14 Kasım 2009 Cumartesi

Bir CHP klasiği ve trajedisi

Siyasi gündemimizin başlıca meselesi olan ‘demokratik açılım’ ile ilgili tartışmalar sürüyor. Tartışmalar sürdükçe de, ne yazık ki insanlık adına utanç verici kelamlar ediliyor. Bunlardan en ibret vericisi, hiç kuşkusuz, geçtiğimiz ay demokratik açılım için genel görüşme önergesinin mecliste yapılan öngörüşmeleri sırasında, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in sözleriydi.

Sözlerine bir CHP’liye yakışır şekilde, görüşmelerin 10 Kasım’da başlaması üzerinden, ucuz ve son derece klişe bir Atatürk demagojisi yaparak başlayan Öymen’in meclis kürsüsünden saçtığı nefret duyguları ise şöyleydi: “Atatürk, Şeyh Sait'le müzakere mi etti? Dersim isyanını yapanlarla müzakere mi etti? Onların sözcüleriyle, temsilcileriyle masaya mı oturdu? Bunların hiçbirini yapmadı arkadaşlar. Değerli arkadaşlarım, "Analar ağlamasın" diyorlar. Maalesef, bu ülkenin anaları çok ağladı. Çok şehit verdik. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı'nda 200 bin şehidimiz var. Hepsinin anası ağladı. Bir kişi çıkıp da, "Analar ağlamasın. Biz bu savaştan vazgeçelim" demedi. Kurtuluş Savaşı'nda analar ağlamadı mı? Kimse çıkıp da "Analar ağlamasın. Biz şu Yunanlılarla anlaşalım" dedi mi? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye'de çıkıp da "Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım" dedi mi?”

Kendi anaları bir kere dahi ağlamamış olanlar, başkalarının analarının gözyaşları hakkında atıp tutmaya kalkınca, işte böyle saçmalayabiliyorlar. Ve hatta ne acı ki, bu toprakların görmüş olduğu en kanlı katliamlardan biri olan, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden binlerce insanın katledildiği Dersim katliamının tekrarlanmasını, Kürt sorununun bir çözümü olarak mecliste açıklayabilecek kadar da insanlıktan çıkabiliyorlar.

Peki hükümeti sınır ötesi operasyon yapmamakla, Dersim katliamı gibi yeni katliamlara imza atmamakla suçlayan Onur Öymen’in oğlu Burak Öymen nerede yapmış askerliğini biliyor musunuz? Nerede olacak, tüm milletvekillerimizin, para babalarımızın oğulları gibi, Burdur’da. 28 günlük tatilini yapıp dönenlerden yani.

Neden peki? Senin oğlun da bu vatanın evladı değil mi? Niye korumuyor vatanımızı PKK'lilerden? Vatan koruyuculuğu, yalnızca garibanların oğullarına mahsus bir şey mi? Hani şehitler ölmezdi? Ölmeyecekse, gönderiverin oğullarınızı o zaman siz de dağlara.

Ya, böyle işte! Meclis kürsüsünde atıp tutarken, mangalda kül bırakmıyorsunuz; ama söz konusu kendi oğullarınız olduğunda, vatanseverlik falan kalmıyor değil mi?

Fakat bilesin ki, bu topraklar kana doymuştur bay Öymen! Sizin şovenist politikalarınız ve savaş çığırtkanlıklarınız yüzünden, bu ülkenin yoksul halkının binlerce evladı, yıllardır dağlarda birbirini öldürmüştür. Hala çok meraklıysanız ölmeye ve öldürmeye, hala doyamadıysanız kana, işte Gabar, işte Cudi! Buyurun işadamı oğlunuz Burak Öymen’i gönderiniz dağlara. Biraz da siz ağlayın, eşiniz ağlasın, sizin analarınız ağlasın, bakalım nasıl oluyormuş?

Bakalım ondan sonra hükümeti, “Sizden önceki hükümetler 32 defa sınır ötesi operasyon yaptılar. Siz yedi yılda bir tek kere, o da yedi günlük sınır ötesi kara harekatı yapabildiniz” diye savaş tamtamlarını çalarak eleştirebilecek misin?

Bertolt Brecht sizin gibiler için kaleme aldığı bir şiirinde ne güzel demiş: “Tankınız ne güçlü generalim/Siler süpürür bir ormanı/Yüz insanı ezer geçer/Ama bir kusurcuğu var/İster bir sürücü.”

Ne dersin bay Öymen? Brecht’in bahsettiği tankın sürücüsü, senin oğlun olabilir mi? Savaş isteyip duran milletvekillerinin oğulları sürse ya bir kere de o tankları, olmaz mı? Gönderir misiniz oğullarınızı, o çok sık tekrarladığınız ‘vatan’ uğruna dağlara? Sizin oğullarınız geri gelse, bayrak üstüne sarılı bir tabutta askerden? “Vatan sağolsun!” diyebilir misiniz o zaman da, şimdiki gibi gür sesle?

Oğullarınızı, damatlarınızı, akrabalarınızı yurtdışında çalışıyor gibi gösterip, dövizli askerlik yapmalarını sağlayan sizler, yıllardır gariban halkın oğullarını, ‘vatan uğruna’ deyip, dağlara sürdünüz. ‘Bu ülkenin binlerce gencini’, birbirine kırdırdınız. Hepinizin ‘savaş suçlusu’ olarak mahkemelere çıkarılmanız gerekirken, hala utanmadan, daha fazla kan, daha fazla gözyaşı, daha fazla savaş istiyorsunuz.

Ama üzgünüz, bu ülkenin insanları artık eskisi gibi sizin yurtsever palavralarınıza itibar etmiyorlar. Şehit anaları, babaları artık körü körüne, “Vatan sağolsun!” demiyorlar. Bakınız Siirt’te 1 yıl önce bir çatışmada oğlunu kaybeden Mehmet Gülseren neler diyor:

“Hakkımı helal etmiyorum! Kirli politikalarınıza kurban ettiğiniz çocuğum da hiç kimsenin şehidi falan değil! Bundan böyle de askere gönderecek, kurbanlık çocuğumuz yok! Vicdani retçi olup, cezaevinde yatsınlar daha iyi! Kirli savaşın sürmesini isteyen, bu işten rant elde edenlerin çocuklarını, savaş alanlarında göremiyoruz ve her nedense kurşun, bomba, mayınlar bunlara ulaşamıyor."

Göremezsin babacığım. Bu kurşun, bomba, mayın dedikleri öyle bir şey ki, parası olanlara dokunmuyor, teğet geçiyor bir nevi. Ne sağlık, ne eğitim, ne de barınma hakkı olan, fakir fukaraların çocukları için icat edilmiştir o kurşunlar, o bombalar, o mayınlar; çünkü onların yaşama hakları da yok.

Ve şehit babası Gülseren, zat-i alilerinize şu soruyu soruyor bay Öymen: “Eğer vatan tehlikedeyse, bu ülkenin kaymağını yiyenlerin çocuklarının, vatanlarına sahip çıkmaları için savaşmaları gerekmiyor mu, bu işte bir terslik yok mu?"

Evet? Var mı bir cevabınız? Sizin ya da oğlunuzun? Gerçekten böyle bir soruya cevap verecek yüzünüz var mı? Meclis kürsüsünden bu sözleri utanmadan söyleyebildiğinize göre, eminim ki vardır.

Yani sonuç olarak, yine üzgünüm sizin için bay Öymen! Brecht’in aynı şiirinin devamında, yine sizin gibiler için söylediği gibi, “İnsan dediğin nice işler görür, generalim/Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin/Ama bir kusurcuğu var/Bilir düşünmesini de.”

CHP nasıl bir partidir?
Diğer yandan CHP’nin gerçekte nasıl bir parti olduğunu bilenler için, Onur Öymen’in bu utanç verici sözleri, elbette hiç de şaşırtıcı değil. CHP, ülkedeki milyonlarca insanın zannettiği gibi, Türkiye’de sosyal demokrasiyi temsil eden, sol bir parti değil; kurulduğu tarihten itibaren, bu ülkede ‘Türk olmayan bütün etnik unsurları’ Türkleştirmeyi ya da yok etmeyi amaçlayan, şovenist bir partidir. Bakınız İsmet İnönü, 1925 yılında Türk Ocakları’nda yaptığı bir konuşmada, bu konuyla ilgili neler söylüyor:

“Biz açıkça milliyetçiyiz. Ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Vazifemiz, Türk vatanı içinde Türklüğü yaşatmaktır. Türkleri ve Türklüğe muhalefet edecek öğeleri kestirip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üstünde aradığımız, Türk olmalarıdır.”

Cumhuriyeti kuran kadroların partisinin ikinci başkanı bunları söylüyorsa, 84 yıl sonra meclis kürsüsünden aynı partinin ikinci başkanının, Dersim katliamının mimarına selam çakmasında şaşıracak bir şey yoktur.

Ve hatta, son dönemlerde CHP içinde, AKP’lilerin yapmış oldukları yolsuzluklara karşı verdiği mücadeleyle sivrilen ve taraflı, tarafsız birçok kesimin de takdirini toplamış Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Dersimli ve Alevi kökenli olmasına rağmen, Onur Öymen meclis kürsüsünde, 38 yılında Dersim’de işlenen insanlık ayıbının tekrarının gerekliliğinden bahsederken, kendisini alkışlamasında da şaşıracak bir şey yoktur.(Sonradan Onur Öymen’i istifaya davet etse de, Öymen kürsüde konuşurken, yanında oturduğu Baykal ve diğer yüzlerce CHP’li milletvekili arkadaşlarıyla birlikte Öymen’i alkışlarken görülüyor televizyonda Kılıçdaroğlu. Dersimlilerden gelen tepkilerden sonra, durumu kurtarmaya çalışmak, hiç samimi değil.)

Benim asıl şaşırdığım, yoksul Alevilerin hala CHP’yi destekliyor olmasıdır. Ama merak ediyorum, aklı başında bir Alevi bundan sonra CHP’ye oy verebilir mi? Verenler de Onur Öymen gibi, katliamlar yapan devletinin bekası uğruna, insanların canlarının alınmasına göz yumabilen, kalbi nasır tutmuş Alevilerden olurlar sanırım. Yoksa CHP’nin ne kadar ırkçı, ne kadar militarist bir parti olduğunu görmemek için, tüm akli ve manevi duyularımızdan yoksun kalmış olmamız gerekir.


Onur Öymen kimdir?

İsterseniz bir de, ismiyle yoğun bir tezatlık oluşturan Onur Öymen beyefendinin kim olduğuna bakalım. Google’ye Onur Öymen yazdığınızda, kendisinin siyasi yaşantısı hakkında şu bilgileri görüyoruz:

- 1966 - 1968 yılları arasında NATO Dairesinde İkinci katiplik
- 1968'de Avrupa Konseyi Daimi Temsilciliği'nde İkinci katiplik, daha sonra da başkatiplik
- Ankara'da Siyaset Planlama ve Avrupa Konseyi, daha sonra da Kıbrıs Dairelerinde Şube Müdürlüğü yaptıktan sonra 1974 yılında (ne tesadüftür ki) Lefkoşe Büyükelçiliği Müsteşarı
- 1997'de NATO Daimi Temsilciliği

Nasıl ama? Mecliste yaptığı Kemalist demagojilere bakınca, sanırsınız ki Onur Öymen, Mustafa Kemal’in sürekli vurguladığı, ‘tam bağımsızlık’, ‘anti emperyalizm’ gibi ilkelere sıkı sıkıya bağlı biri. Öyle ya! Avrupa Konseylerinde Türkiye'nin tam bağımsızlığını, NATO dairelerinde de anti emperyalizmi savunuyor olsa gerek kendileri. Ben Mustafa Kemal olsaydım, yolumdan gittiğini söyleyen bu adamlar yüzünden, kabrimde ters dönerdim ya, neyse...

Onur Öymen’i daha yakından tanımaya devam edersek, kendisinin Galatasaray Lisesi ve Mülkiye mezunluğu gibi parlak bir eğitim kariyeri; 4 yabancı dil bilecek kadar da, birikimli biri olduğunu görüyoruz. Ayrıca çok da iyi dans ediyormuş söylendiğine göre…

Fakat tüm bunlar neye yarar ki Mon Cher Öymen? İçinde yaşadığımız değerlerini kaybetmiş, çürümeye yüz tutmuş toplumda çok saygın bir yer edinebilirsin bu sahip olduğun özelliklerinle belki. Ama hepsi bu kadar.

Yani diyorum ki; Goebbels de iyi bir aile babasıydı, gayet beyefendi ve nazik bir görüntüsü vardı. Çok da zeki, birikimli bir adamdı. Fakat sonuçta, insanlığın yüz karalarından olan bir Nazi’ydi, Nazi Almanya’sının Propaganda Bakanı’ydı.

Vicdanını yitirmişsen, neyi değiştirir ki sahip olduğun yerin dibine batasıca statün, gördüğün üç kuruşluk saygınlığın? Devletin bekasını, bireyin yaşama hakkının önünde görebildikten sonra, neyin önemi kalıyor ki?

Evet, vicdansızlığının bir sonucudur, hiç yıkılmayacağını zannettiğin o kutsal devletinin bekası için; kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden insanların katledilmesini doğru bir şeymiş gibi göstermen.

Fakat şunu iyi bil ki; insanoğlu devleti, kendi huzur, refah ve mutluluğu için kurmuştur. Ve gün gelecek, yine kendi huzur, refah ve mutluluğu için yıkacaktır da.

Ve siz, siz ve o iğrenç, kokuşmuş faşizminiz, katliamlarıyla meşrulaştırdığınız o yüce devletinizin yıkıntıları altında kalmış olacaksınız o gün. Ellerinizi, yıkılmış eserinizin enkazı arasından zavallı bir şekilde yardım dileyerek kaldıracak; ama yüzünüze tükürmeye dahi tenezzül edecek bir insan evladı bulamayacaksınız. Tek dileğim, o günleri görebilmektir.

Onur Özgen (RED Dergisi, Aralık 2009, 39. Sayı)

1 Kasım 2009 Pazar

Demokratik uzaklaştırma!

Tekmil haklar alınır.
Tekmil hürriyetler kısılır.

Tekmil köşe başları, tekmil kapılar tutulur.

Gökyüzü tıkılır dört duvar içine.
Bütün bunlara karşı,
dümdüz, apaydınlık kalır

seni bana getiren yol.

A. Kadir

Ülkenin siyasal gündemi, ‘demokratik açılım’ laflarıyla meşgul aylardır. Hükümetin bu ‘demokratik açılımı’ sayesinde, Kürtlerin nihayet özgürlüklerine kavuşacakları ve barış ortamının tesis edileceği söyleniyor ve kimi sol çevrelerde de bu görüş kabul görüyor. Bu kabul gören görüş için pek bir yorum yapmak istemiyorum, zira bu sayıda
pek çok değerlendirme var, lüzumsuz bir tekrara gerek yok. Ama tabii, söz konusu ‘demokratik açılım’ın mimarı AKP olunca, insan ister istemez düşünüyor: AKP ve demokrasinin yan yana kullanılması üzerine. Ve 2002 yılından bu yana iktidarda olan
AKP’nin, şahit olduğumuz ve maruz kaldığımız onlarca anti demokratik uygulamasına rağmen, bu partinin adının aylardır ‘demokrasi’ ile birlikte geçmesi, hakikaten enteresan. Neyse, malum açılımın ne kadar demokratik olduğunu, ilerleyen günler
gösterecek bize ama malum partinin adının demokrasi lafıyla yan yana kullanılmasından neden bu kadar rahatsız olduğuma, güncel bir örnek vermek istiyorum şimdi.

Geçtiğimiz eğitim ve öğretim yılında, bilindiği gibi, İstanbul Üniversitesi’nin rektörlüğüne, YÖK tarafından AKP’ye yakınlığıyla bilinen Yunus Söylet diye bir zat-ı muhterem atanmıştı. Hatta bu zatın rektör seçilmesinden sonraki iki ay boyunca, Yunus Söylet’in kim olduğuna, rektör seçimi sürecine ve Söylet’in önümüzdeki dönemlerde izleyeceği politikalar üzerine RED’de ‘İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük
komedisi’ ve ‘Onların besmelesi, bizim besmelemiz’ başlıkları altında iki yazım yayımlanmıştı. Kısaca hatırlatmam gerekirse, Yunus Söylet’in göreve başlarken çektiği besmele medyada tartışılırken, biz esas önemli olan, onun nelere besmele
çektiğidir, demiştik. Gerçekten de öyleymiş. Bunu Söylet’in rektörlük görevine başlamasının hemen akabinde, okulun dört bir yanına yerleştirdiği reklam panolarından ve Hrant Dink sergisi açan öğrencilerin üzerine saldıran Özel Güvenlik
Birimleri’nden, daha ilk gün gayet iyi anlamıştık. Ama muhterem rektörümüz, durumu halen iyi anlayamadığımızı düşünmüş olacak ki, yeni eğitim ve öğretim yılının başlangıcında da, 54 arkadaşımızı üniversiteden uzaklaştırarak, “Rahat durmazsanız
sizin de sonunuz böyle olur!” mesajını çaktı hepimize. Mesajı umurumuzda değil tabii…

Arkadaşlarımızın iki hafta ile iki yıl arasında aldıkları uzaklaştırmaların gerekçelerine gelince… Her zamanki gibi bilindik gerekçeler ama oldukça ‘demokratik’: ‘Afiş asmak’, ‘okula zorla girmek’ vs…

Söz konusu afişler neler mi? ‘1 Mayıs’ ve Deniz Gezmiş’in ölüm yıldönümünde asılan afişler. Yani bırakın uzaklaştırmayı, herhangi bir soruşturma açılmasını gerektirecek, içinde yasa dışı hiçbir şey barındırmayan afişlere bile müsamaha yok
okulumuzda! Olsun, açılımlar demokratik demokratik geliyor ya!..

Uzaklaştırmaların diğer gerekçelerinden biri olan ‘okula zorla girme’ eylemine gelince… Sizce İstanbul Üniversitesi’nde okuyan bir öğrenci, okuluna girmek için polisten izin almak zorunda mıdır? Okula girişin polisle ne alakası var? Evet, okulumuza girerken polisten izin istemek zorunda kalabiliyoruz. Kartınızı
gösterseniz ve, “Ben okuluma girmek istiyorum,” deseniz dahi, polis istemezse okula falan giremiyorsunuz, yürü evine! Ama siz evinize gitmeyip, polisi dinlemiyor ve, “Yahu dersim var!”, “Sınavım var kardeşim, çekilsene!” tarzında okulunuza girmek istediğinizi belirtici ifadelerde mi bulunuyorsunuz? İşte bunun adına birileri ‘okula
zorla girmek’ diyor ve sizi ‘okuldan zorla uzaklaştırıyor’. “Açıl şöyle bi demokratik demokratik!” diyorlar bir nevi… Nasıl ama?

Durun, daha bitmedi! Rektörlüğümüzün ‘öğrencilerini okuldan atmak için gerekçe uydurma yaratıcılığı’ gerçekten sınırsız. Örneğin rektörlük sizi okuldan uzaklaştırmak mı istiyor? Okulumuzda bir öğrenci, başka bir öğrenci tarafından satırla yaralanıyorsa, bu işin suçlusu neden siz olmayasınız ki? Tamam, yaralanan kişi solcu olabilir, siz de solcu olabilirsiniz ve hatta o yaralanan kişi sizin arkadaşınız da olabilir. İnsan kendi görüşünden birini, arkadaşı da olsa satırlamayacak diye bir kaide mi var? Al sana bir dönemlik uzaklaştırma cezası!

Açılımın şıklığına bakar mısınız? Adına, ‘AKP demokrasisi’ diyorlar bunun, yeni çıktı!.. Beğenseniz de, beğenmeseniz de yemek zorundasınız…

Her çocuk balonları sever. Renkli renkli, hele bir de uçuyorsa, ne kadar da enteresan gelirdi çocukken gözümüze. Saatlerce oynasak, sıkılmazdık. Ama balonumuz oynarken bir şekilde patlardı: Gümmm! Ve çok üzülürdük, hatta ağlak bir anımıza denk gelmişse balonun patlaması, yeri göğü de inletebilirdik uğruna ve derhal yeni bir balon aldırırdık annemize, babamıza…

…Artık büyüdük, kocaman adam olduk ve haliyle balonlarla oynamıyoruz. Ama sanırım artık balonlar bizimle oynuyor. Bu balonlar çocukluğumuzdaki balonlar gibi değil ayrıca. Hepsinin bir adı var mesela. Kimisinin adına ‘demokrasi’ diyorlar,‘açılım’ diyorlar, kimisinin adına ‘özgürlük’, kimisinin adına ‘insan hakları’ falan filan… Ama balon nihayetinde işte, birileri şişiriyor ve eninde sonunda patlıyor.

Patlıyor balonları teker teker… Üniversitelerde haksızca uzaklaştırılan öğrenciler tarafından patlatılıyor örneğin balonları. Veya fabrikalarından haksızca çıkarılan binlerce işçi tarafından patlatılıyor. F tipi zindanlarda kanserle mücadele eden; ama buna rağmen serbest bırakılmayan hasta tutsaklar patlatıyor, Güler Zere patlatıyor balonlarını, 14 yaşında katledilen Kürt kızı Ceylan patlatıyor, IMF’nin sömürüsüne karşı sokakları, meydanları, isyan sesleriyle inletenler ve onların kafasında cop kıranlar patlatıyor.

Evet, patlatılıyor balonları. “Çünkü, her balon eninde sonunda patlar!” Patlatırlar! Ve ‘demokratik açılım’ balonu da daha şişirilmeden patlayıverdi gözümüzün önünde. Ha bu arada, iki adet şahsi not düşmek isterim: Birincisi, tüküreyim sizin demokrasinize de, özgürlüğünüze de emi!.. İkincisi, İstanbul Üniversitesi’nden haksız yere 54 arkadaşımız uzaklaştırılmışsa ve o üniversite şu anda demokratik
demokratik işgal edilmemişse, İstanbul Üniversitesi öğrencileri olarak, sizce de bir oturup düşünmemeli miyiz?

Bu ne bitmez yolmuş, deme
bitmedik yol yok.
Bu ne aşılmaz dağmış, deme
aşılmadık dağ yok.
Bu ne erişilmez ülkeymiş, deme
erişilmedik ülke yok.
Kendini kapıp koyverme.
A. Kadir

Onur Özgen (RED Dergisi, Kasım 2009, 38. Sayı)