analarınız ağlasın, bakalım nasıl oluyormuş?

Bakalım ondan sonra hükümeti, “Sizden önceki hükümetler 32 defa sınır ötesi operasyon yaptılar. Siz yedi yılda bir tek kere, o da yedi günlük sınır ötesi kara harekatı yapabildiniz” diye savaş tamtamlarını çalarak eleştirebilecek misin?

Bertolt Brecht sizin gibiler için kaleme aldığı bir şiirinde ne güzel demiş: “Tankınız ne güçlü generalim/Siler süpürür bir ormanı/Yüz insanı ezer geçer/Ama bir kusurcuğu var/İster bir sürücü.”

Ne dersin bay Öymen? Brecht’in bahsettiği tankın sürücüsü, senin oğlun olabilir mi? Savaş isteyip duran milletvekillerinin oğulları sürse ya bir kere de o tankları, olmaz mı? Gönderir misiniz oğullarınızı, o çok sık tekrarladığınız ‘vatan’ uğruna dağlara? Sizin oğullarınız geri gelse, bayrak üstüne sarılı bir tabutta askerden? “Vatan sağolsun!” diyebilir misiniz o zaman da, şimdiki gibi gür sesle?

Oğullarınızı, damatlarınızı, akrabalarınızı yurtdışında çalışıyor gibi gösterip, dövizli askerlik yapmalarını sağlayan sizler, yıllardır gariban halkın oğullarını, ‘vatan uğruna’ deyip, dağlara sürdünüz. ‘Bu ülkenin binlerce gencini’, birbirine kırdırdınız. Hepinizin ‘savaş suçlusu’ olarak mahkemelere çıkarılmanız gerekirken, hala utanmadan, daha fazla kan, daha fazla gözyaşı, daha fazla savaş istiyorsunuz.

Ama üzgünüz, bu ülkenin insanları artık eskisi gibi sizin yurtsever palavralarınıza itibar etmiyorlar. Şehit anaları, babaları artık körü körüne, “Vatan sağolsun!” demiyorlar. Bakınız Siirt’te 1 yıl önce bir çatışmada oğlunu kaybeden Mehmet Gülseren neler diyor:

“Hakkımı helal etmiyorum! Kirli politikalarınıza kurban ettiğiniz çocuğum da hiç kimsenin şehidi falan değil! Bundan böyle de askere gönderecek, kurbanlık çocuğumuz yok! Vicdani retçi olup, cezaevinde yatsınlar daha iyi! Kirli savaşın sürmesini isteyen, bu işten rant elde edenlerin çocuklarını, savaş alanlarında göremiyoruz ve her nedense kurşun, bomba, mayınlar bunlara ulaşamıyor."

Göremezsin babacığım. Bu kurşun, bomba, mayın dedikleri öyle bir şey ki, parası olanlara dokunmuyor, teğet geçiyor bir nevi. Ne sağlık, ne eğitim, ne de barınma hakkı olan, fakir fukaraların çocukları için icat edilmiştir o kurşunlar, o bombalar, o mayınlar; çünkü onların yaşama hakları da yok.

Ve şehit babası Gülseren, zat-i alilerinize şu soruyu soruyor bay Öymen: “Eğer vatan tehlikedeyse, bu ülkenin kaymağını yiyenlerin çocuklarının, vatanlarına sahip çıkmaları için savaşmaları gerekmiyor mu, bu işte bir terslik yok mu?"

Evet? Var mı bir cevabınız? Sizin ya da oğlunuzun? Gerçekten böyle bir soruya cevap verecek yüzünüz var mı? Meclis kürsüsünden bu sözleri utanmadan söyleyebildiğinize göre, eminim ki vardır.

Yani sonuç olarak, yine üzgünüm sizin için bay Öymen! Brecht’in aynı şiirinin devamında, yine sizin gibiler için söylediği gibi, “İnsan dediğin nice işler görür, generalim/Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin/Ama bir kusurcuğu var/Bilir düşünmesini de.”

CHP nasıl bir partidir?
Diğer yandan CHP’nin gerçekte nasıl bir parti olduğunu bilenler için, Onur Öymen’in bu utanç verici sözleri, elbette hiç de şaşırtıcı değil. CHP, ülkedeki milyonlarca insanın zannettiği gibi, Türkiye’de sosyal demokrasiyi temsil eden, sol bir parti değil; kurulduğu tarihten itibaren, bu ülkede ‘Türk olmayan bütün etnik unsurları’ Türkleştirmeyi ya da yok etmeyi amaçlayan, şovenist bir partidir. Bakınız İsmet İnönü, 1925 yılında Türk Ocakları’nda yaptığı bir konuşmada, bu konuyla ilgili neler söylüyor:

“Biz açıkça milliyetçiyiz. Ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Vazifemiz, Türk vatanı içinde Türklüğü yaşatmaktır. Türkleri ve Türklüğe muhalefet edecek öğeleri kestirip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üstünde aradığımız, Türk olmalarıdır.”

Cumhuriyeti kuran kadroların partisinin ikinci başkanı bunları söylüyorsa, 84 yıl sonra meclis kürsüsünden aynı partinin ikinci başkanının, Dersim katliamının mimarına selam çakmasında şaşıracak bir şey yoktur.

Ve hatta, son dönemlerde CHP içinde, AKP’lilerin yapmış oldukları yolsuzluklara karşı verdiği mücadeleyle sivrilen ve taraflı, tarafsız birçok kesimin de takdirini toplamış Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Dersimli ve Alevi kökenli olmasına rağmen, Onur Öymen meclis kürsüsünde, 38 yılında Dersim’de işlenen insanlık ayıbının tekrarının gerekliliğinden bahsederken, kendisini alkışlamasında da şaşıracak bir şey yoktur.(Sonradan Onur Öymen’i istifaya davet etse de, Öymen kürsüde konuşurken, yanında oturduğu Baykal ve diğer yüzlerce CHP’li milletvekili arkadaşlarıyla birlikte Öymen’i alkışlarken görülüyor televizyonda Kılıçdaroğlu. Dersimlilerden gelen tepkilerden sonra, durumu kurtarmaya çalışmak, hiç samimi değil.)

Benim asıl şaşırdığım, yoksul Alevilerin hala CHP’yi destekliyor olmasıdır. Ama merak ediyorum, aklı başında bir Alevi bundan sonra CHP’ye oy verebilir mi? Verenler de Onur Öymen gibi, katliamlar yapan devletinin bekası uğruna, insanların canlarının alınmasına göz yumabilen, kalbi nasır tutmuş Alevilerden olurlar sanırım. Yoksa CHP’nin ne kadar ırkçı, ne kadar militarist bir parti olduğunu görmemek için, tüm akli ve manevi duyularımızdan yoksun kalmış olmamız gerekir.


Onur Öymen kimdir?

İsterseniz bir de, ismiyle yoğun bir tezatlık oluşturan Onur Öymen beyefendinin kim olduğuna bakalım. Google’ye Onur Öymen yazdığınızda, kendisinin siyasi yaşantısı hakkında şu bilgileri görüyoruz:

- 1966 - 1968 yılları arasında NATO Dairesinde İkinci katiplik
- 1968'de Avrupa Konseyi Daimi Temsilciliği'nde İkinci katiplik, daha sonra da başkatiplik
- Ankara'da Siyaset Planlama ve Avrupa Konseyi, daha sonra da Kıbrıs Dairelerinde Şube Müdürlüğü yaptıktan sonra 1974 yılında (ne tesadüftür ki) Lefkoşe Büyükelçiliği Müsteşarı
- 1997'de NATO Daimi Temsilciliği

Nasıl ama? Mecliste yaptığı Kemalist demagojilere bakınca, sanırsınız ki Onur Öymen, Mustafa Kemal’in sürekli vurguladığı, ‘tam bağımsızlık’, ‘anti emperyalizm’ gibi ilkelere sıkı sıkıya bağlı biri. Öyle ya! Avrupa Konseylerinde Türkiye'nin tam bağımsızlığını, NATO dairelerinde de anti emperyalizmi savunuyor olsa gerek kendileri. Ben Mustafa Kemal olsaydım, yolumdan gittiğini söyleyen bu adamlar yüzünden, kabrimde ters dönerdim ya, neyse...

Onur Öymen’i daha yakından tanımaya devam edersek, kendisinin Galatasaray Lisesi ve Mülkiye mezunluğu gibi parlak bir eğitim kariyeri; 4 yabancı dil bilecek kadar da, birikimli biri olduğunu görüyoruz. Ayrıca çok da iyi dans ediyormuş söylendiğine göre…

Fakat tüm bunlar neye yarar ki Mon Cher Öymen? İçinde yaşadığımız değerlerini kaybetmiş, çürümeye yüz tutmuş toplumda çok saygın bir yer edinebilirsin bu sahip olduğun özelliklerinle belki. Ama hepsi bu kadar.

Yani diyorum ki; Goebbels de iyi bir aile babasıydı, gayet beyefendi ve nazik bir görüntüsü vardı. Çok da zeki, birikimli bir adamdı. Fakat sonuçta, insanlığın yüz karalarından olan bir Nazi’ydi, Nazi Almanya’sının Propaganda Bakanı’ydı.

Vicdanını yitirmişsen, neyi değiştirir ki sahip olduğun yerin dibine batasıca statün, gördüğün üç kuruşluk saygınlığın? Devletin bekasını, bireyin yaşama hakkının önünde görebildikten sonra, neyin önemi kalıyor ki?

Evet, vicdansızlığının bir sonucudur, hiç yıkılmayacağını zannettiğin o kutsal devletinin bekası için; kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden insanların katledilmesini doğru bir şeymiş gibi göstermen.

Fakat şunu iyi bil ki; insanoğlu devleti, kendi huzur, refah ve mutluluğu için kurmuştur. Ve gün gelecek, yine kendi huzur, refah ve mutluluğu için yıkacaktır da.

Ve siz, siz ve o iğrenç, kokuşmuş faşizminiz, katliamlarıyla meşrulaştırdığınız o yüce devletinizin yıkıntıları altında kalmış olacaksınız o gün. Ellerinizi, yıkılmış eserinizin enkazı arasından zavallı bir şekilde yardım dileyerek kaldıracak; ama yüzünüze tükürmeye dahi tenezzül edecek bir insan evladı bulamayacaksınız. Tek dileğim, o günleri görebilmektir.

Onur Özgen (RED Dergisi, Aralık 2009, 39. Sayı)

1 Kasım 2009 Pazar

Demokratik uzaklaştırma!

Tekmil haklar alınır.
Tekmil hürriyetler kısılır.

Tekmil köşe başları, tekmil kapılar tutulur.

Gökyüzü tıkılır dört duvar içine.
Bütün bunlara karşı,
dümdüz, apaydınlık kalır

seni bana getiren yol.

A. Kadir

Ülkenin siyasal gündemi, ‘demokratik açılım’ laflarıyla meşgul aylardır. Hükümetin bu ‘demokratik açılımı’ sayesinde, Kürtlerin nihayet özgürlüklerine kavuşacakları ve barış ortamının tesis edileceği söyleniyor ve kimi sol çevrelerde de bu görüş kabul görüyor. Bu kabul gören görüş için pek bir yorum yapmak istemiyorum, zira bu sayıda
pek çok değerlendirme var, lüzumsuz bir tekrara gerek yok. Ama tabii, söz konusu ‘demokratik açılım’ın mimarı AKP olunca, insan ister istemez düşünüyor: AKP ve demokrasinin yan yana kullanılması üzerine. Ve 2002 yılından bu yana iktidarda olan
AKP’nin, şahit olduğumuz ve maruz kaldığımız onlarca anti demokratik uygulamasına rağmen, bu partinin adının aylardır ‘demokrasi’ ile birlikte geçmesi, hakikaten enteresan. Neyse, malum açılımın ne kadar demokratik olduğunu, ilerleyen günler
gösterecek bize ama malum partinin adının demokrasi lafıyla yan yana kullanılmasından neden bu kadar rahatsız olduğuma, güncel bir örnek vermek istiyorum şimdi.

Geçtiğimiz eğitim ve öğretim yılında, bilindiği gibi, İstanbul Üniversitesi’nin rektörlüğüne, YÖK tarafından AKP’ye yakınlığıyla bilinen Yunus Söylet diye bir zat-ı muhterem atanmıştı. Hatta bu zatın rektör seçilmesinden sonraki iki ay boyunca, Yunus Söylet’in kim olduğuna, rektör seçimi sürecine ve Söylet’in önümüzdeki dönemlerde izleyeceği politikalar üzerine RED’de ‘İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük
komedisi’ ve ‘Onların besmelesi, bizim besmelemiz’ başlıkları altında iki yazım yayımlanmıştı. Kısaca hatırlatmam gerekirse, Yunus Söylet’in göreve başlarken çektiği besmele medyada tartışılırken, biz esas önemli olan, onun nelere besmele
çektiğidir, demiştik. Gerçekten de öyleymiş. Bunu Söylet’in rektörlük görevine başlamasının hemen akabinde, okulun dört bir yanına yerleştirdiği reklam panolarından ve Hrant Dink sergisi açan öğrencilerin üzerine saldıran Özel Güvenlik
Birimleri’nden, daha ilk gün gayet iyi anlamıştık. Ama muhterem rektörümüz, durumu halen iyi anlayamadığımızı düşünmüş olacak ki, yeni eğitim ve öğretim yılının başlangıcında da, 54 arkadaşımızı üniversiteden uzaklaştırarak, “Rahat durmazsanız
sizin de sonunuz böyle olur!” mesajını çaktı hepimize. Mesajı umurumuzda değil tabii…

Arkadaşlarımızın iki hafta ile iki yıl arasında aldıkları uzaklaştırmaların gerekçelerine gelince… Her zamanki gibi bilindik gerekçeler ama oldukça ‘demokratik’: ‘Afiş asmak’, ‘okula zorla girmek’ vs…

Söz konusu afişler neler mi? ‘1 Mayıs’ ve Deniz Gezmiş’in ölüm yıldönümünde asılan afişler. Yani bırakın uzaklaştırmayı, herhangi bir soruşturma açılmasını gerektirecek, içinde yasa dışı hiçbir şey barındırmayan afişlere bile müsamaha yok
okulumuzda! Olsun, açılımlar demokratik demokratik geliyor ya!..

Uzaklaştırmaların diğer gerekçelerinden biri olan ‘okula zorla girme’ eylemine gelince… Sizce İstanbul Üniversitesi’nde okuyan bir öğrenci, okuluna girmek için polisten izin almak zorunda mıdır? Okula girişin polisle ne alakası var? Evet, okulumuza girerken polisten izin istemek zorunda kalabiliyoruz. Kartınızı
gösterseniz ve, “Ben okuluma girmek istiyorum,” deseniz dahi, polis istemezse okula falan giremiyorsunuz, yürü evine! Ama siz evinize gitmeyip, polisi dinlemiyor ve, “Yahu dersim var!”, “Sınavım var kardeşim, çekilsene!” tarzında okulunuza girmek istediğinizi belirtici ifadelerde mi bulunuyorsunuz? İşte bunun adına birileri ‘okula
zorla girmek’ diyor ve sizi ‘okuldan zorla uzaklaştırıyor’. “Açıl şöyle bi demokratik demokratik!” diyorlar bir nevi… Nasıl ama?

Durun, daha bitmedi! Rektörlüğümüzün ‘öğrencilerini okuldan atmak için gerekçe uydurma yaratıcılığı’ gerçekten sınırsız. Örneğin rektörlük sizi okuldan uzaklaştırmak mı istiyor? Okulumuzda bir öğrenci, başka bir öğrenci tarafından satırla yaralanıyorsa, bu işin suçlusu neden siz olmayasınız ki? Tamam, yaralanan kişi solcu olabilir, siz de solcu olabilirsiniz ve hatta o yaralanan kişi sizin arkadaşınız da olabilir. İnsan kendi görüşünden birini, arkadaşı da olsa satırlamayacak diye bir kaide mi var? Al sana bir dönemlik uzaklaştırma cezası!

Açılımın şıklığına bakar mısınız? Adına, ‘AKP demokrasisi’ diyorlar bunun, yeni çıktı!.. Beğenseniz de, beğenmeseniz de yemek zorundasınız…

Her çocuk balonları sever. Renkli renkli, hele bir de uçuyorsa, ne kadar da enteresan gelirdi çocukken gözümüze. Saatlerce oynasak, sıkılmazdık. Ama balonumuz oynarken bir şekilde patlardı: Gümmm! Ve çok üzülürdük, hatta ağlak bir anımıza denk gelmişse balonun patlaması, yeri göğü de inletebilirdik uğruna ve derhal yeni bir balon aldırırdık annemize, babamıza…

…Artık büyüdük, kocaman adam olduk ve haliyle balonlarla oynamıyoruz. Ama sanırım artık balonlar bizimle oynuyor. Bu balonlar çocukluğumuzdaki balonlar gibi değil ayrıca. Hepsinin bir adı var mesela. Kimisinin adına ‘demokrasi’ diyorlar,‘açılım’ diyorlar, kimisinin adına ‘özgürlük’, kimisinin adına ‘insan hakları’ falan filan… Ama balon nihayetinde işte, birileri şişiriyor ve eninde sonunda patlıyor.

Patlıyor balonları teker teker… Üniversitelerde haksızca uzaklaştırılan öğrenciler tarafından patlatılıyor örneğin balonları. Veya fabrikalarından haksızca çıkarılan binlerce işçi tarafından patlatılıyor. F tipi zindanlarda kanserle mücadele eden; ama buna rağmen serbest bırakılmayan hasta tutsaklar patlatıyor, Güler Zere patlatıyor balonlarını, 14 yaşında katledilen Kürt kızı Ceylan patlatıyor, IMF’nin sömürüsüne karşı sokakları, meydanları, isyan sesleriyle inletenler ve onların kafasında cop kıranlar patlatıyor.

Evet, patlatılıyor balonları. “Çünkü, her balon eninde sonunda patlar!” Patlatırlar! Ve ‘demokratik açılım’ balonu da daha şişirilmeden patlayıverdi gözümüzün önünde. Ha bu arada, iki adet şahsi not düşmek isterim: Birincisi, tüküreyim sizin demokrasinize de, özgürlüğünüze de emi!.. İkincisi, İstanbul Üniversitesi’nden haksız yere 54 arkadaşımız uzaklaştırılmışsa ve o üniversite şu anda demokratik
demokratik işgal edilmemişse, İstanbul Üniversitesi öğrencileri olarak, sizce de bir oturup düşünmemeli miyiz?

Bu ne bitmez yolmuş, deme
bitmedik yol yok.
Bu ne aşılmaz dağmış, deme
aşılmadık dağ yok.
Bu ne erişilmez ülkeymiş, deme
erişilmedik ülke yok.
Kendini kapıp koyverme.
A. Kadir

Onur Özgen (RED Dergisi, Kasım 2009, 38. Sayı)

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Uyanın ey ahali! Hırsız var!

Geçtiğimiz aylarda üniversiteliler olarak, YÖK tarafından hemen hemen her sene başında yediğimiz kazıkların bir benzerini daha yemiş bulunduk. YÖK, üniversiteliler arasında ‘harç’ olarak bilinen katkı paylarının, 2009-2010 akademik yılı için yüzde 8 arttırılması kararını verdi. Buna göre katkı payı miktarları örgün öğretimde 71 TL ile 591 TL arasında değişirken, ikinci öğretim öğrencilerinin katkı paylarındaki artışsa daha yüksek oldu. İkinci öğretimde artış oranları bazı programlarda yüzde 100 ve üstünde oldu. (Örnek verirsek, harç ücretleri ikinci öğretimlerde; mühendis fakültelerinde harç ücreti 1416 TL’den 2400 TL’ye; Fen-Edebiyat fakültelerindeyse, 1186 TL’den 2343 TL’ye yükseltilmiştir.) Engelliler Entegre Yüksekokulu öğrencilerinin katkı paylarındaki artışsa, yüzde 500 oldu! Tabii ayrıca, tüm bunlardan bağımsız olarak üniversite kurulları da katkı payı miktarlarını, üniversitenin özelliğini, öğrenim dallarının niteliklerini ve sürelerini göz önünde tutarak fakülte, yüksekokul, enstitü ve bölümler itibarıyla yüzde 20 oranına kadar artırabiliyor.

Yani anlayacağınız YÖK, “Parası olmayan okumasın” anlayışını, yıllar geçtikçe daha da geliştiriyor. YÖK, üniversiteli öğrenciler üzerinde kurduğu sömürü çarkını geliştire dursun, emekçi ailelerinin binbir zorluklarla okutabildikleri üniversite öğrencileri olarak bizler de geleceğimizden daha fazla kaygılanır hale geldik. Öyle ki, şahsen öğretmen anne babanın bir çocuğu olarak, annemin babamın maaşlarına yıllardır yapılmayan zamları, 1 senelik üniversite öğrenciliği yaşantımda fazlasıyla görmüş oldum. Annem ve babam mı? Babam emekli oldu, annem neredeyse olacak, hala bir zam mam yok ortada. E peki benim harçlarıma yapılan bu zamları nasıl ödeyeceğiz? Eğer ödeyemezsek, o kadar sene hem madden hem de manevi olarak onca emek vererek kazandığımız üniversite hayatımızı nasıl devam ettireceğiz? Orası YÖK’ü pek ilgilendirmiyor olsa gerek. Neydi felsefeleri? “Paran yoksa…”

Öncelikle, zam yaptıkları bu ücretin adına katkı payı denilmez arkadaşlar! Çünkü ülkede birkaç üniversite dışında, katkı yapacak doğru dürüst bir üniversite yok. Biz katıyoruz sürekli; ama bu kattıklarımız nereye gidiyor, görenimiz yok? Dolayısıyla zam yaptıkları bu ücretin adına harç da denmez! Bu düpedüz haraçtır!

Yaptıkları zamların hukuki boyutuna gelince… Eğitimin ücretsiz hale getirilmesi, Anayasa’da devletin görevi olarak açıklanmasına rağmen, ‘sosyal bir hukuk devleti’ olduğu iddia edilen devletimizde bu uygulama her zaman sadece kağıt üstünde kalabilmiştir. Okumaya başladığımız ilk günden itibaren kayıt paralarıyla başlayan, ortaokulda ve liselerde katkı payları ve üniversiteyi kazanmak için de önümüze tek yol olarak sunulan binlerce liralık dershane paralarıyla, öğrencileri ve ailelerini sömürmek üzerine kurulan bu çarkın hedefi, bütün sektörlerde olduğu gibi, her vatandaşın en doğal haklarından biri olan eğitim hakkını da birer kamu hizmeti olmaktan çıkarıp, eğitimin de paralı hale getirilmesidir. Bunun bedeli, parasızlıktan okuyamayan binlerce, milyonlarca insan olsa bile! Çünkü bu çarkın adı kapitalizmdir ve bu çarkın dönmesi için uğraş verenlerin tek düşündükleri şey paradır, menfaattir; bu yolda insanların hayatlarının heba olması, onların umurlarında dahi değildir…

Neyse, kapitalizm, zaten bu yukarda saydıklarımızdan dolayı kokuşmuş, bayağılaşmış bir sistemdir ve bizler de zaten bu yüzden anti-kapitalistiz! Ama biraz da öğrenciler tarafından ele almak gerekiyor meseleyi sanki. Evet, yapılan zamların boyutları çok büyüktür; ama peki bu büyük boyuttaki zamlara gereken tepkiyi aynı büyüklükte koyabiliyor muyuz? Koyabilseydik, şu anda bu yazıyı yazmama gerek kalmazdı zaten. Kaldı ki, YÖK’ün bu yaptığı zamlar yeni değil, kurulduğu tarihten itibaren, 20 küsür yıldır üniversite öğrencilerini sömürüyor bu kurum. Peki biz, üniversite öğrencileri, bu sömürüye karşı neden birleşemiyoruz? Neden güçlü bir ortak tepki geliştiremiyoruz? Maddi durumlarımız çok mu rahat? Ailelerimiz çok mu zengin? Çoğumuz hem okuyup hem geçinebilmek için çalışmak zorunda kalmıyor muyuz? E peki, nedir bizi mücadele etmek yerine, yapılanlara boyun eğmeye iten şey? Bizi sömürenler çok mu güçlü? Ya da biz çok mu güçsüzüz? Hayır, hiç de değil! Aynı zorbalıklara, hukuksuzluklara karşı ‘Demokratik Üniversite’ şiarıyla okuduğumuz üniversiteleri işgal, dersleri boykot edebiliyordu ağabeylerimiz, ablalarımız, annelerimiz, babalarımız. Elbette ki bunları, bizler de yapabiliriz, dahası yapabilmeliyiz. Bizler, onların miraslarını yemekten miskinleştik sadece. Uykuya daldık! Ama uyanmalıyız artık! Ceplerimizden çaldıkları paralar uyandırmalı bizleri! Her gün okulun çevresinde bizlere joplarını sallayan polisler uyandırmalı! Üzerimize satırlarla, sopalarla saldıran faşist güruhlar uyandırmalı! Tüm bu olanlara gözlerini yuman üniversite yönetimleri ve patron medyası uyandırmalı! Evet arkadaşlar, uyanmalıyız! Geleceğimiz için, çocuklarımızın bizi utançla anmaması için uyanmalıyız! Uyanmalıyız; çünkü yarın çok geç olabilir…

Onur Özgen

29 Mayıs 2009 Cuma

Çarşafın altındakiler

Bilindiği gibi uzun süredir Türkiye solu, sürekli iki ayrı kampa bölünmek isteniyor. Gündeme gelen hemen hemen her tartışma sonrasında ya liberal ya da ulusalcı olmak zorundaymış gibi, saçma bir seçim yapma seçeneksizliği dayatılıyor. Hatırlayalım, AKP’nin türban meselesini ülkenin en büyük özgürlük sorunuymuş gibi gündeme getirmesinden sonra neler olmuştu? Türban takma özgürlüğünün bireysel bir özgürlük olduğunun; önceliğin toplumsal özgürlüklerin yolunun açılması olduğunu düşünenlerin sesi neden çok çıkamadı? Türbanın serbestliğini savunanlar ile türbanın kamusal alanda yasak olmasını destekleyenler arasında ‘sığ’ bir şekilde bölünmedi mi sol? Örneğimizi değiştirirsek, yıllardır Kürt sorunu gündeme geldiğinde, ezilen Kürt halkının yanında olmakla, ABD’nin işbirlikçisi konumundaki Barzani-Talabani önderliğini desteklemeyi karıştıranlarla, “Ülkemizi ABD’ye böldürmeyeceğiz!”e kadar gidenler arasında sıkışıp kalmadı mı sol? Neden Kürt sorununu diyalektik bir tarzda ele almak gerektiğini düşünen sosyalistler yine arada kaynadı gittiler? Ya da şu Ergenekon konusunda, iddia edilen Ergenekon yapılanmasını hemencecik kayıtsız-şartsız terör örgütü ilan edenlerle, soruşturma boyunca içeri alınanların siyasi görüşlerini, geçmişlerini unutup, onları savunmaya geçecek kadar ileri gidenler arasında kalınmadı mı? “Kardeşim, bu devlet içindeki bir egemenlik mücadelesidir, ne bu operasyonu büyütüp sahiplenmek gerekir ne de içeri alınanların sütten çıkmış ak kaşık olduğunu söylemek!” diyenlerin sesi yine neden duyulamadı?

Çünkü solun içinde gerçekleşen bu düzen içi bu kamplaşmalar o kadar yaygınlaştı ki, düzenin dışında bir soru sorulduğunda, mesela “Bu işte işçi sınıfının çıkarı nedir?” gibi bir sorusu, sizi direk ‘ütopik sosyalist’ konumuna evriltebiliyor. Yani sorun şu ki, işçi sınıfı, sosyalistlerin gündeminden uzun zaman önce çıkmıştır. Evet, Türkiye’de işçi sınıfını temsil ettiğini ‘iddia eden’ yüzlerce parti/örgütle birlikte, farklı farklı işçi sendikaları mevcuttur; ancak varlıkları yalnızca görünüştedir. Çünkü o yüzlerce parti/örgüt ve işçilerin sendikal hakları için ‘mücadele vermesi gereken’ kuruluşlar, neredeyse çeyrek yüzyıldır Türkiye’de dikkate alınacak bir siyasi unsur olamamışlardır. (Genç bir ‘sosyalist adayı’ olarak, ben bile dikkate almıyorum, düşünün yani! Bir de egemenler dikkate alacaktı!) Amacım herhangi bir sosyalist parti/örgüt çatısı altında gerçekten tüm samimiyetiyle inandığı değerler uğruna mücadele veren insanları yargılamak falan değil; ama eğer bugün Türkiye solu, siyasal bir işçi hareketinin ifadesi olarak mevcut Türkiye siyasetinde kendisine bir yer bulamıyorsa, söylediklerim reddedilemez bir gerçektir ve tüm bunların sorgulanması gerekir.

Bana göre, şu an soldaki birçok çarpıklıkların ana kaynağı, solun siyaset yapmaya kitlelerin bulunduğu yerde başlayamamasıdır. Kitlelerin bulunduğu yerde olamayınca da doğal olarak egemen güçlerin kirli siyasetine müdahale edemeyen sol ne yapabilir? Ya şu anki gibi bin bir parçaya bölünür; ama hiçbir parçası mevcut siyasete gene müdahale edemez ya da bir sol içi dedikodu ağı yaratılıp, “Ulan hiçbir şey yapamıyoruz, bari birbirimize siyaset yapalım” dönemi başlar. Ki Türkiye solunun da şu anda bulunduğu evre, bu ‘birbirine siyaset yapma’ evresidir. İçinde bulunduğumuz evrede solun işlevi, yüzyıllardır gündemimizde olmuş birçok kavram ve solcuların birbirinden ayrı ayrı takındıkları politik tutumlar üzerinden birbirleriyle ‘çamur güreşi’ne tutuşmasıdır. Şöyle ki, ‘bağımsızlık’ ya da ‘anti-emperyalizm’ sloganlarına sahip çıkanların ‘ulusalcı’, ‘özgürlük’ ya da ‘demokrasi’ kavramlarına sahip çıkanların ‘liberal’ ilan edilmesi gibi… Oysa bunların hepsine, işçi sınıfının ideolojisine ve mücadelesine yabancı olmayan kavramlar olduğu için, sahip çıkanların sesi dahi duyulmuyor. Ya da ‘Ergenekon’u terör örgütü olarak ilan edenlere, “Yahu tamam da Sedat Bucak’ı göreniniz var mı?” diye sorulduğunda karşı taraftan, “Anaaa! Darbeci misin lan sen?” cevabını alıp, dumura uğratılabiliyorsunuz.

Bakın, her ne kadar umurumda olmasa da, olası bir ‘liberal’ ya da ‘ulusalcı’ damgalamasına ilişkin şunu söyleyeyim. Benim şahsi olarak sadece ‘liberallere’ ya da sadece ‘ulusalcılara’ has bir gıcıklığım yok. Hem ‘liberallere’ hem de ‘ulusalcılara’ ziyadesiyle gıcık olabilme kapasitesine sahibim. Çünkü bilirim ki, bugün birbirlerini yiyen bu arkadaşlar, 1923’te güller açan Türkiye Cumhuriyeti fidanının iki dalıdır. Evet birileri ‘birinci cumhuriyetçi’, diğerleriyse ‘ikinci cumhuriyetçi’ olabilir; ama nihayetinde sahip çıktıkları cumhuriyetin niteliği, ‘burjuva cumhuriyeti’dir! E bizim de bu cumhuriyette üçüncü olup, UEFA’ya gitme gibi bir hedefimiz olmadığına göre, ‘liberaller’ ile ‘ulusalcıların’ kapıştığı bu ‘kapitalist ligde’ kimin şampiyon olacağı bizi alakadar etmez. RED dergisi yazarlarından Ümit Dertli'nin de 'fevkalade' bir biçimde açıkladığı gibi, "'Turuncu devrimci' de değiliz, 'birinci cumhuriyetçi' de. Komünistiz! Hayata, memlekete, dünyaya emekçilerin tarafından bakarız ve hakikat oradan görünendir..." Yani biz kapitalizmi iyileştirmeye çalışanların arasında ‘taraf’ olan solculardan değil, kapitalizmi tüm kurumlarıyla yerle bir etmek isteyenleriz!

Fakat şu bir gerçektir ki, ‘ikinci cumhuriyetçi’ diye tabir ettiğimiz ‘liberaller’, ‘birinci cumhuriyetçi’ diye nitelediğimiz ‘Kemalist/ulusalcılardan’ iktidarı, uzun bir süre önce almışlardır. Ve bugün de aralarında bir ‘sermayeyi paylaşma savaşı’ vardır. ‘Ergenekon’ denilen ‘çakma kontrgerilla operasyonu’ da liberal ve ulusalcı egemenlerin arasındaki bu savaşın, ‘liberallerce’ açılmış cephelerinden bir tanesidir. Ancak açılan bu cephenin hedefinde yalnızca ulusalcıların olduğu söylenemez. Hiç kimse ‘iki ucu boklu değnek’ olan bu ‘Ergenekon’un ucunun ilerde sosyalistlere de dokunmayacağının garantisini veremez. Uluslararası sermayenin yaşamakta olduğu ekonomik krizin boyutları, eğer sosyalistler kitlelerin içinde oluşacak tepkileri doğru yerlere kanalize edebilirse, iktidarı zor durumda bırakabilir. Önümüzdeki süreçte ellerinde böyle bir şansı barındıran ve bu şanslarının farkında olup, bu fırsatı kullanmak isteyen sosyalistlere karşı iktidarın elinin armut toplamayacağı kuşku götürmez bir gerçektir. (Ki bu cümleleri şu an yazarken, KESK’e yapılan operasyonun haberini öğrenmiş bulunuyorum. Bak şu Allahın işine!) Dolayısıyla, günün siyasi dengelerinin, ‘ABD destekli ve siyasal İslam soslu’ liberallerin lehine ‘gittikçe’ değiştiğini görüyorsak, her türden gericiliğe karşı (sınıfsal veya dinsel) sosyalistlerin de söylemlerinde ve eylemlerinde AKP’yi ve şakşakçılarını baş hedefe koymasında, şaşılacak bir şey yoktur. Bunun üzerinden de AKP’nin kayığına çoktan binmelerine rağmen kendilerini ‘sosyalist’ olarak görüp, “Siz ulusalcısınıııııız!” edebiyatı yapanlara da söyleyeceğimiz tek şey, "Sağdan gidin, bi ihtimal cüzdan bulabilirsiniz"dir.

Kısacası mesele şudur ki: Bugün, 68’in dönemsel eksikliklerini, programatik yanlışlıklarını eleştirmek yerine, kötü bir niyetle direk devrimci önderlere saldıranları; dünün devrimci katilleriyle, ‘demokrasi’ adına ‘darbeye karşı’ yürüdüklerini iddia eden ve kendileriyle yürümeyen devrimcileri de ‘ulusalcı’, ‘darbeci’ ilan edenleri; emperyalizmden bağımsızlık talebini ‘milliyetçilik’ olarak gören ve liberal zırvaları da ‘solculuk’ olarak tanıtmak için bir taraflarını yırtıp duran ‘Taraf solcucuklarını’ reddediyoruz! Ve biliyoruz, yarın işçi sınıfı, tüm devrimci örgütlülüğü, sendikal gücü ile sistemin karşısına dikildiğinde, liberali ya da ulusalcısı hiç fark etmez, amaçları kapitalizmin yıkılması değil, iyileştirilerek devamını sağlamak olanların üstlerindeki ‘devrim çarşafları’ çekilip alınacak ve çarşafın altındaki müstehcen düzen yardakçılığı teşhir olacaktır.

Onur Özgen

7 Nisan 2009 Salı

Anamızı alıp giderken, ayıp olmuyordu ama...

Küresel mali kriz tüm şiddetiyle sürüyor. Sürerken de tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizdeki işçiler, emekçiler de işlerinden olmaya devam ediyor tabii… Buna karşın, krizin Türkiye’ye teğet geçeceğini savunan Başkaban’ın o müthiş kriz kehanetleri çıkmayınca ve bu çıkmayan kehanetleri bir bir yüzüne vurulunca, Tayyip de haliyle biraz sinirlendi: “Ayıp oluyor!”

Ayıp mı!?! Kime?
Krizin başlarında, “Hamdolsun kriz bizi teğet geçecek” diyen Başbakan, şimdilerdeyse, “Dünyadaki bir krizi bize fatura etme gayretleri ayıp oluyor, çirkin oluyor” demekte… Kime ayıp oluyor Tayyip? Sana ne oluyor ki? Dediğin gibi, kriz seni teğet geçmedi mi? Krizin kime teğet geçtiği, kimlere geçirdiği ortada değil mi? Sen başbakanlığından oldun mu? Hayır! Ama milyonlarca işçi işinden oldu. Hem de sizin kriziniz yüzünden. Kim ödeyecek bunun hesabını? Sen öder misin? Yine hayır! Eee, ne bu ayıp mayıp şimdi, yakışıyor mu senin gibi bir Kasımpaşalıya? Sen hem kendi sisteminizin iç çelişkilerinden doğan bir krizin bedelini milyonlarca işçiye ödet, hem de ayıp oluyor! Bir ayıp varsa, o da size aittir! Fabrikalarından işçileri zorunlu izne çıkartmaya çalışıp, işçiler buna itiraz edince, hepsini işlerinden çıkartan patronlara aittir ayıp!

Tasarruf edecekmişiz!
Ayıp oluyor diye ortalıklarda dolaşan Başbakan, krizin çözümünü de açıkladı tabii: “Bu sene sıkıntılı bir yıl; ama aşacağız, hiç endişeniz olmasın. Biraz tasarruf yapacağız ve aşacağız.” Tasarruf yapacağız öyle mi? Yapacağız derken? Kim bu tasarruf yapacaklar? Sen mi? Ne yapacaksın? Oğlun gemisini falan mı satacak yoksa, hayırdır? Ulan ne öyle birinci çoğul şahıs ekleriyle konuşuyorsun! Bal gibi tasarrufu yine sizin için garibanlar yapacak! Sizin milyar dolarlarınıza zeval gelmesin diye, verdiğiniz üç kuruş paradan tasarruf etmedi mi milyonlarca işçi işlerinden çıkartılarak sayenizde? Daha ne tasarrufu yapacaklar be insafsız! Yedikleri bir lokma ekmeği de mi istiyorsun? Parasızlıktan değiştiremedikleri altı patlamış ayakkabılarını da mı istiyorsun? Ne istiyorsun Tayyip? Belanı mı?

Çare mi istiyorsun? Söyleyelim…
Tüm bunların dışında Başbakan, bir de Baykal ve Bahçeli’den krize karşı çarelerini istemiş: “Eğer işsizliğe çareniz varsa açıklayın, yerine getirmeyen Tayyip Erdoğan varsa, siyaseti bırakmaya hazırım.” Senin aynaya bakıp, “Krize karşı çaren ne?” demenle, aynı soruyu Baykal’a ve Bahçeli’ye sorman arasında bir fark yok Tayyip, o yüzden krizin çaresini biz söyleyelim sana: Krizin tek bir çaresi vardır, o da hepinizin defolup gitmesidir! Tabii kendinizden de kokuşmuş olan sisteminizle beraber!

Ayıp hep emekçilerin!
Şimdi bize cevap ver Başbakan:

Gözü doymaz kar hırsınız sonucunda ortaya çıkan krizin faturasını emekçilere çıkartıyorsunuz, neden ayıp olmuyor?

Tüm dünyada milyonlarca işçiyi işsiz bırakıyorsunuz, neden ayıp olmuyor?

İşçilerin yüzyıllarca verdiği mücadeleler sonucu elde ettikleri birçok kazanımı, hakkı gasp etmek istiyorsunuz, neden ayıp olmuyor?

IMF’nin dayattığı, kamu çalışanlarının iş güvencesine göz diken yasa taslaklarını onaylıyorsunuz, neden ayıp olmuyor?

Gittikçe yoksullaşan, aldığı ücretle ay sonunu zor getiren, ‘asgari ücretle’ yoksulluğa hatta açlığa mahkum ettiğiniz çalışanlara neden ayıp olmuyor?

Başta doğalgaz ve elektrik olmak üzere temel ihtiyaç maddelerine çekinmeden, utanmadan yaptığınız zamlardan sonra neden siz değil de bu zamları ödeyenler hep ayıp etmiş oluyor?

“Açız, ekmek istiyoruz!” diyen insanlar ayıp etmiş oluyor da neden onlara “Pasta yiyin!” diyen sizlerin yüzleri kızarmıyor?

Milyonlarca insanın sesine kulak vermeyen, tüm bu kesimleri şiddet yoluyla bastıran sizler neden hep sütten çıkmış ak kaşık oluyorsunuz?

Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın binde birine dahi denk gelmeyen bir avuç egemenin serveti pahasına, milyonlarca emekçinin işiyle, ekmeğiyle, onuruyla, namusuyla oynamanız neden ayıp olmuyor?

Kendi krizlerinizden bile fırsatçılık yapıp, işçileri işten çıkartarak geride kalanları da daha düşük ücretlere mahkum bırakan, faturayı hep emekçilere çıkarıp, daima fedakarlığı onlardan isteyen; ama asla lüks yaşamlarınızdan vazgeçmeyen sizlerin, patronların ayıbı hiç olmazken; neden hep ayıp, sefalete terkedilmiş işçilerin, emekçilerin oluyor?

Hem de emekçiler bunca zamandır her savaşın, her felaketin, afetin, salgının, hastalığın, açlığın, yoksulluğun, ekonomik ve siyasi bütün krizlerin ağır bedelini hep ödemişken, neden hala yeni faturaları ödemek zorunda kalıp, bir de üstüne ayıp etmiş oluyorlar? Neden?

Neden mi? Çünkü yaşadığımız dünyada her şey, piyasacılar içindir de ondan. Bu dünyada bütün ayıplar, çalışanlarındır, işçilerindir, emekçilerindir. Hep onlar eksikli kalır, hep onların başı öndedir, hor görülenler, ezilenler hep onlardır. Ömürleri boyunca bir avuç para babası için çalışan ücretli kölelerindir bütün ayıplar. İşte o yüzden, senin de dediğin gibi, bu gemi böyle gittikçe batmaz Tayyip! Sen, “Hepimiz aynı gemideyiz” edebiyatını yapıyorsun ya sürekli; ama gel gör ki hiçbirimizin bir gemisi yok, oğlunun dışında! Bu gemi, sizin geminizdir, senin oğlunun gemisidir. Ve bizim de bu gemiyi batırmak, boynumuzun borcudur. Şimdilik deniz sakin olabilir; fakat dikkatli ol! Hiçbir şey halktan güçlü değildir. Zira bir gün öyle bir dalga gelir ki, -ki o dalga halkın dalgasıdır- bütün çaldıklarınızı siler süpürür Tayyip! Ayıp mayıp da dinlemez; çünkü o halka anasını alıp giderken, bir kere özür dilenmemiştir…

Ne yapmalı?
Peki bu hırsızların gemisini batıracak dalgayı nasıl yaratacağız? Bu ‘hem suçlu hem güçlü’ pişkinlerin yüzüne halkın tokadını indirebilmek için ne yapmalıyız? Öncelikle, bu ülkedeki tüm bu hırsızların başrolünü oynadığı kirli siyasetin dışında, ayrı bir siyaset kanalı oluşturmalıyız. Ve bu yeni siyaset kanalının merkezine, işçileri-emekçileri yerleştirmek zorundayız. Bunu da ancak ve ancak, işçi sınıfının içinde örgütlenip, sınıf bilincini yerleştirip, büyütüp; bağımsız bir sınıf politikası yaratarak yapabiliriz. İşçilere, ayrılamayacak kadar az; birleşip birçok şeyi değiştirebilecek kadar da çok olduklarını anlatmak zorundayız. Yoksa daha çok uzun yıllar boyunca emekçiler, kendilerini temsil edecek bir politik gücün ve bilincin boşluğunda, bu hırsızların kuyruğuna takılmaya mahkum kalıp, sömürülmeye devam edecek ve dolayısıyla bu sömürü çarkı da daha uzun süre işlemeye devam edecektir. Kendisini bu hırsızların demokrasisine (!) emanet etmiş olan veya işçi sınıfının iktidarını başlıca politik hedef olarak seçeceğine, işi gücü sınıflar ittifakı olan ve durdukları yer neresi olursa olsun, reformizme battıkları kesin olan mevcut Türkiye soluna duyurulur! Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de sol, milyonlarca emekçinin beklediği tek umuttur. Ama bu haliyle değil, böyle değil! Bir an önce değişmek ve değiştirmek zorundayız! Yemedikleri halt kalmayıp, bir de “Ayıp oluyor” diye ortalıkta dolaşan bu kokuşmuşlara, haddini bildirmek için… Gelecekte emekçilerin yazacağı tarihte, sömürücülerle aynı sayfalarda ismimizin geçmemesi için… Ve en önemlisi de çocuklarımızın yüzlerine bakabilmek için…

Onur Özgen

12 Ocak 2009 Pazartesi

Halkım bak, Tayyip çıplak!

Emperyalistler ve Ortadoğu’daki casusları siyonistler, kana doymuyor. Doymayacaklarını da biliyoruz zaten. Vietnam’dan, Kore’den, Hiroşima’dan, Nagazaki’den, Irak’tan, Afganistan’dan ve daha birçok yerdeki örneklerinden biliyoruz. Ve elbette Filistin’den de biliyoruz... İsrail’in Filistin’de yaptığı en sonki saldırıdan, saldırı sonucu katledilen yüzlerce bebekten, çocuktan biliyoruz.

Tüm bunları görüp susan, kafasını başka yere çeviren ya da aymazlığın son noktasına varıp “İsrail, kendini savunuyor!” diyen dünyayı da biliyoruz. Söz konusu milyar dolarlar olduğunda, etrafında hemencecik birleşebilen; ama söz konusu Filistin’de katledilen masum insanlar olduğunda, bu katliamlara karşı birleşmek aklının ucundan dahi geçmeyen Birleşmiş Milletleri de biliyoruz, memleketimizin demokrasi bülbülleri tarafından öve öve bitirilemeyen AB demokrasisinin, İsrail’in yaptığı katliamlara söyleyecek bir sözünün olmadığını da... Veya Obama’nın ABD’de başkan seçilmesiyle, Martin Luther King’in hayalinin gerçekleştiğini savunan, hatta devrim oldu diye kutlamalar yapan bazı budalaların, Barack’ın da tek bildiğinin “bakmak” olduğunu gördüklerindeki, sus pus oluşlarını da biliyoruz...

Bilmeye devam ediyoruz elbette. Ülkemizde ve dünyada öyle şeyler oluyor ki, bilinç düzeyimizin tavan yapmaması imkansız hale geliyor. Ki bu noktada, yani bilinç düzeyimizin tavan yapması konusunda, Başbakana şükranlarımızı bildirmek zorundayız sanırım... İsterseniz gelin, gittikçe balıklaşan toplumsal hafızamızı, biraz tazeleyelim, AKP hükümetinin ve Başbakanın,
İsrail Filistin’e saldırırken neler dediğini ve neler yaptığını bir inceleyelim:

Türkiye’nin menfaatleri...
Öncelikle Cemil Çiçek’ten başlayalım. Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, “İsrail ile ilişkileri gözden geçirilecek mi? Savunma projeleri askıya alınacak mı?” şeklindeki sorulara ne cevap vermişti? “Konuları birbirine karıştırmamak lazım. Türkiye, insani ve barış çabalarını sürdürür. Öbür konu, Türkiye’nin menfaatleriyle alakalı bir konudur.” Şimdi öncelikle Türkiye’nin menfaatlerinin altını doldurmak lazım, daha doğrusu Türkiye’nin altını doldurmak lazım. Türkiye derken kimden, neyden bahsedilmektedir? Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın menfaatleri mi burada söz konusu, yoksa milyonlarca insanı yöneten bir avuç azınlığın mı? Türkiye ile İsrail’in kanka düzeyinde, birbirleriyle sıkı fıkı devletler olmasının, Türkiye’de yaşayan milyonlarca yoksula, emekçiye ne gibi bir faydası olabilir? Ama Cemil Çiçek’e olabilir, Mesela İsrail’in saldırısından bir gün önce, İsrail’le yapılan 141 milyon dolarlık ortak silah yapımı anlaşmasının mutlaka bir faydası dokunmuştur Cemil Bey’e... (Dokunmuş ki, şu an Başbakan Yardımcılığı yapıyor...) Ama bu konulara girmeyelim, bunlar ayrı konular. Türkiye ile İsrail’in yaptığı milyon dolarlık silah yapımı anlaşmalarının, İsrail’in Filistin’de yaptıkları katliamlarla hiçbir alakası yok Başbakan Yardımcısının dediği gibi!

Tayyip’ten masallar...
Peki tüm bunlara karşın Başbakan neler dedi? Ne diyecek? “Zulm ile abad olunmaz. Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste...” Bıraksan, ne kadar atasözü varsa, sayacak. Ama daha anlatacağı masallar var tabii, o yüzden atasözlerine ara veriyor Başbakan: “Bu insanlık dramı inanıyorum ki İsrail'i kendi içinde birçok sıkıntılara mahkûm edecektir. Bu gidiş gidiş değil. Yanınıza bazı yandaşlar bulabilirsiniz. Destek verenler bulabilirsiniz; ama hiçbir zaman hak yerde kalmaz. Er veya geç hak egemen olur. Zira o bombaların altına ölen çocukların ahı yerde kalmayacaktır. O savunmasız kadınların, annelerin ahı yerde kalmayacaktır. O gözyaşları yerde kalmayacaktır ve muhakkak o gözyaşlarına bu zulmedenler boğulacaktır. Ben buna inanıyorum” Bunlara ben de inanıyorum, inanıyorum da merak ediyorum sen bunları söyleyecek yüzü nereden buluyorsun? (Aslında merak etmiyorum tabii, yüzünün olmadığını yedi düvel biliyor...) Sen değil misin, ABD’nin bu coğrafyadaki İsrail’den sonraki en önemli ikinci müttefiği? Sen, Ortadoğu’daki katliamlara karşı ne yaptın da, bir anda İsrail’in işlediği günahlardan kendini soyutladın Tayyip Bey? Senin ülkenden kalkan Amerikan-İsrail uçakları bombalamıyor mu o çocukları? Haklısın, onların ahları yerde kalmayacak; ama bu nasıl bir ahtır ki, senden çıkmayacağına kendini inandırabiliyorsun? Ortadoğu’da yaptığın barış (!) görüşmelerin mi inandırdı seni bu saçmalığa yoksa? Sen barış için Kral Abdullah’ın elini yarım saat sıkarken, Filistin’de her dakikada onlarca çocuk öldürülüyordu, sen neyden bahsediyorsun Tayyip? Sen anca konuşurken, dünyanın öbür ucunda, Venezuella’da İsrail Büyükelçisi kovuluyordu. Sende bunu yapacak yürek var mı? Kendini inandırabilirsin; ama bizi inandıramayacaksın yalanlarına...

Tayyip’ten gerçekler...
Ve masallardan biraz olsun gerçeklere dönüyor Başbakan: “Tabii ki bizler sorumluluk mevkiinde olan ülkeleriz. Bütün çalışmalarımızı duygusallık içerisinde değil diplomasi içerisinde yürütmek durumundayız. Türkiye şu anda dünyada 151 ülkenin desteğini alarak Birleşmiş Milletler Geçici Üyeliği'ne üye oldu. Burada üzerimize düşen neyse bu görevi yapacağız. Şu anda arkadaşlarımız bunun gayreti içerisindeler, ellerinden geleni yapıyorlar." Evet, aynen dediğin gibi Tayyip! Siz, “katliamlara karşı birleşemeyen Birleşmiş Milletler”in üyesisiniz ve onlar ne isterse, yerine getirmek zorundasınız, ki göreviniz de odur.

Peki ya muhalefet? Peki ya ordu?
Diğer yandan, AKP kanadına biraz ara verip, muhalefet cephesine ve silahlı kuvvetlere bakarsak, aslında iktidardan farklarının olmadığını da görmüş oluruz. Bugün hepimiz, İsrail ile ilişkilerini kesme cesaretinden yoksun AKP hükümetine karşı öfkeliyiz, peki ya muhalefetin iktidarı İsrail ile ilişkileri kesmeye çağıracak yüzü var mıdır? 1949 yılında İsrail’i ilk tanıyanlar kimlerdir? Türkiye’nin İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olmasını kim sağlamıştır ve bu bir tesadüf müdür? “İsrail Devleti'nin bölgede huzur ve barışın tesisinde önemli rol oynayacağına inanıyorum.” Bu sözleri söyleyen, İsmet İnönü’nün kendisidir. Dolayısıyla muhalefetin iktidara İsrail ile ilişkileri kesmesini önermesi halinde, iktidarın da muhalefeti kendi geçmişlerine bakmaya davet etmesi kuvvetle muhtemeldir.

Peki her konuda söyleyecek bir şeyler bulan Silahlı Kuvvetler niye sus pus? Hani Silahlı Kuvvetler, bazılarının dediği gibi anti-emperyalistti? Nerede Amerika karşıtı ordumuz? Yoksa NATO’ya bağlı olunduğu için mi susuluyor? Ya da sık sık Amerika’ya giden generallerimizin eli kolu mu bağlandı? Vah vah...

Peki ya İslamcılar?
Tabii şeriatçıları da atlamamak lazım... Kabul edelim ki, saldırılar boyunca en kitlesel tepki İslamcılardan geldi Türkiye’de. İstiklal’de, Beyazıt’ta, Çağlayan’da ve ülkenin birçok yerinde, binlerce İslamcı “Tekbir” sesleriyle, “Cihat” çağrılarıyla mitingler düzenlediler İsrail’e karşı. Fakat benim anlayamadığım, sosyalizmin ütopya olduğunu söyleyen İslamcılar, dünyada 2 milyara yakın Müslüman varken ve Ortadoğu’da milyonlarca müslüman katledilirken ve katliamlara karşı pratikte herhangi bir tepki gösteremeyen Türkiye’deki siyasal İslam ve Ortadoğu’daki işbirlikçi Arap ülkeleri ortadayken, hala neyin cihadından bahsediyorlar? Tamam imkansızı isteyin; ama biraz da gerçekçi olun be kardeşim! Lamı cimi yoktur bu işin, bugün Türkiye’de siyasal islamın yedi sülalesinin işbirlikçi olduğunu hepimiz biliyoruz. Ve bu işbirlikçi sülalenin son temsilcisi olan AKP’nin %47 oy almasına katkı sağlayanların, İsrail’e tepki göstermesi bana hiç samimi gelmemektedir. Cihada kalkışmadan önce, hareketinizin selameti için, ilk önce bir aynaya bakın da, kaç yüzünüz var bir sayın, zira ben saymaktan çoktan yorulmuş ve vazgeçmiş durumdayım.

Peki ya biz?

Durum böyle olunca, herkesin masallar anlattığı ya da sustuğu bu katliamlara sesini çıkarabilecekler yalnızca yine bizleriz. Çünkü biz, en başından beri bu olacakları söyleyenleriz. En başından beri, İsrail’in bir korsan devlet olduğunu ve yıkılması gerektiğini bizler, sosyalistler söyledik. Ne iktidar gibi İsrail ile anlaşmalar yapıp, sonra da İsrail’i kınamaya kalktık ne de muhalefet gibi İsrail’i ilk tanıyanlar olup, İsrail ile ilişkileri kesme çağrısı yaptık. Her zaman doğruyduk ve duruşumuzu hiç bozmadık. Ve eğer tüm bu kirli ilişkileri, bu pisliği temizleyecek şeyin devrim olduğuna inanıyorsak, devrimi de temiz kalmayı başarabilenlerin yapacağını söyleyebiliriz. İşte bizler, yani temiz kalanlar, yaşadığımız bu coğrafyada yaşanılan tüm pisliklerin ortaya çıkmasını ve bu pisliklerin temizlenmesi için de, Ortadoğu’da temiz kalmayı başarabilmiş tüm insanların birleşmesini sağlamalıyız. Yani emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı birleşik bir devrimci cepheyi, yani enternasyonalizmi kurmak zorundayız.

Başbakanın atasözlerinden biri yankılanıyor kulağımda: “Öfkeyle kalkan, zararla oturur.” Üzgünüz Tayyip, öfkemiz büyük! Ve bu sefer senin atasözlerindeki gibi olmayacak. Bundan sonraki her kalkışımızda, öfkemizi yanımıza almayı unutmayacağız. Ve zararla oturan da siz olacaksınız, öfkemiz oturtacak sizi o malum yere. Ve o gün kara çarşaf da kurtaramayacak sizi, çünkü çırılçıplak rezilliğiniz, halkın gözünde teşhir edilmiş olacak...

Onur ÖZGEN