29 Mayıs 2009 Cuma

Çarşafın altındakiler

Bilindiği gibi uzun süredir Türkiye solu, sürekli iki ayrı kampa bölünmek isteniyor. Gündeme gelen hemen hemen her tartışma sonrasında ya liberal ya da ulusalcı olmak zorundaymış gibi, saçma bir seçim yapma seçeneksizliği dayatılıyor. Hatırlayalım, AKP’nin türban meselesini ülkenin en büyük özgürlük sorunuymuş gibi gündeme getirmesinden sonra neler olmuştu? Türban takma özgürlüğünün bireysel bir özgürlük olduğunun; önceliğin toplumsal özgürlüklerin yolunun açılması olduğunu düşünenlerin sesi neden çok çıkamadı? Türbanın serbestliğini savunanlar ile türbanın kamusal alanda yasak olmasını destekleyenler arasında ‘sığ’ bir şekilde bölünmedi mi sol? Örneğimizi değiştirirsek, yıllardır Kürt sorunu gündeme geldiğinde, ezilen Kürt halkının yanında olmakla, ABD’nin işbirlikçisi konumundaki Barzani-Talabani önderliğini desteklemeyi karıştıranlarla, “Ülkemizi ABD’ye böldürmeyeceğiz!”e kadar gidenler arasında sıkışıp kalmadı mı sol? Neden Kürt sorununu diyalektik bir tarzda ele almak gerektiğini düşünen sosyalistler yine arada kaynadı gittiler? Ya da şu Ergenekon konusunda, iddia edilen Ergenekon yapılanmasını hemencecik kayıtsız-şartsız terör örgütü ilan edenlerle, soruşturma boyunca içeri alınanların siyasi görüşlerini, geçmişlerini unutup, onları savunmaya geçecek kadar ileri gidenler arasında kalınmadı mı? “Kardeşim, bu devlet içindeki bir egemenlik mücadelesidir, ne bu operasyonu büyütüp sahiplenmek gerekir ne de içeri alınanların sütten çıkmış ak kaşık olduğunu söylemek!” diyenlerin sesi yine neden duyulamadı?

Çünkü solun içinde gerçekleşen bu düzen içi bu kamplaşmalar o kadar yaygınlaştı ki, düzenin dışında bir soru sorulduğunda, mesela “Bu işte işçi sınıfının çıkarı nedir?” gibi bir sorusu, sizi direk ‘ütopik sosyalist’ konumuna evriltebiliyor. Yani sorun şu ki, işçi sınıfı, sosyalistlerin gündeminden uzun zaman önce çıkmıştır. Evet, Türkiye’de işçi sınıfını temsil ettiğini ‘iddia eden’ yüzlerce parti/örgütle birlikte, farklı farklı işçi sendikaları mevcuttur; ancak varlıkları yalnızca görünüştedir. Çünkü o yüzlerce parti/örgüt ve işçilerin sendikal hakları için ‘mücadele vermesi gereken’ kuruluşlar, neredeyse çeyrek yüzyıldır Türkiye’de dikkate alınacak bir siyasi unsur olamamışlardır. (Genç bir ‘sosyalist adayı’ olarak, ben bile dikkate almıyorum, düşünün yani! Bir de egemenler dikkate alacaktı!) Amacım herhangi bir sosyalist parti/örgüt çatısı altında gerçekten tüm samimiyetiyle inandığı değerler uğruna mücadele veren insanları yargılamak falan değil; ama eğer bugün Türkiye solu, siyasal bir işçi hareketinin ifadesi olarak mevcut Türkiye siyasetinde kendisine bir yer bulamıyorsa, söylediklerim reddedilemez bir gerçektir ve tüm bunların sorgulanması gerekir.

Bana göre, şu an soldaki birçok çarpıklıkların ana kaynağı, solun siyaset yapmaya kitlelerin bulunduğu yerde başlayamamasıdır. Kitlelerin bulunduğu yerde olamayınca da doğal olarak egemen güçlerin kirli siyasetine müdahale edemeyen sol ne yapabilir? Ya şu anki gibi bin bir parçaya bölünür; ama hiçbir parçası mevcut siyasete gene müdahale edemez ya da bir sol içi dedikodu ağı yaratılıp, “Ulan hiçbir şey yapamıyoruz, bari birbirimize siyaset yapalım” dönemi başlar. Ki Türkiye solunun da şu anda bulunduğu evre, bu ‘birbirine siyaset yapma’ evresidir. İçinde bulunduğumuz evrede solun işlevi, yüzyıllardır gündemimizde olmuş birçok kavram ve solcuların birbirinden ayrı ayrı takındıkları politik tutumlar üzerinden birbirleriyle ‘çamur güreşi’ne tutuşmasıdır. Şöyle ki, ‘bağımsızlık’ ya da ‘anti-emperyalizm’ sloganlarına sahip çıkanların ‘ulusalcı’, ‘özgürlük’ ya da ‘demokrasi’ kavramlarına sahip çıkanların ‘liberal’ ilan edilmesi gibi… Oysa bunların hepsine, işçi sınıfının ideolojisine ve mücadelesine yabancı olmayan kavramlar olduğu için, sahip çıkanların sesi dahi duyulmuyor. Ya da ‘Ergenekon’u terör örgütü olarak ilan edenlere, “Yahu tamam da Sedat Bucak’ı göreniniz var mı?” diye sorulduğunda karşı taraftan, “Anaaa! Darbeci misin lan sen?” cevabını alıp, dumura uğratılabiliyorsunuz.

Bakın, her ne kadar umurumda olmasa da, olası bir ‘liberal’ ya da ‘ulusalcı’ damgalamasına ilişkin şunu söyleyeyim. Benim şahsi olarak sadece ‘liberallere’ ya da sadece ‘ulusalcılara’ has bir gıcıklığım yok. Hem ‘liberallere’ hem de ‘ulusalcılara’ ziyadesiyle gıcık olabilme kapasitesine sahibim. Çünkü bilirim ki, bugün birbirlerini yiyen bu arkadaşlar, 1923’te güller açan Türkiye Cumhuriyeti fidanının iki dalıdır. Evet birileri ‘birinci cumhuriyetçi’, diğerleriyse ‘ikinci cumhuriyetçi’ olabilir; ama nihayetinde sahip çıktıkları cumhuriyetin niteliği, ‘burjuva cumhuriyeti’dir! E bizim de bu cumhuriyette üçüncü olup, UEFA’ya gitme gibi bir hedefimiz olmadığına göre, ‘liberaller’ ile ‘ulusalcıların’ kapıştığı bu ‘kapitalist ligde’ kimin şampiyon olacağı bizi alakadar etmez. RED dergisi yazarlarından Ümit Dertli'nin de 'fevkalade' bir biçimde açıkladığı gibi, "'Turuncu devrimci' de değiliz, 'birinci cumhuriyetçi' de. Komünistiz! Hayata, memlekete, dünyaya emekçilerin tarafından bakarız ve hakikat oradan görünendir..." Yani biz kapitalizmi iyileştirmeye çalışanların arasında ‘taraf’ olan solculardan değil, kapitalizmi tüm kurumlarıyla yerle bir etmek isteyenleriz!

Fakat şu bir gerçektir ki, ‘ikinci cumhuriyetçi’ diye tabir ettiğimiz ‘liberaller’, ‘birinci cumhuriyetçi’ diye nitelediğimiz ‘Kemalist/ulusalcılardan’ iktidarı, uzun bir süre önce almışlardır. Ve bugün de aralarında bir ‘sermayeyi paylaşma savaşı’ vardır. ‘Ergenekon’ denilen ‘çakma kontrgerilla operasyonu’ da liberal ve ulusalcı egemenlerin arasındaki bu savaşın, ‘liberallerce’ açılmış cephelerinden bir tanesidir. Ancak açılan bu cephenin hedefinde yalnızca ulusalcıların olduğu söylenemez. Hiç kimse ‘iki ucu boklu değnek’ olan bu ‘Ergenekon’un ucunun ilerde sosyalistlere de dokunmayacağının garantisini veremez. Uluslararası sermayenin yaşamakta olduğu ekonomik krizin boyutları, eğer sosyalistler kitlelerin içinde oluşacak tepkileri doğru yerlere kanalize edebilirse, iktidarı zor durumda bırakabilir. Önümüzdeki süreçte ellerinde böyle bir şansı barındıran ve bu şanslarının farkında olup, bu fırsatı kullanmak isteyen sosyalistlere karşı iktidarın elinin armut toplamayacağı kuşku götürmez bir gerçektir. (Ki bu cümleleri şu an yazarken, KESK’e yapılan operasyonun haberini öğrenmiş bulunuyorum. Bak şu Allahın işine!) Dolayısıyla, günün siyasi dengelerinin, ‘ABD destekli ve siyasal İslam soslu’ liberallerin lehine ‘gittikçe’ değiştiğini görüyorsak, her türden gericiliğe karşı (sınıfsal veya dinsel) sosyalistlerin de söylemlerinde ve eylemlerinde AKP’yi ve şakşakçılarını baş hedefe koymasında, şaşılacak bir şey yoktur. Bunun üzerinden de AKP’nin kayığına çoktan binmelerine rağmen kendilerini ‘sosyalist’ olarak görüp, “Siz ulusalcısınıııııız!” edebiyatı yapanlara da söyleyeceğimiz tek şey, "Sağdan gidin, bi ihtimal cüzdan bulabilirsiniz"dir.

Kısacası mesele şudur ki: Bugün, 68’in dönemsel eksikliklerini, programatik yanlışlıklarını eleştirmek yerine, kötü bir niyetle direk devrimci önderlere saldıranları; dünün devrimci katilleriyle, ‘demokrasi’ adına ‘darbeye karşı’ yürüdüklerini iddia eden ve kendileriyle yürümeyen devrimcileri de ‘ulusalcı’, ‘darbeci’ ilan edenleri; emperyalizmden bağımsızlık talebini ‘milliyetçilik’ olarak gören ve liberal zırvaları da ‘solculuk’ olarak tanıtmak için bir taraflarını yırtıp duran ‘Taraf solcucuklarını’ reddediyoruz! Ve biliyoruz, yarın işçi sınıfı, tüm devrimci örgütlülüğü, sendikal gücü ile sistemin karşısına dikildiğinde, liberali ya da ulusalcısı hiç fark etmez, amaçları kapitalizmin yıkılması değil, iyileştirilerek devamını sağlamak olanların üstlerindeki ‘devrim çarşafları’ çekilip alınacak ve çarşafın altındaki müstehcen düzen yardakçılığı teşhir olacaktır.

Onur Özgen