1 Kasım 2009 Pazar

Demokratik uzaklaştırma!

Tekmil haklar alınır.
Tekmil hürriyetler kısılır.

Tekmil köşe başları, tekmil kapılar tutulur.

Gökyüzü tıkılır dört duvar içine.
Bütün bunlara karşı,
dümdüz, apaydınlık kalır

seni bana getiren yol.

A. Kadir

Ülkenin siyasal gündemi, ‘demokratik açılım’ laflarıyla meşgul aylardır. Hükümetin bu ‘demokratik açılımı’ sayesinde, Kürtlerin nihayet özgürlüklerine kavuşacakları ve barış ortamının tesis edileceği söyleniyor ve kimi sol çevrelerde de bu görüş kabul görüyor. Bu kabul gören görüş için pek bir yorum yapmak istemiyorum, zira bu sayıda
pek çok değerlendirme var, lüzumsuz bir tekrara gerek yok. Ama tabii, söz konusu ‘demokratik açılım’ın mimarı AKP olunca, insan ister istemez düşünüyor: AKP ve demokrasinin yan yana kullanılması üzerine. Ve 2002 yılından bu yana iktidarda olan
AKP’nin, şahit olduğumuz ve maruz kaldığımız onlarca anti demokratik uygulamasına rağmen, bu partinin adının aylardır ‘demokrasi’ ile birlikte geçmesi, hakikaten enteresan. Neyse, malum açılımın ne kadar demokratik olduğunu, ilerleyen günler
gösterecek bize ama malum partinin adının demokrasi lafıyla yan yana kullanılmasından neden bu kadar rahatsız olduğuma, güncel bir örnek vermek istiyorum şimdi.

Geçtiğimiz eğitim ve öğretim yılında, bilindiği gibi, İstanbul Üniversitesi’nin rektörlüğüne, YÖK tarafından AKP’ye yakınlığıyla bilinen Yunus Söylet diye bir zat-ı muhterem atanmıştı. Hatta bu zatın rektör seçilmesinden sonraki iki ay boyunca, Yunus Söylet’in kim olduğuna, rektör seçimi sürecine ve Söylet’in önümüzdeki dönemlerde izleyeceği politikalar üzerine RED’de ‘İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük
komedisi’ ve ‘Onların besmelesi, bizim besmelemiz’ başlıkları altında iki yazım yayımlanmıştı. Kısaca hatırlatmam gerekirse, Yunus Söylet’in göreve başlarken çektiği besmele medyada tartışılırken, biz esas önemli olan, onun nelere besmele
çektiğidir, demiştik. Gerçekten de öyleymiş. Bunu Söylet’in rektörlük görevine başlamasının hemen akabinde, okulun dört bir yanına yerleştirdiği reklam panolarından ve Hrant Dink sergisi açan öğrencilerin üzerine saldıran Özel Güvenlik
Birimleri’nden, daha ilk gün gayet iyi anlamıştık. Ama muhterem rektörümüz, durumu halen iyi anlayamadığımızı düşünmüş olacak ki, yeni eğitim ve öğretim yılının başlangıcında da, 54 arkadaşımızı üniversiteden uzaklaştırarak, “Rahat durmazsanız
sizin de sonunuz böyle olur!” mesajını çaktı hepimize. Mesajı umurumuzda değil tabii…

Arkadaşlarımızın iki hafta ile iki yıl arasında aldıkları uzaklaştırmaların gerekçelerine gelince… Her zamanki gibi bilindik gerekçeler ama oldukça ‘demokratik’: ‘Afiş asmak’, ‘okula zorla girmek’ vs…

Söz konusu afişler neler mi? ‘1 Mayıs’ ve Deniz Gezmiş’in ölüm yıldönümünde asılan afişler. Yani bırakın uzaklaştırmayı, herhangi bir soruşturma açılmasını gerektirecek, içinde yasa dışı hiçbir şey barındırmayan afişlere bile müsamaha yok
okulumuzda! Olsun, açılımlar demokratik demokratik geliyor ya!..

Uzaklaştırmaların diğer gerekçelerinden biri olan ‘okula zorla girme’ eylemine gelince… Sizce İstanbul Üniversitesi’nde okuyan bir öğrenci, okuluna girmek için polisten izin almak zorunda mıdır? Okula girişin polisle ne alakası var? Evet, okulumuza girerken polisten izin istemek zorunda kalabiliyoruz. Kartınızı
gösterseniz ve, “Ben okuluma girmek istiyorum,” deseniz dahi, polis istemezse okula falan giremiyorsunuz, yürü evine! Ama siz evinize gitmeyip, polisi dinlemiyor ve, “Yahu dersim var!”, “Sınavım var kardeşim, çekilsene!” tarzında okulunuza girmek istediğinizi belirtici ifadelerde mi bulunuyorsunuz? İşte bunun adına birileri ‘okula
zorla girmek’ diyor ve sizi ‘okuldan zorla uzaklaştırıyor’. “Açıl şöyle bi demokratik demokratik!” diyorlar bir nevi… Nasıl ama?

Durun, daha bitmedi! Rektörlüğümüzün ‘öğrencilerini okuldan atmak için gerekçe uydurma yaratıcılığı’ gerçekten sınırsız. Örneğin rektörlük sizi okuldan uzaklaştırmak mı istiyor? Okulumuzda bir öğrenci, başka bir öğrenci tarafından satırla yaralanıyorsa, bu işin suçlusu neden siz olmayasınız ki? Tamam, yaralanan kişi solcu olabilir, siz de solcu olabilirsiniz ve hatta o yaralanan kişi sizin arkadaşınız da olabilir. İnsan kendi görüşünden birini, arkadaşı da olsa satırlamayacak diye bir kaide mi var? Al sana bir dönemlik uzaklaştırma cezası!

Açılımın şıklığına bakar mısınız? Adına, ‘AKP demokrasisi’ diyorlar bunun, yeni çıktı!.. Beğenseniz de, beğenmeseniz de yemek zorundasınız…

Her çocuk balonları sever. Renkli renkli, hele bir de uçuyorsa, ne kadar da enteresan gelirdi çocukken gözümüze. Saatlerce oynasak, sıkılmazdık. Ama balonumuz oynarken bir şekilde patlardı: Gümmm! Ve çok üzülürdük, hatta ağlak bir anımıza denk gelmişse balonun patlaması, yeri göğü de inletebilirdik uğruna ve derhal yeni bir balon aldırırdık annemize, babamıza…

…Artık büyüdük, kocaman adam olduk ve haliyle balonlarla oynamıyoruz. Ama sanırım artık balonlar bizimle oynuyor. Bu balonlar çocukluğumuzdaki balonlar gibi değil ayrıca. Hepsinin bir adı var mesela. Kimisinin adına ‘demokrasi’ diyorlar,‘açılım’ diyorlar, kimisinin adına ‘özgürlük’, kimisinin adına ‘insan hakları’ falan filan… Ama balon nihayetinde işte, birileri şişiriyor ve eninde sonunda patlıyor.

Patlıyor balonları teker teker… Üniversitelerde haksızca uzaklaştırılan öğrenciler tarafından patlatılıyor örneğin balonları. Veya fabrikalarından haksızca çıkarılan binlerce işçi tarafından patlatılıyor. F tipi zindanlarda kanserle mücadele eden; ama buna rağmen serbest bırakılmayan hasta tutsaklar patlatıyor, Güler Zere patlatıyor balonlarını, 14 yaşında katledilen Kürt kızı Ceylan patlatıyor, IMF’nin sömürüsüne karşı sokakları, meydanları, isyan sesleriyle inletenler ve onların kafasında cop kıranlar patlatıyor.

Evet, patlatılıyor balonları. “Çünkü, her balon eninde sonunda patlar!” Patlatırlar! Ve ‘demokratik açılım’ balonu da daha şişirilmeden patlayıverdi gözümüzün önünde. Ha bu arada, iki adet şahsi not düşmek isterim: Birincisi, tüküreyim sizin demokrasinize de, özgürlüğünüze de emi!.. İkincisi, İstanbul Üniversitesi’nden haksız yere 54 arkadaşımız uzaklaştırılmışsa ve o üniversite şu anda demokratik
demokratik işgal edilmemişse, İstanbul Üniversitesi öğrencileri olarak, sizce de bir oturup düşünmemeli miyiz?

Bu ne bitmez yolmuş, deme
bitmedik yol yok.
Bu ne aşılmaz dağmış, deme
aşılmadık dağ yok.
Bu ne erişilmez ülkeymiş, deme
erişilmedik ülke yok.
Kendini kapıp koyverme.
A. Kadir

Onur Özgen (RED Dergisi, Kasım 2009, 38. Sayı)

Hiç yorum yok: