27 Aralık 2010 Pazartesi

Birileri 'şiddet'ten mi söz etti?

“Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir.”
Karl Marx

Geçen ay Dolmabahçe’deki vahşet, ve hemen akabinde üniversitelerde öğrencilerin siyasi figürlere karşı ‘yumurtalı’ protestoları, gündemi bir anda 'öğrencilerle iktidar arasındaki çatışma' olarak belirledi.

Bu esnada gerek iktidarın meclisteki temsilcileri, gerekse medyadaki temsilcileri öyle laflar ettiler ki bu olaylarla ilgili, kanımız dondu, şahsen bu konuda birkaç kelamda bulunmak da, tarafımca şart oldu.

Öncelikle yazının başında Marx’ın sözünü vermemin sebebi, daha en baştan bizce şiddetin ne olduğunun en yalın haliyle anlaşılması içindi. Bizce şiddet, Marx’ın da dediği gibi, yeni bir toplumu doğuracak araçlardan bir tanesidir.

Gelelim yumurtaya… Yumurta bir şiddet aracı mıdır? Bunu tartışabiliriz. Alman devrimci Marksistlerinden Walter Benjamin’in şiddet üzerine eleştirisindeki şu sözleri, yumurtanın bir şiddet aracı olup olmadığına dair yapılacak güncel bir politik tartışmaya katkı sunacak değerdedir:

“Öfke, her ne kadar insanın en gözle görülür şiddet patlamaları yaşamasına neden olsa da, önceden belirlenmiş, şiddeti araç olarak gören bir amaçla ilişkili değildir. Öfkeli bir şiddet, bir araç değil, bir manifestodur. Şiddetin eleştiriye tabi kılınabildiği, tamamıyla nesnel bir tezahür etme hali mevcuttur burada.”

Benjamin’in bu sözlerinin, özellikle, “öfkeli bir şiddet, bir araç değil, bir manifestodur” kısmının, bizdeki öğrenci protestolarına uyarlanabileceğini düşünüyorum. Evet, bence de şayet yumurtalı protesto bir şiddet kullanımıysa, burada şiddet artık bir araç değil, bir manifesto halini almıştır. Öğrencilerin manifestosunun en başında da: “Yeter!” yazmaktadır. Bu bir öfkedir. Haklı bir öfkedir.

Yumurtanın bir şiddet aracı olup olmadığını tartışmak mümkündür dedik. Fakat şunu tartışamayız: Demokratik olduğu söylenen bir ülkede, öğrenciler sadece protesto haklarını kullandıkları için polis tarafından yoğun bir vahşete maruz kalmışken ve bu vahşet esnasında da bir kız öğrenci bebeğini kaybetmişken, öğrencilerin üniversitelerine gelen siyasi temsilcileri ‘yumurta’ aracılığıyla protesto etmeleri tartışılıyor ve öğrenciler ‘şiddet yanlılığı’yla ve hatta ‘terör örgütü üyeliği’yle suçlanıyorlarsa, bunda tartışacak bir şey yoktur.

Hele hele, Vakit gazetesi’nde yayımlanmış bir karikatürde bebeğini kaybeden kız arkadaşımızın karnına bir bomba yerleştirilip, eline de, “Darbeye özgürlük!” pankartının tutuşturulup güya Ergenekon’a bağlanmasınaysa, verilecek cevabımız yoktur. Sözün bittiği yerdeyiz, küfretmek istiyoruz, edecek küfür bulamıyoruz.

Fakat çok zor da olsa sakinliğimizi korumaya çalışırsak, durumun bizce iki yönü vardır. Marx’ın sözüne geri dönersek, bizim şiddetimizden yeni bir toplum doğacak demiştik. Peki yumurtanın içinden yeni bir toplum doğar mı? Elbette hayır. Bunu evvela o yumurtaları atan arkadaşlarımızın ve televizyonda Burhan Kuzu’nun kafasının tam ortasında kırılan yumurtayı gördüğümüzde içimizden, “Oh be!” diyen bizlerin bilmesi gerekir. Kuşkusuz toplumun tüm kesimleri gibi uzun zamandır suskun olan öğrenci hareketini bu gösteriler morallendirmiştir. AKP’ye giydirilmeye çalışılan ‘demokratlık’ ve ‘özgürlükçülük’ gömleğinin, bu adamlara ne kadar bol geldiğini ortaya çıkarması açısından da çok önemlidir. Ama yine de bu heyecan dalgasına kapılıp, hayalci davranmamak lazım. Yumurta üzerinden siyaset yapılmaz. Yumurta sadece bir teşhir aracıydı. Meydanlarda arkadaşlarımıza ölümüne girişen, doğmamış bir bebeği katleden ve gözaltına aldıkları arkadaşlarımızı da içerde işkenceden geçiren zorbaların ertesi gün utanmadan üniversitelere gelmesine verilecek en iyi karşılık verilmiş ve bu adamların ne kadar arlanmaz, yüzsüz adamlar oldukları da meydana çıkarılmıştır. Bu yüzden o yumurtaları atan tüm arkadaşlarımızı kutluyor, elleri dert görmesin diyoruz…

Fakat meselenin esas ele alınması gereken yönü, atılan bu yumurtalar üzerinden karşı tarafın yaptığı çarpıtmalar ve propagandalardır. Haftalarca yumurtanın içinde faşizm arayanlardır. (Hatta kimileri ırkçılık bile aradı.) Oysa o yumurta sadece bir tepkiydi, bir yeter çığlığıydı, bir yuh sesiydi. Ne öğrenciler içinde Kemalist nüanslar aramak için bir taraflarını yırtan Ahmet Altan’lar, ne hamile bir kızın eylemdeki işini sorgulamaya kalkan Emre Aköz’ler, ne öğrencileri hastalıklı bir varlık olarak niteleyen Mümtaz’er Türköne’ler, ne de ÖDP’li gençleri Roni Margulies’e attıkları –son derece lüzumsuz- yumurtalar üzerinden ırkçılıkla suçlayarak tüm bu olanların üzerine tüy diken DSİP’li şarlatanlar, bunu anlayamazlar. Arkadaşlarımızı dövüp bir de üniversitelerimize bize ahkam kesmeye gelenlere yumurta atmayı şiddet olarak görenler, daha şiddetin ne olduğunu görmemişlerdir. Öğrenci şiddetinin ne olduğunu görmek istiyorlarsa, İtalya’yı, Yunanistan’ı, İngiltere’yi, Fransa’yı aylardır birbirine katan Avrupalı gençlerin eylemlerine baksınlar. Darısı başımıza diyoruz…

Öğrencileri salt şiddet taraftarlığıyla ve terör örgütü üyeliğiyle suçlayıp, kriminal bir vakanın içine atmak isteyip bel altından vuran burjuvazinin temsilcileri bilmelilerdir ki, bizler, “Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi!” diyenleriz. Tarihten günümüze kadar hep ilk saldıran sizler oldunuz. Bizlerse bugün sadece kendimizi müdafaa etmek derdindeyken, yarın bu vahşete dayalı sisteminizi başınıza yıkmaya talip olan gönüllülerden başka kimse değiliz.

“Şiddeti savunmuyoruz” demiyoruz; ama siz üzerimize toplarınız, tüfeklerinizle saldırırken, size karşı atılan bir taşın, şiddetten değil, izzet-i nefsimizden kaynaklandığını söylüyoruz.

Bir gün sizle denk güçte savaşacağız ve gerçek şiddeti size o zaman göstereceğiz. Ama o güne kadar şiddetin ne olduğunu da, hiç kimse sizden daha iyi öğretemez.

Şiddet mösyö burjuvazi, coplarınızdan, gaz bombalarınızdan evvel, kimliklerimize kadar yerleştirdiğiniz çiplerdir! Sokaklara yerleştirdikleriniz kameralardır! Evlerimizin içine, telefonlarımıza yerleştirdiğiniz dinleme cihazlarıdır! İki insan politik bir mevzuda sohbet ettiklerinde, akıllarına telefonlarının bataryalarını çıkarmak gerektiğinin gelmesidir! Sizden gizli hiçbir şey yapamamaktır! Size karşı çıkamamaktır! Aleyhinize bir sözde, bir eylemde bulunamamaktır! Sizden olmak ya da darbeci olmaktır! Gazetelerinizde muhbirlerinizce en adi şekilde fişlenmektir! George Orwell’in 1984’ündeki Büyük Birader’in, 2011 Türkiye’sindeki adıyla, ‘ileri demokrasi’nizdir!

Şiddet bay Tayyip Erdoğan, satın aldığınız ve alenen yalan söyleyen gazetelerinizdir, televizyonlarınızdır, medya ağlarınızdır! Yazarlarınızdır! Onların iğrenç yüzleridir! Kirli ilişkilerinizdir! Bankalarınızdır! İsviçre’deki hesaplarınızdır!

Üniversitelere atadığınız rektörlerin, öğrencilerini, “Bu üniversite benim! Burada siyasi slogan atamazsınız! Toplarım kimliklerinizi, atarım hepinizi bu okuldan!” diye açıkça, kameralar önünde tehdit etmesi ve bu tehditini de yine televizyon programlarında pervasızca savunup, “Beni kutlamalısınız!” demesidir.

Ne coplarınız, ne gaz bombalarınız, ne de işkence tezgahlarınız… Gerçek şiddet, pornoculuktan köşe yazarlığına terfi ettirdiğiniz Emre Aköz denen adamla aynı ülkede yaşamaya her gün dayanmaya çalışmaktır. Nazlı Ilıcak’ın o meymenetsiz suratını her gün televizyonda görmektir. Bundan daha büyük bir şiddet tahayyül edemiyoruz.

Şiddet, benim gibi sakin bir adamı dahi çileden çıkartan, her yerinden çürümüş bu yalan ve talan üzerine kurulu düzeninizdir.

Fransız düşünür Georges Sorel, Şiddet Üzerine Düşünceler adlı eserinde şu anki durumumuzu özetler gibidir: “Devletin gücünün arttırılması, düşüncelerinin temelidir; siyasetçiler siyasal örgütlerinde güçlü, merkeziyetçi ve disiplinli; muhalefetten gelen eleştirilerin yolundan saptıramayacağı, susmayı dayatacak ve sahte buyruklarını ilan edebilecekleri bir iktidar hazırlığına giriştiler şimdiden.”

Türkiye’de durum daha da fena; çünkü bu iktidar kuruldu bile. Ve Benjamin’in de dediği gibi, iktidarı koruyan şiddet, tehdit eden şiddettir. İşçileri, emekçileri, öğrencileri tehdit eden bu şiddete karşı örgütlenmeli ve varolan araçların üzerine yeni araçlar bulup, kendimizi savunmak zorundayız arkadaşlar. Çünkü başka bir çaremiz yok!

Onur Özgen (RED Dergisi, Ocak 2011, 52. sayı)

1 Kasım 2010 Pazartesi

Gelecek her yerde Bolşevizmindir!

“Lenin ve Troçki'yle arkadaşları bir ilkti, onlar dünya proletaryasına örnek oluşturarak herkesten önce öne atıldılar. Rusya'da sorun sadece ortaya konulabilirdi; fakat çözülemezdi. Bu anlamda gelecek her yerde 'Bolşevizme' aittir.”
Rosa Luxemburg

Ekim devrimini anlatan en sade ve anlaşılır satırlar, Alman komünist hareketinin en değerli isimlerinden Rosa Luxemburg’a ait. Bundan tam 92 sene önce, yani 1918’de söylemişti bu sözleri Rosa. “Gelecek her yerde Bolşevizme aittir,” diyordu, geçmişte Bolşeviklerle nice ciddi polemiklere girmiş biri olmasına rağmen.

Rosa bu sözü söyledikten bir yıl sonra, Alman Devrimi için harekete geçtiğinde, Almanya’da Bolşevik Parti gibi bir parti yaratılamadığı için öldürüldü. Yani Ekim Devrimi’nin yalnızca ilk iki senesine tanık olabildi ve devamında yaşananları göremedi. Buna rağmen, Ekim Devrimi’nin anlamını mükemmel özetliyordu.

Rosa, Rusya’da sorunun sadece ortaya konulabileceğini fakat çözülemeyeceğini söyleyerek, Bolşeviklerin yaktığı kıvılcımın tüm dünyaya yayılması gerektiğini vurguluyordu; emperyalizmin yenilgiye uğratılması, kapitalizmin dünya ölçeğinde yok edilmesi gerektiğini, insanlığın gerçekten insanca yaşayabileceği bir dünyaya ancak böylelikle ulaşılabileceğini vurguluyordu… Aksi takdirde, hem Sovyetler Birliği’nin, hem de insanlığın geleceği karanlıktı…

1917 öncesi Rusya…
Peki Rosa’nın da büyük bir övgüyle bahsettiği Lenin, Troçki ve yoldaşları öne atılmadan evvel, Rusya nasıl bir ülkeydi? Eğer 19. Yüzyıl’ın sonlarından itibaren başlarsak Rusya tasvirimize, yaklaşık 150 yıllık bir geçmişe sahip, zorba bir imparatorluğu görürüz. Öyle ki, imparatorluğun sloganı, “Tanrı bizimle!”, milli marşı “Tanrı Çar’ı korusun!” iken, geniş bir coğrafyaya yayılmış halklar, monarşinin zulmü altında, Tanrı’nın bile terk ettiği bir topraklarda yaşıyordu.

Batı’da burjuva devrimleri iki yüzyıl önce gerçekleşmişken, imparatorlukta hâlâ feodal düzen hüküm sürüyordu. Buna mukabil dönemin dünya komünist hareketi, devrim için yüzünü sanayi devrimini gerçekleştirmiş ve gelişmiş bir işçi sınıfına sahip olan Batı ülkelerine çevirmişken, Rusya Doğu’nun geri kalmış bir halklar hapishanesi işlevini görüyordu sadece. Ve hiç kimse böyle bir ülkede değil bir işçi devriminin gerçekleşmesini, herhangi bir devrimci atılım dahi beklemiyordu. (Buna büyük ölçüde Marx da dahildir. Fakat yaşamının son dönemlerinde Marx’ın Rusça öğrendiği ve ilk Rus Marksistlerinden Vera Zasuliç’le mektuplaştığı, bu mektuplarından sonra da Rusya’daki devrimci hareketlere özel olarak eğildiği biliniyor.)

Bireysel terörizmin doğuşu ve Bolşeviklerin tavrı
İşte böyle bir ülkede, Çarlığın zulmüne ve baskılarına karşı ilk başkaldırıyı, 19. Yüzyıl’ın ortalarından sonra ortaya çıkan Narodnikler (Narodnaya Volya – Halkın Dostları- adlı örgütlenmenin mensuplarına verilen isim) başlatıyordu. Narodnikler, daha çok bir köylü hareketini esas alıyordu. Ancak kırsal bölgelere gittiklerinde, devrimci fi kirlerine köylülerin gösterdiği kayıtsızlık, hatta düşmanca tutum karşısında büyük hayal kırıklığına uğradılar. Böylelikle, bildiğimiz anlamda ‘bireysel terörizm’ doğdu. Kitlelerden umudunu kesen Narodnikler, Çarlık mensuplarına yönelik gerçekleştirilecek suikastlar yoluyla bir ayaklanma başlatabileceklerini düşünüyordu. Lenin’in ağabeyi de Narodnik örgütlenmenin liderlerindendi ve Çar III. Aleksandr’a yönelik bir suikast girişiminin ardından idam edilmişti.

Lenin ve Troçki’nin mücadeleye ilk atılışları, Narodniklerin Rusya’daki devrimci çevrelerde bariz bir hakimiyetinin olduğu bu döneme rastlar. Rus devriminin temelleri, bireysel terörizme karşı kitle mücadelesinin savunusu üzerinde yükselmiştir: Lenin 1894’te kaleme aldığı Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar isimli broşüründe, Narodnikleri çok ağır bir biçimde eleştirdi. İlk olarak Narodnikleri sınıf savaşımını görmezden gelmekle suçladı: “Kapitalist toplumdaki sınıf savaşımını görmezlikten gelenler, bu toplumun toplumsal ve siyasal yaşamının tüm gerçek içeriğini de görmezlikten gelirler ve özlemlerini gerçekleştirmeye çabalarlarken, zararsız istekler alanında dolaşıp durmaya kaçınılmaz olarak mahkum olurlar.”

Ve ilk defa Rusya’daki devrimci hareketlerin içinde örgütlü mücadele fikrini tartışmaya açar:

“Sosyal-demokratların siyasal etkinliği, Rusya’daki işçi sınıfı hareketinin gelişme ve örgütlenmesini ilerletmek, bu hareketi, içinde bulunduğu yönlendirici bir fikirden yoksun, dağınık protesto, ‘isyan’ ve grev girişimleri durumundan çıkararak, tüm Rusya işçi sınıfının, burjuva rejime karşı yöneltilmiş ve mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmişine ve çalışan halkın ezilmesine dayanan toplumsal sistemin kaldırılmasına çalışan örgütlü bir savaşıma dönüşmelidir.”

Yine Narodniklerin terörist faaliyetlerine yönelik şu ciddi eleştiriyi yapar:

“Bunlar, işçilerin zihnini sosyalist bir işçi partisi örgütlemek biçimindeki doğrudan görevlerinden başka tarafa çekerek, çok ciddi bir hata işlemektedirler.”

Troçki de, Lenin’in bu broşüründen yıllar sonra kaleme alacağı ‘Marksistler Bireysel Terörizme Neden Karşıdırlar?’ isimli makalesinde benzer şeylere vurgu yapar. Troçki, sisteme karşı duyulan intikam duygusunun suikast eylemleri gibi bir sonuç getirmeyecek faaliyetlere değil, kolektif bir mücadelenin örgütlenmesi için kullanılması ve dahi, kışkırtılması gerektiğini belirtir:

“Bizim gözümüzde bireysel terör kesinlikle kabul edilemez, çünkü kitlelerin rolünü onların kendi bilinçlerinde küçültür, onları güçsüzlüklerine razı eder, gözlerini ve umutlarını bir gün gelecek ve misyonunu yerine getirecek olan bir intikamcıya veya kurtarıcıya çevirmelerine yol açar. (…) Terörist eylemlerin ‘etkisi’ ne kadar artarsa, tesiri ne kadar büyürse, kitlelerin dikkati o kadar bunlar üzerinde odaklaşır; öz-örgütlülüğe ve öz-eğitime ilgileri o kadar azalır.”

Ve şöyle bağlar konuyu Troçki:

“Eğer biz terörist eylemlere karşıysak, bu sadece bireysel intikam bizi tatmin etmediği içindir. Bizim kapitalist sistemle görülecek hesabımız, bakan denen bazı görevlilerle görülecek olandan çok daha büyüktür.”

Lenin sahneye çıkıyor...
O döneme kadar Çarlığa karşı mücadele deyince, birkaç bakana karşı gerçekleştirilen suikastlardan başka bir şey akla gelmezken, özellikle Lenin’in örgütlenme sorunu üzerine çalışmaları, Rusya’daki devrimci mücadelede çok başka bir evreyi başlattı. Lenin’e göre Marksizmdeki devrim anlayışının temel düsturu olan, ‘sınıf savaşımının keskinleşmesi’ için işçi sınıfının evvela öz-örgütlülüğüne kavuşması ve çelik disiplinli devrimci bir partiye sahip olması gerekiyordu. Marksist teoriyi 20. Yüzyıl’ın başlarındaki Rusya’nın azgünlüğüne göre formüle eden Lenin, böylece süreç içinde Bolşevik fikriyatın ve eylem kavrayışının oluşmasındaki baş aktör olacaktı.

RSDİP’in kuruluşu…
Nitekim, Lenin’in Narodnikleri eleştirdiği makalesinden dört yıl sonra, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) kuruldu. Bu Rusya’nın aynı zamanda ilk Marksist partisidir ve bundan sonra da sürecin Lenin’in işaret ettiği biçimde, yani bireysel eylemlere dayalı değil, örgütlülük üzerine kurulu bir mücadele hattında ilerleyeceğinin ilk göstergesiydi.

Lenin de RSDİP içinde başından itibaren önemli görevler üstlendi. Partinin gazetelerinden Iskra’yı sonradan siyasi rakipleri haline gelecek Julius Martov ve Georgy Plehanov ile birlikte çıkarmaya başladı. Fakat 1903’te Londra’da gerçekleşen İkinci Parti Kongresi’nde anlaşmazlıklar çıktı ve kongre sonunda parti, çıkan kararları onaylayan çoğunluk (Bolşevikler) ve kararı eleştiren azınlık (Menşevikler) olmak üzere ikiye ayrıldı.

Yolun başında parti içinde yaşanılan bu krizin önemi ilkin çok iyi anlaşılamasa da, süreç içinde meselenin devrime dair bir önderlik tartışması olduğu ortaya çıkacaktı.

1905 devrimi: Sınıfın 'hazırlık' dersleri...
Bölünmenin hemen ardından gerçekleşen önemli bir diğer dönemeç de 1905 Devrimi oldu. 1905 Devrimi, Çarlık yönetimi altındaki ilk kitlesel eylemlerin sonucunda gerçekleşmiş ve böylece kitleler içinde örgütlü olmanın ne kadar gerekli olduğunu ilk kez somut olarak göstermişti. Devrimin itici kuvveti işçi grevleriydi. Bu anlamda 1905 Devrimi, Rusya açısından eskisinden tamamen ayrı yeni bir dönemi başlatıyordu.

Fakat 1905 Devrimi, her ne kadar yıktıkları bakımından çok önemli bir devrimci kalkışma olsa da, sonuç olarak bastırılmıştı. Bunun en büyük nedeni, 1905 yılında Rusya’da devrimi gerçekleştiren kitlesel eylemleri yönlendirebilecek nitelikte bir devrimci işçi partisinin henüz oluşturulamamış olmasıydı. Kuşkusuz o dönemde bu eksikliğin farkına varanlar sadece Bolşeviklerdi.

1905 Devrimi, 1917’de işçi sınıfının iktidar aygıtlarının, Sovyetler’in doğuşu açısından da önemlidir. İşçilerin kendilerini ifade edebildiği, kendi kararlarını alabildiği birer konsey örgütlenmesi olan Sovyetler, bugün de insanlığın ulaşabileceği en demokratik mekanizmalar olarak öne çıkıyor.

Troçki, 1905 Devrimi sırasında Bolşeviklerden de Menşeviklerden de ayrı duruyordu. Devrim patlak verdiğinde Petrograd Sovyeti Başkanlığına seçilen Troçki, devrimci yükselişi tam kalbinde tecrübe etme şansına sahip oldu. Devrimin yenilgiye uğramasının ardından tutuklanan ve mahkemedeki parlak devrim savunusuyla ünü tüm Rusya’ya yayılan Troçki, hapishanede kaleme aldığı Sonuçlar ve Olasılıklar broşüründe, 1917’yi yaratacak koşulları neredeyse matematiksel bir kesinlikle kaleme alıyordu:

“İşçilerin ileri bir ülkeden önce, ekonomik olarak geri bir ülkede iktidara gelmeleri mümkündür. (…) Bize göre Rus devrimi öyle koşullar yaratacaktır ki, liberal burjuva politikacıları hükümet etme yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyma fırsatı bulmadan önce, iktidar işçilerin eline geçebilecektir – ve devrimin zaferi isteniyorsa, mutlaka geçmelidir.”

Troçki, devrime dair şu çıkarsamalara da ulaşıyordu:

“Proletarya, kapitalizmin büyümesiyle birlikte büyür ve güçlenir. Bu anlamda, kapitalizmin gelişmesi, proletaryanın da diktatörlüğe doğru gelişmesi demektir. Ne var ki, iktidarın işçi sınıfının eline geçeceği gün ve saat, doğrudan doğruya üretici güçlerin düzeyine değil, ama sınıf mücadelesi içindeki ilişkilere, uluslararası duruma ve nihayet bir takım öznel etkenlere (gelenekler, işçilerin inisiyatifi ve savaşa hazır olma durumları) bağlıdır.”

İşçi grevlerinin 1905 devriminin gerçekleşmesinde büyük önemi olduğunu söylemiştik ama bir diğer büyük etken, o dönem Rusya ile Japonya arasındaki savaştı. Savaş sırasında sefil bir durumda olan Rus bahriyelilerin savaş gemilerinde subaylarına karşı ayaklanması –ki bunların en önemlisi de tarihi Potemkin Zırhlısı’dır- askerlerin de siyasallaşmasını ve işçilerle eylem birlikteliğine girmesini sağlayacaktı.

Yani buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür. Halklar arasındaki savaşlar, insani olarak büyük bir trajediye yol açsa da, savaşan askerler arasında yoğun bir memnuniyetsizlik, kızgınlık yaratabilir. Devrimciler bu memnuniyetsizliğin gerçek kaynağını gösterebildikleri ölçüde, olağanüstü sonuçlar elde edilebilir. Nitekim nasıl Rus-Japon savaşı askerler arasında kendiliğinden bir isyan çıkartmış ve 1905 Devrimi’nin gerçekleşmesinde bu isyan büyük rol oynamışsa, 1917 devrimini yaratan etkenler arasında da Birinci Dünya Savaşı baş sırada geliyordu. Yoksulluğunun, sefaletinin üstüne bir de durmadan savaşmak zorunda bırakılan Rus halkının Çarlığa karşı duyduğu öfke binmiş ve o dönemde Bolşeviklerin, “Emperyalist savaşı iç savaşa çevirelim!” sloganı yoksul kitlelerce kabul görmüştü. Bu da Ekim Devrimi öncesinde emekçilerin saflarında Bolşeviklere yoğun bir katılımı sağlamıştı.

Şubat devrimi ve ikili iktidar...
Tabii bu katılım sadece emekçilerin saflarında değil, devrimcilerin saflarında da hızlanmaya başlıyordu. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, İkinci Enternasyonal’e bağlı büyük ‘sosyal-demokrat’ işçi partileri, her biri emperyalist paylaşım savaşının bir tarafı olan kendi devletlerini destekleme kararı aldıklarında, Bolşeviklerle birlikte Rosa, Troçki gibi bir avuç enternasyonalist, bu paylaşım savaşının işçileri patronların çıkarları için birbirine kırdırmak anlamına geldiğini vurgulamış ve işçilerin namlularını kendi gerici iktidarlarına çevirmesini savunmuştu.

Savaşın yarattığı yıkım, başlangıçta cepheye güle oynaya giden yoksullar arasında derin bir hoşnutsuzluğa yol açmaya başladı. Önceleri ‘vatan hainliği’yle yaftalanan Bolşevikler, hem işçiler hem de cephedeki askerler arasında hızla güç kazanıyordu. Şubat 1917’de Petrograd’ta büyük işçi mitingleri ve grevleri düzenlendi. Tüm bu mitinglerin ve grevlerin sonundaysa Çarlık devrildi ve ülke bir Meclis (Duma) idaresine girdi. Diğer yanda, işçi temsilcilerinden oluşan Sovyetler yeniden tarih sahnesine çıkıyordu...

Şubat Devrimi Rusya’da birçok şeyi değiştirirken, Bolşevik saflarda da, özellikle Lenin’de de köklü değişimlere neden oluyordu. Çünkü ülkede yaşananlar, yeni analizleri ve yeni politik tutumları gerektiriyordu. Lenin, daha önce ‘demokratik devrim’ tezini savunan Bolşevikler için yeni bir tutumu savunmaya girişti: Çarlık devrilmişti, işçi sınıfı iktidarı alabilirdi, hatta almak zorundaydı.

Böylece Lenin, Troçki’nin Sonuçlar ve Olasılıklar broşüründe ortaya koyduğu, “Liberal burjuva politikacıları hükümet etme yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyma fırsatı bulmadan önce, iktidar işçilerin eline geçebilecektir – ve devrimin zaferi isteniyorsa, mutlaka geçmelidir,” görüşüyle paralel bir çizginin savunusuna başladı.

Nitekim, Mayıs 1917’de Rusya’ya dönen ve yine Petrograd Sovyeti’nin başkanlığına seçilen Troçki, Lenin’in çağrısıyla Bolşeviklere katıldı…

"Bütün iktidar Sovyetlere!"
Zorlu geçen yaz günlerinde, Lenin de Rusya’ya dönmüş, bir yanda Duma, bir yanda Sovyetler arasında ikiye bölünen iktidarın işçiler tarafından zapt edilmesi meselesi üzerinde yoğunlaşmıştı. Ağustos ayı Çarlığa bağlı kuvvetlerin karşıdevrimci girişimlerine sahne oldu. Çarcı General Kornilov işçilerin püskürttüğü bir darbe girişiminde bulundu.

Artık ya işçiler devrime yürüyecek ya da devrimin bir kez daha ezilmesine seyirci kalacaklardı.

Bunun için Lenin ve Troçki 3 Kasım gecesi, bir an önce ayaklanma önerisini Bolşevik Parti Merkez Komitesi’ne sunuyor; fakat komite öneriyi reddediyordu. Bunun üzerine bir işçi kürsüye fırlıyor ve aynen şunları söylüyordu:

“Petrograd işçileri adına konuşuyorum, biz ayaklanmadan yanayız! Ne yaparsanız yapın, bilmem; ama size şunu söylüyorum ki, eğer Sovyetler’in ortadan kalkmasına göz yumacak olursanız, sizinle ilişkimizi keseriz!” İşte bu konuşmayla beraber ayaklanma kararı kabul ediliyor ve Rosa’nın da sözünde vurguladığı gibi, ‘Lenin, Troçki ve arkadaşları’nın önderliğinde, “Bütün iktidar Sovyetlere!” sloganıyla Rus işçi sınıfı devrime yürüyordu…

Tarih 7 Kasım 1917’yi gösterdiğinde (eski Rus takvimine göre 24 Ekim), askerler devrimin saflarında yerlerini alıyor, işçiler silahlanıyordu. Sovyetler ise tüm devlet binalarını ele geçiriyor ve Paris Komünü’nden sonra tarihteki ikinci işçi iktidarı kurulmuş oluyordu!..

Onur Özgen (RED Dergisi, Kasım 2010, 50. sayı)

24 Eylül 2010 Cuma

Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere!

“Devrimci Solcu İş... İşçi Partisi’ni kutluyorum.”
Recep Tayyip Erdoğan

Yazının başlığındaki deyim, ‘Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere’ çok sevdiğim bir deyim. Zaman ve mekan tanımayan sözcükleri, cümleleri, deyimleri çok severim. Bu da onlardan…

Hele kavramların birbirine karıştırıldığı ya da içinin boşaltılarak yok edildiği günümüzde, daha da kıymet kazanıyor gözümde. İhanetler bütün saflarda kol gezerken, safımızın ne olduğunu belli etmeye çağırıyor bizi. Doğrunun ve dürüstlüğün saflarına! Çünkü Orwell’in de dediği gibi, “Yalan evrenselleştiği zaman hakikati söylemek devrimci bir eylemdir.”

Aynılar aynı yere... Aynılar... Ne kadar sıradanlar değil mi? Yalanın evrenselleştiği bir zamanda aynı olmak, yani yalancı olmak. Ne kadar aşağılık bir şey değil mi? Hele ki sıradan ve avutulan kalabalıklar yığınından ibaret olan bir toplumda 'aydın' olduğunu iddia edip, 'devrimci' olduğunu iddia edip, yani her şeyin farkında olup buna rağmen farkında değilmiş gibi yapanlar, aşağılığın da ötesinde bir şey, değil mi?

Peki ya ayrılar? Yani farklılar... Yani hem her şeyin farkında olup, farkındalığının gereğini yapanlar ve bunun da kefaletini ödemekten çekinmeyenler... Kimine göre enayi olanlar... Hatta Adorno'ya göre, aynılığın fiyatını yükseltmek için geçerli olanlar...

Mesela, Ufuk Uras’ın fi yatı kaçtır acaba? Geçmişte ne kadardı, bugün ne kadar? Nasıl bu kadar kıymetlendi piyasayı yönetenlerin gözünde?

21 Eylül tarihinde Twitter sayfasında EDP’nin düzenlediği tekne gezisinden bahsediyordu kendisi mesela, kuşkusuz çok eğlenmişlerdir, referandum kutlamaları falan... Umarım tekne de büyüktür epey, şanlarını yürütecek kadar en azından. Ha ayrıca, “Ah o teknede ben de olsaydım!” diye iç geçirenlerin sayısının ne kadar fazla olduğundan da eminim. Öyle ya! Aynılar, aynı yere…

Peki ya ayrılar nereye? Mesela, uzun süre Hakan Soydemir ismiyle dergimizde yazılarını paylaşan abimiz nereye? Ufuk Uras’ın teknesinden çok ayrı bir yere olduğu kesin. Ufuk Uras ve arkadaşları teknede yiyip içerken, öyle ya zaferlerini kutluyorlar, Hakan Abi’nin sabaha karşı kaldığı adres uzun namlulu silahlar ve ‘özel timci’ polisler tarafından basılıyor ve apar topar gözaltına alınıyordu.

Bir taraflarını yırtıyor!
Neden peki? Baksanıza, meclisimizdeki tek ‘sosyalist’ milletvekilimiz, aylardır bir taraflarını yırtıyor, “Ülkemiz özgürleşiyor, demokrasi geliyor!” diye! Koskoca milletvekili, hele hele ‘sosyalist’ bir milletvekili, yalan söyleyecek değil ya! (Olsa olsa, “Özgürlük, 'farklı' düşünen için özgürlüktür,” diyen Rosa Luxemburg ablamız yalan söylüyordur!)

Yoksa memleketimizde demokrasiden geçilmiyor! Özgürlükler gırla! İnsanın, “Yeter ulan bu kadar özgürlük!” diyesi geliyor, fonda çalan Livaneli’nin ‘Özgürlük’ şarkısını kullanan Vodafone reklamlarıyla…

Sonracığıma, darbelerle hesaplaşılıyor ülkemde! Daha ne?! Demokrasinin yıldızı başbakanımız hepsine gösterecek gününü, Menderes’in ruhu için, Özal’ımın hatrı için! Gerçi 30 yıl oldu, Tukaş Kenan Evren’in turşusunu ha kurdu ha kuracak ama olsun! Başbakanımız gözyaşlarıyla boğacak tüm darbecileri!

Bu masallara inanırsanız, işte o zaman ülkeye demokrasinin ve özgürlüklerin geldiğini göreceksiniz. Hatta iyi bir çocuk olursanız, Şirinler’i bile görebilirsiniz, mümkündür. Ufuk Uras’ın bindiği teknede Şirinler’i de gösteriyorlarmış efendim.

Ha! Yemiyor musun bu masalları? Yediremiyor musun? Onurunu korumakta direniyor musun? E birader kendin kaşındın o zaman be! Aç bakayım kapını, “Tak tak tak!”, polis geldi! Hem de miğferleri ve uzun namlulu silahlarıyla… Ordu gibi…

Hakan Abi, işte o ‘hâlâ’ onurlu olanlardandı. Yemedi bu masalları, yediremedi. Yazılarında ülkenin özgürleştiğini değil, devletin içinde örgütlenen cemaat yapılarını anlatıyordu. Yazsaydı o da 13 Eylül’de ülkemize demokrasi güneşinin doğacağını, başına böyle bir şey gelmezdi elbet. Nazlı Ilıcak’la, Abdurrahman Dilipak’la kolkola girip İstiklal Caddesi’nde 70 adım falan atsaydı… Ama o, 12 Eylül günü referandumdan ‘evet’ çıkarsa şayet, devrimcilerin ve emekçilerin üzerindeki baskıların daha da artacağını düşünenlerdendi. Düşündüğü gibi çıktı da…

Ben bu yazıyı 24 Eylül günü sabaha karşı yazarken, 12 gün içinde, referandum sonrası şu ana kadar ülkede yaşanılanlar şunlardı: Hakkari bombalamaları, HES’i protesto edenlerin gözaltına alınması, Tophane’deki sanat sergilerini basmalar ve en son sol parti, kuruluş ve yayınlara yönelik baskınlar, gözaltılar…

Tabii bunlar henüz hiçbir şey. Bunlar sadece işin ‘yetmez’ kısmı. Dahası çok yakında. (To be continued…)

Ha bu 12 gün boyunca ülkede yaşanılanlara, misal o ‘yetmez ama evet’çi soytarılardan tek bir yorum gelmedi tabii. Onlar malum, ‘özgür özgür’, ‘demokrat demokrat’ açılıveriyorlardı tekneyle özgürlüklere, o koy senin, bu koy benim!..

Buyurun, isterseniz siz de binin. AKP’nin teknesi bu! Herkese yer var!

Sivas'ın katilleri dümende! Güvertede UFuk Uras içkisini yudumluyor. Çevresine ülkeye özgürlüklerin geldiğine dair palavralar sıkmakla meşgul, her zamanki gibi. (Tam o sırada bir sosyalist daha gözaltına alınmakta oysa.)

Ümit Kıvanç da orada. Sosyalistlikten istifa ettiğini açıklayınca, teknede alkış kıyamet kopuyor.

Roni Margulies de gaza gelip giriyor söze, “Zaten bu sosyalistler çapulcu sürüsünden ibaret!” diyor. Omuzlara alınıyor.

Engin Ardıç da bağırıyor köşeden, “Piç kuruları! Piç kuruları!” diye.

Oral Çalışlar’ın, ‘Fethullah hocaefendi hazretleri’ diye söze başladığı muhabbetlere pek bir teveccüh gösteriliyor. Yanında getirdiği oğlu, “Solcu kızlar da çirkin zaten,” diyerek etraftakilere, “İlahi Reşat! Ne ilginçsin!” dedirtiyor...

Ömer Laçiner ise yeni teoriler oluşturmakla meşgul bi köşede, AKP’nin muhafazakar demokratik bir devrim gerçekleştirdiğini söylüyor.

Baskın Oran söze girip bi ezber bozacak, vakit bulamıyor! Hem oradakiler bütün ezberlerini bozdurmuş, dolara yatırım yapmışlar... Boynuzlar kulağı çoktan geçmiş!..

Bir ara Cemil İpekçi görünüyor gibi… Köşede Nazlı Ilıcak oğluyla tef çalıp dansöz soyuyor olmalı. Dansöz de muhafazakar ve bir yandan demokrat. Hemen oradaki Cemil İpekçi mi? Belki de dejavu. Dansöz kıvırıyor...

Ama fark edilmiyor bile, tekne dansöz kaynıyor çünkü! Ne demiştik yazının en başında? Aynıların hepsi aynı yerde! AKP’nin teknesinde!

Önde sebep, fonda martılar! Durmak yok, yola devam!..

Peki ya ayrılar? Siz neredesiniz? Bir yeriniz yurdunuz yok mu? Bir sabah aniden çalınacak bir kapınız da mı yok?

Onur Özgen (RED Dergisi, Ekim 2010, 49. sayı)

9 Eylül 2010 Perşembe

Devrimci düşmanlığının dayanılmaz hafifliği

Ay durur menziliyle
Herkese ak yüzüyle
Sen aysan açık davran
Ya ondan ya bizimle

Turgut Uyar

Referanduma sayılı günler kaldı. İstatistiklere göre ‘hayır’ seçeneği ufak farkla önde gibi görünüyor. Yani başa baş bir sonuç çıkacak gibi durmakta. Fakat ne olursa olsun, ister ‘hayır’ çıksın ister ‘evet’, hepsinden önemli bir sonuç şimdiden ortaya çıktı.

Özellikle Ergenekon operasyonlarının başladığı 2007 yılından itibaren solda başlayan yarılma, bu referandum sürecinde de sosyalist solun birbirinden ayrı ayrı tavırlar almasıyla daha da derinleşti. İyi de oldu…

İyi oldu; çünkü sosyalist solun içine kümelenen sol liberallerin ne oldukları gittikçe belirginleşti. Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere deyimini uzun süreden beri duymuyorduk, yeniden duyar olduk.

Artık devrimciler ile karşıdevrimciler arasındaki çizgi daha belirginleşti, iyi oldu iyi…

RED dergisi yazarlarından Ümit Dertli, derginin Eylül sayısındaki Siyaset ve İnsaniyet başlıklı yazısında şöyle diyor örneğin:

“Eskiden, genç arkadaşlar hatırlamazlar, memleket cehennem gibiydi. Sokak ortasında insanlar kurşunlanır, parti binaları, gazete büroları bombalanırdı. Bir haftadan başlardı gözaltı süresi, 60 güne kadar çıkardı. Sorgudan sağ çıkabileceğinin garantisi yoktu. (...) Hapishanelerde diri diri yakılırdı insanlar. Ama ilginçtir, devrimcilik yapmak daha ‘kolay’dı o zaman. Kelle koltuktaydı ama kafalar netti. Dost düşman belliydi. Yekpareydi o vakitler sistem, ulusalcısı, liberali, İslamcısı, askeri, sivili birbirine düşmemişti daha. “Buna vurursak ötekinin yanına düşeriz,” kaygısı yoktu, “Birine karşı olan ötekinin yanındadır,” sözündeki ‘biri’ ve ‘öteki’, emekçiler ve patronlar olarak düşünülürdü. Özgürlük ve demokrasiyi de savunurduk, anti-emperyalizm ve bağımsızlığı da ve bunların içini komünistçe doldururduk.”

Aynen katılıyorum bu satırlara. Ve artık yeniden, devrimcilik yapmanın daha kolay olacağını düşünüyorum. Eskinin zorlu şartları, yine bugüne taşınır mı, taşınabilir elbette; ama şimdiden kesin bir yorum yapmamız zor. Fakat kafaların netleştiği kesin…

Öncelikle, netleşen kafalara değinirsek, daha üç sene önce Ufuk Uras’ı meclise sokan kafalar, işte bu kafalardır. (Baskın Oran’ı da sokacaklardı ya, neyse ki sokamadılar. Ufuk Uras’ın yanında paralı eğitimi savunan bir ‘solcu’ milletvekili, birçok solcu için çok ağır olurdu sanırım.)

2007’den beri Ergenekon dipsiz kuyusunda sol liberaller tarafından manipüle edilen ve zaman zaman da ‘ulusalcı olmak’ korkusuyla siyaseten yalpalayabilen kafalar, bu kafalardır.

Fakat aynı kafalar, iktidar tarafından geçirilmek istenen anayasa tasarısı için hazırlanan zokaları yutmadılar.

İlkin, “sivil anayasa getiriyoruz” dediler, olmadı. Askeri vesayetin yerine sivil vesayeti tercih ettiremediler.

Sonra, “statükoyu kaldıracağız” dediler, gene olmadı. Kemalist statükonun yerine kendi statükolarının kurulmasına sosyalist soldan destek bulamadılar.

En sonunda, “12 Eylül’le hesaplaşacağız” dediler, e bu sefer hiç olmadı. 12 Eylül’ün ‘our boys’larının, 30 yıl sonra 12 Eylül’le hesaplaşabileceğini, sosyalist soldan hiç kimse kabul edemezdi.

Peki bunların hepsini ‘soldan’ kimler yuttu/yutmak istedi ve yutturmaya çalıştı? DSİP, Küresel BAK, EDP, vs. gibi, sosyalist solla zaten bir alakası kalmamış, AKP’nin kuyrukçusu olmuş sol liberal partiler, kuruluşlar…

Yedikleri haltın üstünü örtecek ve ihanetlerine meşruiyet kazandıracak da bir slogan buldular kendilerine: “Yetmez ama evet!” diye…

Özellikle son birkaç gündür İstanbul’da ve İzmir’de düzenledikleri iki panelle de, epey konuşuldular. Zira İstanbul’daki panele Öğrenci Kollektifleri’nin panelde kendilerine söz verilmemesi üzerine yanlarında getirdikleri yumurtaları panelistlere atmaları damgasını vurdu. Ertesi gün de İzmir’de düzenledikleri panelde, bir grup ÖDP’li genç, panelistlerin üzerine boyalı su döktüler.

Şimdi bu iki paneldeki saldırıları doğru ele almak lazım. Öncelikle belirtmek gerekir ki, sol içi tartışmanın belli yöntemleri vardır. Ve sol içi şiddet, kesinlikle kabul edilebilir bir yöntem değildir. Normal şartlarda da, yapılan bu iki eylemin doğru olmadığını söylemek gerekirdi.

Fakat, ‘yetmez ama evet’ platformundaki partileri, kuruluşları ve isimleri, şahsen solda görmediğim için, bu tip saldırıları ‘sol içi şiddet’ başlığı altında değerlendirmeyi de doğru bulmuyorum.

Özellikle İzmir’deki panelde konuşmacı olan bir isim var ki, sadece kendisinin varlığı, o panele soldan gelen her saldırıyı meşrulaştırabilir. Vakit yazarı Abdurrahman Dilipak’tan bahsediyorum. Kendisi, devrimcilerin nezdinde, faşist ve devrimci düşmanı bir isimdir. Ve devrimcilerin, faşistlerin bulunduğu her yerde, faşizmi teşhir, tecrit ve imha etmek gibi bir görevi vardır. İzmir’deki boyalı saldırı da buna hizmet etmiştir ve dolayısıyla sonuna kadar meşrudur.

Diğer yandan, yapılan saldırılar bir şeyi daha ortaya çıkarmıştır. Saldırıların ertesinde, ‘yetmez ama evet’ platformu bir kınama metni yayınladı ve metnin altına öyle isimler imza attılar ki…

Mesela KESK başkanı Sami Evren’le Hak-İş Genel Sekreteri Mustafa Paçal’ın da yan yana olabileceğini gördük. Veya 2007 seçimlerinde AKP’den milletvekili adayı olan, ‘genç sivil’ Turgay Oğur’la, ‘AKP’ye karşı’ Ufuk Uras’ın bağımsız milletvekili adaylığı kampanyasını yürütenlerden biri olan Atilla Aytemur’un kol kola gelebileceğini. Veya 2002’de Irak Savaşı’na destek verdiği herkes tarafından bilinen Taraf yazarı Yasemin Çongar’la, Küresel BAK’ta savaş karşıtçılığı oynayan Zeynep Tanbay gibi aktivistlerin de birlikte olabileceğini…

Peki, tüm bu ‘ilkesiz birliktelikler’ bir yana dursun, ‘yetmez ama evet’ platformuna, tırnak içinde ‘sol’dan katılanları, neden soldan görmüyoruz? Bunun için Roni Margulies’in 8 Eylül 2010 tarihli Taraf gazetesinde çıkan köşe yazısına bakmak yeterlidir. Hatta yazısının sadece başlığına bile bakmak yeterlidir: “Devletin ‘solcu’ kolluk güçleri”

Yaptıkları panellere saldıran solcu gençleri hedef alan bir yazı yazmak için bu başlığı seçmiş Roni Margulies. Ve bu adam, isminde ‘devrimci’, ‘sosyalist’ ve ‘işçi’ ibareleri geçen bir partinin ikinci başkanı. Kendisi adına ne utanç verici bir başlık… Ama yazının içeriğini okudukça, Margulies’in ar damarını çoktan aldırmış olduğunu görüyoruz. (Zaten aksi halde Taraf’ta nasıl yazabilirdi?)

Şöyle başlıyor ibret dolu yazısına Margulies: “Türk solunun örgütlerinden dört tanesi geçen yaz bir iki kez ortak eylem düzenledi, ortak bir pankartın arkasında yürüdü. Sonra olmadı. Birleşmeyi beceremediler. Büyük olasılıkla, uzun toplantı masasının bir ucundaki Mustafa Kemal fotoğrafının altına hangisinin, diğer uçtaki Stalin büstünün yanına hangisinin oturacağı konusunda anlaşma sağlanamadı; ayrıldılar.”

Bu sözlere aslında çok bir şey demeye gerek yok. Ama madem öyle sormak isterim kendisine, mensubu olduğu partisini bugüne kadar sosyalist soldan hangi parti, kuruluş ciddiye aldı ve birlikte bir platform oluşturabildiler de, başka sosyalist partilerin oluşturdukları platformlar hakkında böyle ucuz yorumlar yapabiliyor? Cemaatin gazetesinde yaza yaza, Nazlı Ilıcak’larla Vakit yazarlarıyla ortak cepheler oluştura oluştura, bu kadar bayağılaşması normal aslında, şaşırmamak gerek…

Devam ediyor Margulies: “Ama bu yaz her şey daha iyi gidiyor. TKP, EMEP, ÖDP ve Halkevleri nihayet kalıcı bir birlikteliğe doğru emin adımlar atıyor. (…) Bu, sosyalizm için, devrimciler için o kadar önemli bir görev ki, dört örgütün aralarındaki ufak tefek farklılıklar bu tarihsel görevin yanında tümüyle önemsiz kalıyor! Dört örgüt, Ergenekon’un avukatlığından, asker ve bayrak hayranlığından, Genelkurmay şakşakçılığından, İslam düşmanlığından, halka karşı devlet savunusundan yola çıkıp nihayet bir sosyalistin gelebileceği en anlamsız noktaya geldi. Otuz yıldır değiştirilmesi gerektiğini söyledikleri 12 Eylül Anayasası’nın değiştirilmesine “Hayır” deme noktasında buluştular!”

Nasıl? Tarihte ‘devrimci’, ‘sosyalist’ kılığına bürünmüş, çok karşıdevrimci görmüşüzdür; ama hiçbiri bu kadar açıkça devrimcilere küfretmemiştir değil mi? Hadi, ‘Ergenekon avukatlığı’, ‘asker ve bayrak hayranlığı’, vs. gibi suçlamalara sosyalistler üç yıldır zaten alıştılar; ama devrimcilerin birbirini ‘İslam düşmanlığı’yla suçladığı hiç görülmemiştir herhalde. Margulies hükümetin kuyrukçuluğunu yapa yapa, savunduğu AKP’nin ‘işçi düşmanı’, gerici bir parti olduğunu unutmuş olsa gerek ki, yıllarca gericilerden duyduğumuz, ‘allahsızlar’, ‘dinsizler’ gibi küfürleri, kendisini resmi kurumlara ‘Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’ olarak tescil ettiren bir partinin ikinci başkanından duyuyoruz. Hayat, sen nelere kadirsin…

Sosyalistlerin ‘hayır’ demesini de şöyle değerlendiriyor Margulies: “Mesele Kemalist devletin savunusu, TKP’nin ifadesiyle ‘Cumhuriyet’in kazanımlarının korunması’ olunca, tartışmaya gerek kalmıyor, dörtlü çete polisiye önlemlere başvuruyor, devletin kolluk güçlerinin görevini üstleniyor.”

Şimdi, TKP’nin kendine has çıkarımları, ideolojik çözümlemeleri bizi ilgilendirmez. Fakat, sosyalistlerin bu yeni anayasaya ‘hayır’ demesini, Kemalist devletin savunusuna bağlamak için ya çok saf olmak gerekir ya da çok art niyetli. Roni Margulies; TKP, ÖDP, EMEP ve Halkevleri’ni ‘dörtlü çete’ olarak niteleyerek niyetini zaten belli ediyor. Ama biz haftalardır görüyoruz ki, sosyalistlerin devletin kolluk güçlerinin yerine geçtiği falan yok. Aksine devletin kolluk güçlerinden biri olan polis teşkilatının, partilerin referandum çalışmaları boyunca, ‘hayır’ diyen sosyalistleri devamlı tacizleri ve saldırılarıyla engellediği, buna karşın ‘evet’ diyen kendileriniyse ‘abluka altına alarak’ koruduğuna şahit oluyoruz. Bu anlamda Roni Margulies bu yazdıklarıyla yüzsüz bir iftiracı konumuna düşüyor…

Yazısının en ‘rezil’ kısmındaysa şunları söylüyor Margulies: “Zor kullanmak söz konusu olduğunda, TKP ve EMEP biraz geri planda kalır, ÖDP ve Halkevleri’nin çapulcu sürüsü kahramanca öne atılır. Kırk yılda tek bir fikir üretememiş olan Dev-Yol geleneği şiddet üretmekte ustadır.”

O kadar utanmazsın ki, hesaplaşacağınızı söylediğiniz 12 Eylül’de asılan Erdal Eren’in TDKP geleneğini sahiplenen EMEP’i böyle ‘hayasızca’ ağzına alabiliyor ve yine 12 Eylül’de ve öncesinde şehitler vermiş bir tarihe sahip olan Devrimci Yol geleneğini sahiplenen ÖDP ve Halkevleri’ne mensup gençleriyse, ‘çapulcu sürüsü’ olarak nitelendirebiliyorsun.

Öncelikle şunu belirteyim, yaşım itibariyle ne Devrimci Yol’lu olma ihtimalim vardır ne de Devrimci Yol geleneğinden gelen bir partiyle, kuruluşla örgütsel ya da ideolojik bağım vardır. Hatta şunu da belirteyim ki, Troçkistim. (Roni Margulies ve partisi DSİP’in ‘Troçkist’ olarak anıldığı bir memlekette çok zor bir uğraş; ama öyleyim.)

Fakat bir devrimcinin, hangi sol gelenekten geliyor olursa olsun, bu ülkenin devrimci tarihinde ismi geçen bir örgütü, bir geleneği, ‘çapulcu’ diyerek nitelemesi kabul edilemez. Bu üslup, devrimcilerin değil, karşıdevrimcilerin üslubudur. Dünya tarihi, egemenler tarafından ‘çapulcu’ olarak nitelenmiş devrimci örgütlerle doludur.

Ve şunu da belirteyim ki, örgütsel ve ideolojik hiçbir bağımın olmadığı Devrimci Yol geleneği, tarafımca saygı duyulacak bir gelenektir ve bu geleneği bugün sahiplenen arkadaşları da, siper yoldaşım olarak görürüm. Kendileriyle ideolojik her türlü tartışmaya girebilirim; fakat hiç çekinmeden de bir eylem birlikteliğine de girebilirim. Çünkü devrimci, devrimcinin yoldaşıdır. Bu sadece solcuların anlayabilecekleri, örneğin Roni Margulies gibilerinin asla anlayamayacağı, değerli bir birlikteliktir. Fakat bilinsin ki, Roni Margulies’le veya partisinden herhangi biriyle beraber çişe dahi gitmem. Biraz amiyane bir tabir olmuş olabilir ama, durum bundan ibarettir.

Ve belirtmek lazım ki, bu adamlara bundan böyle yapılacak hiçbir saldırının, artık ‘sol içi şiddet’ başlığı altında değerlendirilmesi mümkün değildir. Çünkü bu adamları ‘sol’dan sayanların solculuğundan şüphe etmek lazımdır.

Son olarak, “Benim bildiğim, ‘sosyalist’ diye devletle mücadele edene denir” demiş... Kendisinin hayatının hangi döneminde devletle mücadele ettiğini bilemiyoruz tabii. Fakat devlete karşı şehitler vermiş devrimci gelenekleri çapulculukla suçlayanlara ne dendiğini biliyoruz: 'hain', 'ihanetçi' ve 'alçak'.

Onur Özgen (BirGün)

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Döneklik mi? Topaçlık mı?

Hep diyoruz ya, “Memleketi çadır tiyatrosuna çevirdiler,” diye; işler öyle bir noktaya geldi ki, çadır tiyatrosunu da geçti. Özellikle referandum sürecinde işin suyu çıktı, Başbakan gibi ağlayalım mı, sinirlenelim mi, kafayı mı yiyelim, bilemiyoruz…

Yeni anayasa hazırlıyorlar, halka sunacaklar, iktidarıyla muhalefetiyle ‘güya’ referandum üzerine mitingler düzenleyecekler; yahu arkadaş, bir ay boyunca anayasa üzerine yapılan mitinglerde, anayasa üzerine tek kelime edilmez mi? Aylardır, Recep Bey’in havuzunun mu, yoksa Kemal Bey’inkinin mi daha büyük olduğunu tartışıyoruz. (Gidip o havuzlara işeyeceksin, tartışmaya noktayı koyacaksın!) Sanki adamları 23 Nisan’da sevinsinler diye koltuğa oturtmuşlar da, koltuktan almayı unutmuşlar gibi…

Öbür yandan Nihat Doğan denen ‘Türk büyüğü’ çıkıyor, referandum şarkısı yapıyor… “Menderes’in ruhu için, Özal’ımın hatrı için, evet, evet, eveeeeeettt!” (Adam trafik kazası gibi, ne zaman, ne şekilde gerçekleşeceği belli değil.)

Halk desen, zaten anayasaymış, referandummuş umurlarında değil, haklı olarak herkes eve götüreceği ekmeğin derdinde. Neye ‘evet’, neye ‘hayır’ diyeceğini bile bilmiyor insanlar. Mitinglerde Başbakan ne sorsa, “Eveeeettt!” diye bağırıyorlar…

Ve tüm bunlar olurken, yıllarca ÖDP’nin genel başkanlığını yapmış Ufuk Uras da iktidarın şakşakçılığını yapan gazetelerden biri olan Star’a çıkıyor, “Hayır diyen Ergenekoncudur,” deyip, tam sayfa manşet oluyor. Nazlı Ilıcak da bunun üzerine, “Keşke her solcu onun gibi olsa,” diyor ve hayatını komünizm karşıtlığına adamış bir hanımın da bazen beğendiği ‘solcu’lar olabileceğini gösteriyor…

Peki, Nazlı Ilıcak neden tüm solcuların Ufuk Uras gibi olmasını istiyor?
Elbette solu, solcuları düşündüğünden değil. 12 Eylül darbesinin birkaç ay öncesinde şu satırları yazan bir kadın, solculara ne gibi bir iyi niyet besleyebilir ki: “Kızıl ahtapotların kolları ülkemizi yavaş yavaş sarıyor. Ve hâlâ at gözlüğü takanlar, faşizmin tırmanışından söz ediyor. Faik Türün’ü faşistlikle mi suçluyorsun, MİT’e kontrgerilla damgasını mı vuruyorsun, devlet teröründen mi bahsediyorsun, işkence iddiaları ile yeri göğü inletiyor musun, ‘Faşizm geliyor’ diye yaygarayı mı basıyorsun... Geç kardeşim uzatma o eli bana, çünkü o el kızıl ahtapotu boğmak yerine onu besliyor. Ben o kirli eli sıkmam.”

Evet, solcuları 'kızıl ahtapot' olarak niteleyip, Kenan Evren'in, "Asmayalım da besleyelim mi?" sözündeki gibi, boğmaktan bahseden bir kadın, bugün Ufuk Uras'ı övüyor. Uras için ne utanç verici bir durum! Utanma duygusu kaldıysa tabii hala. Ama AKP milletvekillerinin Meclis'te kendisini alkışlamasından utanmadığını açık açık söyleyen birinin, ar damarını aldırmış olması hayli muhtemel...

Bu nasıl bir dönüştür?!
Ufuk Uras gemi öyle azıya almış durumda ki, anayasa taslağı henüz Meclis’te oylanma aşamasındayken, CNN Türk’te CHP milletvekillerinden Çetin Soysal’la girdiği tartışmanın sonunda, “Bu pakete hayır diyeceğim. Bütününe hayır diyeceğim,” diye vurgulamasına rağmen, geçtiğimiz ay Star gazetesine verdiği demecinde, “Hayır çıkarsa Ergenekon cephesinin zaferi kesinleşir. Hayır demek solu sol yapan bütün değerleri inkar etmek anlamına gelir. Bu yaştan sonra Ergenekoncu cepheye su taşımanın anlamı yok,” diyebiliyor…

Yani Ufuk Uras’ın tabiriyle değerlendirirsek şimdi bu durumu, kendisi üç ay önce solu sol yapan değerleri inkar ederken, Ergenekoncu cepheye su taşıyorken; üç ay sonra bunun tam zıttı bir söylem geliştirmişse, Ufuk Uras’a ‘dönek’ bile diyemeyiz. Zira tarihteki hiçbir ‘dönek’, üç ayda bu kadar keskin bir dönüş gerçekleştirmemiştir. O bizim ‘topaç’ımız olabilir ancak…

Topaç, iktidar yardakçılığını öyle abartmış durumda ki, milletvekilliğini yaptığı BDP üzerinden de, ‘boykot’ kararı alan Kürt hareketini ‘evet’ demeye ikna etmek için yırtabileceği her yerini yırtıyor bir yandan.

"Hayır dediğiniz zaman aslında, 'Var olan anayasa devam etsin' demiş oluyorsunuz. Ne yapıp edip 'evet'çilerle 'boykot'çuları ortaklaştırmak gerek," diyor. Yani AKP'nin anayasasına 'evet' dediğimiz zaman aslında, "Var olan anayasa değişsin," demiş olacakmışız. Peki, kafamızda ampul de belirecek mi bari?

Ufuk ‘hoca’nın kafasında ampuller beliriyor olacak ki, ‘palavra sıkmak’ konusunda Başbakan’la yarışır hale geldi. Geçtiğimiz ay basılan, Söz Meclisten Dışarı kitabını tanıtırken şöyle diyor Uras: “22.07.2007 seçimlerinde solun elde ettiği başarıyı Meclis’te nasıl ete kemiğe büründürdüğümüzü ve sokak mücadelesiyle buluşturduğumuzu okurun eleştirisine sunmak amacıyla Söz Meclisten Dışarı kitabını hazırladık.”

Arkadaş biz mi farklı bir ülkede yaşıyoruz, yoksa Uras yanlışlıkla, Ufuk Uras Harikalar Diyarında kitabını mı tanıtıyor? ‘Sol sokakla buluşmuş’ da haberimiz yok! Genelde yazın ben havalar sıcak diye günün büyük bölümünü evde geçiririm, o ara mı buluştu sol sokakla acaba? O değil de, ne zaman olduğunu bilemediğimiz bu buluşmada Nihat Doğan da bi türkü attırıvermiş midir acaba, Menderes’in ruhu için, Özal’ımın hatrı için?..

Hadi sol sokakla buluştu diyelim, yahu 2007 seçimlerinde ne başarı kazanıldı? Kendisini başarıdan mı sayıyor yoksa? O Meclis'e gerçekten solcu bir milletvekili girse, kürsüye her çıkışında başta iktidar partisi milletvekilleri olmak üzere, düzenin tüm temsilcilerini renkten renge sokmaz mı? Her konuşmasının sonunda AKP sıralarından alkış yağmuru mu kopar? Veya Obama Meclis'e geldiğinde, Meclis dışında başkanlığını yaptığı partinin gençleri Obama'yı protesto ettikleri için polis tarafından coplanırken, Amerikan başkanını ayakta mı alkışlar? İnsanda biraz haysiyet olur. Sen Meclis'e girdiğinden beri, seni Meclis'e sokanlar senin adına utanıyor be adam!..

Döneklik bile diyemeyeceğimiz bir pespayelik, palavra ve elbette demagoji… İktidarı, anayasasını açıkça destekleyemedikleri için, var olan durumun aksini gösteren hayali bir tablo yaratıp, kitleleri de kendi yalanlarının peşinde sürüklemeye çalışıyor…

Birinci yalan: Yeni anayasanın, ‘askeri vesayet rejimi’ni, ‘statüko’yu ezeceği… Şöyle diyor Uras bu konuda: “Vesayet rejiminin en büyük başarısı, Türkiye’de askeri vesayet rejiminin olmadığını bazı solculara söyletebilmesidir.”

Yukarıdaki metni tersten okursak, şöyle bir soru yöneltebiliriz Uras’a: “Peki, Türkiye’de sivil vesayet rejiminin olmadığını size söyletmek, kimlerin veya neyin başarısı?”

İkinci yalanları da bu işte… ‘Askeri vesayet rejimi’nin, ‘statüko’nun ezildiğini söyleyip, demokrasi ve özgürlükler üzerine demagojiler üretmek: “Özgürlükler alanının genişlemesi, sınıf mücadelesi de dahil tüm mağduriyet alanlarında ezilen ve baskılananlara yeni imkanlar sunmuyor mu?” sorusu buna örnek gösterilebilir Uras’ın. Ona göre ülkede özgürlükler alanı genişliyor!.. Üç oda bir salon!..

Peki, bir bakalım… Örneğin iktidar partisi yurdun dört bir yanında referandumda ‘evet’ denmesi için çalışmalarını sürdürürken, referandumda ‘hayır’ diyen bir sol partinin faaliyetlerini İstanbul Valiliği’nin yasaklaması veya Başbakan’ın ‘evet’ demeyeceğini açıklayan sendikaları tehdit etmesi, özgürlükler alanının genişlediğine mi, yoksa ülkedeki ‘sivil’ vesayet rejiminin giderek ağırlığını arttırdığına mı delalettir?

Size yeter de artar bile!
Hayır, bir de kendilerini ve izledikleri politikayı öyle haysiyetsizce meşrulaştırmaya çalışıyorlar ki… “Sanırsınız ki, 12 Eylül anayasasında herhangi bir gedik açılması önlenebilirse, neo-liberalizme karşı büyük bir zafer kazanılacak,” diyor Uras. Yani açık açık AKP’nin, evet evet hani şu bildiğimiz 12 Eylül cuntacılarının yol verdiği tarikatların içinden çıkan ve yine darbenin canlandırdığı neo-liberalizmin son temsilcisi olan parti olan AKP’nin, 12 Eylül’le hesaplaşacağını söylüyorlar…

Bir de anayasaya, ‘Yetmez ama evet’ diyorlar ya... Bari insan gibi çıkın, “Evet kardeşim AKP bize göre çok iyi işler yapıyor, bu anayasa da süper, on numara!” deyin… ‘Yetmez ama evet’ ne demek?! 12 Eylül’le hesaplaşmak görevini AKP’ye devreden sizlere mi yetmeyecek bu anayasa? Yeter de artar bile!..


Onur Özgen (RED Dergisi, Eylül 2010, 48. sayı)

22 Temmuz 2010 Perşembe

Ölümünün 70. yılında Troçki

"Şehir merkezinde, yanı başınızda oturan; psikanaliz, edebiyat sohbetleri yapabildiğiniz entelektüel bir arkadaşınız, her an bir Kızılordu kurup tepenize binebilir, binmiştir, binecektir. Troçki de aynen öyle biridir."
Karl Kraus

Troçki’yle ilgili bir yazı kaleme alınacaksa, en başa Avusturyalı yazar arkadaşı Karl Kraus’un bu sözünün asılması gerektiğini düşünüyorum. Troçki’yi bu kadar kısa ve öz anlatan bir söz daha görmedim çünkü.

Öyle ki, Troçki’nin Marksizmin psikolojiye bakışı üzerine yazdıkları, en büyük psikanaliz uzmanlarının çalışmalarıyla boy ölçüşebilecek değerdedir. Edebiyat ve Devrim kitabındaki edebiyat eleştirilerini okuyunca, ömrü boyunca zorbalıklarla ve sürgünlerle boğuşan bir adam, nasıl olur da perspektifini edebiyat gibi zorlu bir alanda bu kadar geliştirmeye olanak bulabilmiş diye şaşarız. Diğer yandan matematik alanında yüksek öğrenim gören Troçki, matematikte tahsilini ilerletmek yerine Çarlık’a karşı devrimci mücadelede yerini almayı seçince, öğretmenleri, “Matematik dünyası şimdiden çok büyük bir değerini kaybetti” diyerek Troçki’nin, eğitim gördüğü matematik alanında da ne kadar büyük bir dehaya sahip olduğunu belirtmişlerdir.

İşte entelektüel açıdan bu kadar zengin bir birikime sahip olan Troçki, Kraus’un sözünde de belirttiği gibi, 38 yaşında tarihe Kızılordu olarak geçecek bir ordu kurmuş ve 200 yıllık zorba Rus İmparatorluğu’nun yıkılmasında büyük bir rol oynamıştır. Bu anlamda 20. yüzyılın hem büyük bir entelektüeli hem de büyük bir komutanı olan Troçki; Chomsky’nin dediği gibi, çağımızın insanları pasif, itaatkar, cahil ve güdümlü hale getiren, içi boşaltılmış entelektüellerin arasında, entelektüel kavramının içinin nasıl doldurulması gerektiğine de çok iyi bir örnek teşkil eder.

Devrime adanmış bir ömür
Hiçbir insanı, hele hele bu insan yaşadığı çağa ve hatta tüm çağlara damgasını vuracak işlere imza atmışsa, yaşadığı dönemin koşullarından bağımsız olarak ele alamayız. Troçki’nin hayatını değerlendirmemiz için de, yaşadığı dönem içinde tarihsel olarak gerçekleşen önemli olaylara da bakmamız gerekir. Onun nasıl büyük bir devrimci önder olduğunu doğru anlamak için de, Troçki’yi dört ayrı bölümde ele almamız gerekiyor diye düşünüyorum:

1) 1917 Ekim devrimi öncesi Troçki
2) Bolşevik Troçki
3) Karşıdevrime karşı Bolşevizmi savunan Troçki
4) Dördüncü Enternasyonal’in inşası


Elbette bu ayrım, birbirinden tamamen ayrı dört Troçki’nin olduğunu değil; Troçki’nin mücadele hattının öncelikli olarak mevcut koşullara göre biçimlendiğini ve Troçki’nin mücadelesini en doğru ve bütünsel şekilde anlayabilmek için, Troçki’yi dönemin koşullarıyla birlikte ele almamız gerektiğini gösterir.

Şimdi gelin, tüm ömrünü idealleri uğruna zindanlarda, sürgünlerde ve savaş cephelerinde geçiren bu büyük devrimciyi ve mücadeleye atıldığı gençlik günlerinden ölümüne kadar olan kahramanca yaşamını ele alarak, ölümünün 70. yılında bir kez daha analım…

1917 Ekim devrimi öncesi Troçki
Gençlik yılları, ilk sürgünler…
1879 yılında doğan Troçki’nin, henüz öğrencilik yıllarında Marksist fikirlerle tanışıp, devrimci mücadelede aktif bir şekilde bulunması bir oluyordu. Öğrenciliği sırasında tanıştığı sosyal demokrat çevrelerde çabucak sivrilip, Güney Rusya İşçi Birliği adında gizli bir örgütün de kurucuları arasında yer alıyordu. Marksist fikirleri yaymak için broşürler ve bildiriler kaleme alınca, Çarlık polisi tarafından tutuklanıp, hapse konuluyor, iki yıl boyunca ilk hapsini yatıyordu.

Hapisten sonra Sibirya’ya sürülüyordu Troçki. Bütün ömrü sürgünde geçecek bir adamın, ilk sürgünüydü bu aynı zamanda. Sibirya’da da sosyal demokrat çevreler içinde çabucak öne çıkan Troçki, bu süre içinde Londra’ya, RSDİP’in (Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) Avrupa’da çıkartılan dergisi Iskra’nın yazı kuruluna katılmaya çağırılıyordu. İşte Troçki’nin doğuşu da böyle gerçekleşiyordu. Sibirya’dan Londra’ya kaçması için gereken sahte isim olarak, Odessa cezaevindeki gardiyanlardan birine ait olan Troçki ismini seçiyordu Lev Davidoviç Bronştayn…

RSDİP’e giriş, Londra günleri…
İki yıllık Sibirya sürgünü, 1902 yılındaki firarıyla son buluyordu Troçki’nin. Önce Viyana’ya, sonrasında da Londra’ya gidiyordu. Lenin ile ilk tanışması da Londra’da gerçekleşiyordu Troçki’nin. Lenin haricinde, o dönem Rus devrimci hareketinin içinde önemli isimlere sahip Georgy Plekhanov ve Julius Martov gibi devrimcilerin yer aldıkları Iskra’nın yazı kuruluna katılmış ve ‘Pero’ takma ismiyle yazılar yazıyordu.

Bolşevik-Menşevik bölünmesi
Bir yıl sonra Londra’da gerçekleşen RSDİP’in kongresine katılıyordu Troçki ve bu kongrede Rus devrimci hareketi arasında ilk bölünme gerçekleşiyordu. Lenin önderliğindeki Bolşevikler ve Martov önderliğindeki Menşevikler… Parti içindeki bu ideolojik ayrılış, Troçki’nin önüne de bir yol ayrımının çıktığı anlamına geliyordu. Troçki’nin bu dönemdeki mücadelesi, açıkça parti içindeki bölünmenin etkisinde kalmıştır. Fakat belirtilmelidir ki, RSDİP içinde 1903 yılında gerçekleşen bu ilk bölünme, daha çok geçici bir bölünme olmuştur. Çünkü bu bölünme, iki ayrı partiye ayrılmaktan çok, aynı parti içindeki iki ayrı fraksiyona dönüşmek anlamındadır.

Troçki ilk olarak, bu tür bir bölünmeyi gereksiz bulmuştur ve bunun için bu bölünmede tarafsız olmak gerektiğini düşünmüştür. Bu sürede de Bolşevikler ile Menşevikler arasında birleşmeleri yönünde çalışmalar yapmıştır; fakat başarılı olamayınca, daha fazla tarafsız kalamayarak, Menşeviklere katılmıştır. Ancak bir sene sonra Menşeviklerin görüşlerine katılmadığını belirterek, Menşeviklerden ayrılmıştır.

Troçki bu dönemde Lenin’le de çok ciddi tartışmalarda bulunmuştur. (Bugün hala Troçki’nin fikirlerine karşı olan çevreler tarafından bu polemikler sıkça kullanılmaktadır.) Fakat Troçki, Bolşeviklere katılmadan önce, bu dönemde gerçekleşen bölünme sırasındaki tutumunun ve Lenin’le girdiği polemiklerin tümünde haksız olduğunu kabul etmiştir.

Bu noktada kişisel bir not düşmek istiyorum. Troçki’nin bu dönemdeki tutumlarının nedeni, kanaatimce biraz da Troçki’nin kişiliğinden kaynaklanmaktadır. Henüz birkaç senedir Troçki’nin görüşlerini benimsemiş genç bir Troçkist olarak, Troçki’yi okuyup araştırmaya başladığım andan itibaren gözüme çarpan ilk şey, bu adamın hiçbir şeyi kolay kolay kabul etmediğiydi. Yani herhangi bir fikri, enine boyuna araştırmadan, onu sorgulayıp eleştirel bir süzgeçten geçirmeden ve o fikri savunanlarla ciddi politik kavgalara girişmeden, asla kabul etmeyen bir adam var karşımızda. Troçki’nin Bolşeviklere katılana kadarki sürecinde, göze ilk başta yalpalama gibi görülen bu gidip gelmeleri, görüşümce Troçki’nin bu karakteristik özelliğinden dolayıdır.

1905 devrimi ve Troçki’nin sürekli devrim teorisi
Rusya’daki devrimci hareket arasındaki bu bölünme ve bölünmenin iki tarafında yer alan devrimciler arasında giderek artan tartışmalar ve saflaşmalar sürerken, 1905 yılında gerçekleşen devrim, büyük bir heyecanla karşılanıyordu. Troçki de 1905 devrimiyle birlikte yeniden Rusya’ya dönüyor ve St. Petersburg Sovyeti başkanı oluyordu. Troçki’nin Rus işçileri arasında her zaman devam edecek olan şöhretinin sebebi de, 1905 devrimindeki bu ünvanıdır.

1905 devriminin çok önemli sonuçları olmuştur. Birincisi, her ne kadar bastırılmış bir devrim olsa da, zorba Çarlık İmparatorluğu’nun temellerinin ilk defa ciddi biçimde sallanmasına sebep olmuştur ve bununla birlikte 1917’yi yaratacak sürecin başlamasını sağlamıştır.

Ekim devrimine kadar sürecek olan devrimin yöntemine dair tartışmalar, esas olarak 1905 devrimiyle başlar. Örneğin Menşeviklerin, Rusya’da sanayinin gelişmediği ve buna bağlı olarak bir devrim gerçekleştirecek kadar güçlü bir işçi sınıfının olmadığı şeklinde bir tezleri vardır. Öncelikle burjuva nitelikli demokratik bir devrim gerçekleşmeli ve böylece hem sanayi gelişmeli hem de işçi sınıfı örgütlenerek ve bilinçlenerek güçlenmelidir. Yani Menşevik kanata göre, Rusya’da bir işçi devriminin gerçekleşmesi mümkün değildi.

Buna karşın Bolşevikler ise, Rusya’da demokratik bir devrimin gerçekleşmesinin zorunlu olduğu konusunda Menşeviklerle hem fikirdi; ancak burjuvazinin 19. yüzyılda sahip olduğu devrimci niteliğini kaybettiğini düşünüyorlardı. Gerici, korkak ve kokuşmuş bir sınıf halini alan burjuvazinin, ne Rusya’da ne de başka bir ülkede bir devrim gerçekleştiremeyeceğini, bunun için işçi ve köylülerin öncülük edecekleri bir ayaklanmanın gerekliliğine dikkat çekiyorlardı. Lenin buna, ‘proletaryanın ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü’ adını veriyordu. Sosyalist devrim, ancak işçilerin ve köylülerin öncülük edecekleri demokratik devrimden sonra gerçekleşebilirdi.

Troçki’yse hem Menşeviklerden hem de Bolşeviklerden farklı olarak, 20. yüzyılda geri kalmış, burjuva devrimini yaşamamış ülkelerde de işçi devrimlerinin gerçekleşebileceğini düşünüyordu. Devrimin öncüsünün işçi sınıfı olması konusunda Bolşeviklerle aynı düşünüyordu Troçki; fakat devrimci bir niteliği olmayan ve gerici bir sınıf olarak nitelendirebilecek köylü sınıfının işçilerin arkasına geçmesi gerektiğini söylüyordu.

Troçki’nin bu görüşlerinin ideolojik arka planını da, 1905 devriminin sonuçlarına göre, hapishanede yazacağı Sonuçlar ve Olasılıklar broşürüyle geliştireceği sürekli devrim kuramı oluşturuyordu. Bu kurama göre, Rusya’da burjuva demokratik bir devrim zorunlu değildi. Devrimin başlangıcını burjuva demokratik talepler oluştursa da, işçilerin demokratik talepleriyle beraber devrim, zamanla proleter bir nitelik kazanacak ve sürekli hale dönüşecekti. Yani mesele, iktidarın burjuvaziye mi yoksa işçi sınıfına mı teslim edileceğiydi. Troçki, henüz 1905 devriminde “Tüm iktidar Sovyetlere!” diyerek, meseleyi ne kadar berrak bir şekilde gördüğünü kanıtlamıştı… Henüz 1906 yılında şöyle diyordu Troçki:

“İşçilerin ileri bir ülkeden önce, ekonomik olarak geri bir ülkede iktidara gelmeleri mümkündür. (...) Proletaryanın diktatörlüğünün teknik gelişmeye ve ülkenin kaynaklarına şu veya bu şekilde otomatik olarak bağlı olduğunu düşünmek, saçmalığa varıncaya kadar basitleştirilmiş ‘ekonomik’ maddeciliğin önyargılarından biridir. Bu bakış açısının Marksizmle bir ilişkisi yoktur. (…) Bize göre Rus devrimi öyle koşullar yaratacaktır ki, liberal burjuva politikacıları hükümet etme yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyma fırsatı bulmadan önce, iktidar işçilerin eline geçebilecektir – ve devrimin zaferi isteniyorsa, mutlaka geçmelidir.”

Troçki’nin 1917’ye dair kehanet derecesinde tutarlı olan bu sözleri, onun ne kadar iyi bir teorisyen olduğunu gösteriyordu. Fakat 1917’ye kadar Troçki’nin görüşleri, ne yazık ki Rusya’daki devrimci çevrelerde kabul görmüyordu. Nitekim, önceleri Troçki’yi yanlış bir şekilde köylüleri ayaklandırmayı reddetmekle suçlayan Lenin de 1917’ye kadar Troçki’nin görüşlerini kabul etmemişti. Lenin uzun süre, işçi sınıfının yapması gereken şeyi, yoksul köylülerle ittifak kurmak olarak belirlemiş ve bunu sadece proleter bir devrimin gerçekleşmesi için gereken koşulların oluşmasını sağlayacak bir zorunlu aşama olarak görmüştü. Fakat Çarlığa ilk esaslı darbeyi indirecek olan 1917 Şubat devrimi, Lenin’in bu görüşünü sorgulayıp, 1917 Nisan’ında kaleme alacağı Nisan Tezleri’nde yanlış ilan etmesini sağlıyor ve Troçki’nin 1905’te söylediği, “Tüm iktidar Sovyetlere!” sözü, Lenin’in ağzından da çıkınca, Ekim devrimine giden süreç daha da hızlanıyordu.

Lenin’in İki Taktik’inde savunduğu eski aşamacı teorileri hala savunmakta direten bazı Bolşeviklere karşı da, “Eski formüller üzerine değil, yeni gerçekliğe dayanmak gerekir,” diyerek, çoktan tarihin çöp kutusuna atılmış teorileri savunmanın gereksizliğine dikkat çeken Lenin böylece, Troçki’nin başından beri gerek Menşeviklerle gerekse Bolşeviklerle kıyasıya kavga ettiği konu olan, “İktidar mücadelesi vermek gerekir mi? İktidarı almak gerekli midir, değil midir?” sorusunu sahiplenerek, iktidarı burjuvaziye bırakmaya yeltenenlere karşı Troçki ile birlik oluyor, böylece aralarındaki en önemli görüş ayrılığı olan devrimin şekline dair anlaşmazlıkları bitirip, Troçki’nin 1905 devriminden beri ısrarla savunduğu sürekli devrim kuramına yaklaşıyordu. Bunun ardından da Troçki, Bolşevik saflara katılıyordu…

Ancak Troçki’nin Bolşeviklere katılmasından sonraki süreci ele almadan evvel, bir şeyi de belirtmek gerekiyor. Troçki’nin 1905 devrimiyle beraber oluşturup geliştirdiği sürekli devrim kuramı, onun politik öngörüsünün ne kadar gelişkin olduğunun bir göstergesi olsa da; Bolşeviklere katılana kadarki olan sürecinde, özellikle parti içindeki bölünmelere karşı yanlış tutumlar izlediğini belirtmek gerekir. Menşeviklerle arasındaki ‘köklü’ fikir ayrılıklarına rağmen, bir süre aynı cephede yer alması ve Menşeviklerin sağ sapmacı tutumlarını 1917 Şubat’ına kadar fark edememesi ve de özellikle Bolşevikler ile Menşeviklerin birliğini uzun süre mümkün görmesi, Troçki’nin en önemli hatalarıydı. Fakat önceden de belirttiğim gibi; Troçki, Bolşevik saflara katılmasıyla beraber, tüm bu altını çizdiğimiz konularda haksız olduğunu zaten kabul etmiştir.

Bolşevik Troçki
İkinci Enternasyonal’in ihaneti
1914 yılında başlayan Birinci Paylaşım Savaşı’nda, İkinci Enternasyonal’deki Alman sosyal demokratlarının savaşa olan destek ihanetleriyle, sosyal demokrat hareket içinde tarihsel anlamda çok büyük bir kopuşu beraberinde getirecek olan ciddi bir tartışma baş gösteriyordu. Troçki’nin işte bu dönemde, özellikle Lenin önderliğinde, Bolşeviklerin bu sosyal-şoven politikaya karşı sert bir tavır almasıyla beraber, Bolşeviklere karşı enternasyonalizm çizgisinde bir yakınlaşması oluyordu. Her ne kadar Bolşevikleri sekterlikle suçlamaya bir süre daha devam etse de, Lenin önderliğinde kurulacak olan Üçüncü Enternasyonal’in başlangıcı olarak görebileceğimiz Zimmerwald Konferansı’na katılıyordu.

1917 Şubat devrimi
Troçki’nin Bolşevikleri sekter bir örgüt olarak görmesiyse, Menşeviklerin Şubat devrimi boyunca oynadıkları rolü fark etmesiyle son buluyordu. Ve nihayet Bolşevik-Menşevik birliğinin gereği görüşünden de böylece vazgeçiyordu. Bundan sonra gerek Troçki’nin parti içindeki tutumlarının yanlışlığının farkına varması, gerekse Lenin’in Nisan Tezleri’nde programatik bir şekilde açıkladığı gibi, devrimin şekline dair bir takım köhnemiş teorilerden kendini tamamen kurtarmasıyla Troçki, Şubat devriminden sonra Rusya’ya dönüyor ve Bolşeviklere katılıyordu. Lenin’se Troçki’yi Bolşevik saflara şu sözlerle karşılıyordu: “Troçki, Menşeviklerle birliğin mümkün olmadığını anladı. Aramıza son katılan Bolşevik olmasına rağmen, artık bu andan itibaren kabul etmeliyiz ki, aramızdaki en iyi Bolşevik odur.”

…Ve 1917 Ekim devrimi
Bolşeviklere katılmasıyla beraber merkez komiteye de girer Troçki. Lenin’le birlikte, partideki eski görüşleri savunmakta direnen kesimi, iktidarı bir an önce almaya ikna etmek için büyük çaba gösterirler. Çünkü Çarlık devrilmiştir ve bu demokratik devrimcilerin söyledikleri gibi burjuva demokratik yöntemler ve aşamalarla değil, Troçki’nin henüz 1906 yılında savunduğu üzere, proleter devrim yöntemleriyle ve sürekli bir şekilde gerçekleşmiştir. Burjuvazinin başındaki geçici hükümet, tıpkı Lenin ve Troçki’nin söyledikleri gibi, burjuva demokratik sorunları çözecek kudrete sahip değildir. Bu kudrete sahip olan tek güç, işçi sınıfıdır. Bunun için Lenin ile Troçki, iktidarı bir an önce işçi sınıfının eline geçirmesi gerektiği konusunda diğer Bolşevik üyeleri ikna etmeye çalışırlar ve bir ara azınlık durumuna düşseler de, özellikle Lenin’in otoritesi sayesinde Merkezi Komite’yi ikna etmeyi başarırlar. Böylece Rus işçi sınıfı, 1917 Ekim’inde iktidarı ele geçirerek, kendi diktatörlüğünü kurar…

Artık Troçki, Paris Komünü’nden sonra tarihin ikinci işçi iktidarının gerçekleşmesinde büyük rol oynayan Bolşevik Parti’nin merkez komitesinin başındaki isimdir. Ve tüm Rusya’da işçiler arasında dillerde sadece iki isim telaffuz edilir, ellerde sadece iki kişinin fotoğrafları taşınılır: Lenin ve Troçki…

Devrimin savunulması…
Ekim devrimi ve Sovyetler Birliği’nin kurulmasından sonra Troçki’nin önünde çok önemli iki görev vardı. Birincisi Dış İşleri Komiserliği… Troçki’nin bu ünvanıyla yaptığı ilk iş, gizli anlaşmaların hepsini açıklayıp, kapitalist dünyayı çok zor bir durumda bırakmak oluyordu. Ondan sonra sıra, Rusya’da devrimi savunup sağlamlaştırmak ve Avrupa’da devrimin başlamasını sağlamaya geliyordu. Troçki, Almanya ile hala sürmekte olan savaşı sonlandırmak için Brest-Litovsk görüşmelerine katılıyor ve Bolşevikler görüşmeler sonunda anlaşmayı imzalayıp, milyonlarca insanın öldüğü Birinci Paylaşım Savaşı’ndan çekildiklerini ilan ediyorlar ve bu da savaşın sonu anlamına geliyordu…

Aynı zamanda Troçki’nin önünde daha da zorlu bir görev daha vardı: Yıkılmasına rağmen devrimi ezmek için hala hazır bulunan Çarcı kuvvetlerin ve diğer emperyalist ülkelerin desteklediği gericilerin saldırılarıyla başlayan iç savaşta, Troçki Lenin’in ısrarlarıyla Savaş Komiseri oluyor ve Beyazordu’ya karşı Kızılordu’yu kurmak gibi zor bir işe girişiyordu. Yani Troçki hem devrimin bir an önce yayılması için hem de karşıdevrimcilere karşı savunulması için iki önemli görevin başındaki isim oluyordu…

1918’ten 1921’e kadar genç Sovyet Cumhuriyeti, türlü ekonomik zorluklar içinde bir de iç savaşla mücadele eder. Ve bu iç savaşı yöneten isim olan Troçki, doğal olarak bu yıllarda iç savaş neyi gerektiriyorsa, onu yapmıştır. Kendilerine sosyalist diyen Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler ve diğer tüm küçük gruplar, karşıdevrim bayrağı altında toplanmaya başlamışlar, devlet dairelerindeki yıkılan Çarlığın menfaatçi memurları, bürokratları Bolşeviklere karşı başkaldırmış ve greve gitmişler, devrilen geçici hükümetin lideri Kerensky ise, Petrograd’dan kaçarak cephedeki askerleri Bolşeviklere karşı kışkırtmaya çalışmaya başlamıştı bile. Kısacası bu olağanüstülükteki şartların önlemleri de olağanüstü olmalıydı…

John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün’de durumu şöyle özetliyordu: “Alacakaranlıkta erkekler ve kadınlar ayaklarını yere vura vura yürüyorlar; süngüleri sallanıyor havada. Burjuva kalabalıkların arasından geçiyorlar. Burjuvalar tiksintiyle, ama korka korka bakıyorlar onlara... Herkes onlara karşı; iş adamları, vurguncular, yatırımcılar, toprak sahipleri, subaylar, politikacılar, öğretmenler, serbest meslek sahipleri, dükkancılar, memurlar, ajanlar, öteki sosyalist partiler... Hepsi Bolşeviklere karşı sonsuz bir kin besliyorlar. Sovyetlerden yana olanlar, yoksul işçiler, bahriyeliler, bütün morali bozulmuş askerler, topraksız köylüler ve birkaç da –ama yalnızca birkaç– aydın...”

İşte tüm bu şartlarda, Bolşevik Parti dışındaki tüm Sovyet partileri ve dahi parti içindeki fraksiyonlar, yasaklanıyordu. İşçiler arasında disiplini sağlamak için gerektiğinde zor kullanma, zorunlu çalışma ve sendikaların devletin kontrolüne girmesi gibi sert kararlar alınıyordu. Fakat tüm bu sert kararlar, yukarıda belirttiğimiz olağanüstü şartların bir sonucuydu ve Troçki de diğer tüm Bolşevikler gibi, bu önlemleri bu yüzden onaylamıştır. Yoksa genç Sovyet proleter devrimi, birkaç yıl içinde iç savaşa yenilecekti.

Yani gerek Lenin gerekse Troçki, iç savaş dönemindeki bu sert politikaların hepsini, sadece ve sadece konjonktürel zorunluluklardan dolayı savunmuşlardır. İç savaştan güçlenerek çıkan bürokratik kliğin, koşulların iç savaşa nispeten normalleşmesine rağmen, iç savaş dönemindeki baskıcı politikaları aynen devam ettirmesinin sebebiyse, iç savaşa ait bu politikaları ‘ideolojik’ olarak benimsemesiyle alakalıydı. Bugün anarşistlerin ve komünizm karşıtı ideologların söyledikleri gibi, Leninizm ile Stalinizm arasında bir fark olmadığına dair propagandaları, işte bu anlamda tarihsel maddecilikten yoksun bir anlayışın ürünü olduğu için, ancak bir safsatadan ibarettir.

Karşıdevrime karşı Bolşevizmi savunan Troçki

Yerden alınmaya çalışılan Bolşevizm bayrağı
İç savaş sonlanmış, Bolşevikler aldıkları tüm sert önlemlerde haklı çıkmış ve iç savaştan galip çıkmıştı. Fakat Lenin’in ifadesiyle, bürokrasi adında korkunç bir canavar da yaratılmıştı…

İşte bu dönem, Troçki’nin parti içindeki ve devlet kademelerindeki giderek büyüyen karşıdevrimci büyümeye karşı Ekim devrimini ve Bolşevik geleneği savunan, devrimci Marksizmin sürdürülmesinde lider rolünü üstlendiği dönemdir. Bahsettiğimiz dönem, yani iç savaşın sonlanmasıyla beraber yaşanan ekonomik bunalımı atlatmak için yeni ekonomik planların hayata geçirildiği, işçi sınıfının kendi iradesini giderek kaybettiği ve yerini partinin ve partiyi yöneten bürokratik kliğin iradesinin aldığı, Lenin’in de hastalığından dolayı zamanla partiden izole olduğu ve 1924’teki ölümüyle beraber de, parti içindeki menfaatçi bürokratların giderek iktidarını sağlamlaştırdığı ve böylece Sovyetler Birliği’nde bir bürokratik yozlaşma yarattıkları dönemdi…

İşte bu yüzden, devrimci Marksizmin savunulması, çok büyük bir önem taşıyordu. Çünkü Sovyetler Birliği’nde başlatılan bürokratik yozlaşmanın temelinde, Marksizmin bir karikatürünün yaratılıp çarpıtılması vardı. Diğer bir adıyla Marksizm ve Sovyet Rusya’daki karşılığı Leninizm, dezenformasyona uğratılıyordu ve yerine sadece bürokrasinin çıkarlarını kollayan yeni bir karşı-ideoloji kuruluyordu. Fakat ne yazık ki, Bolşevik önderler yaratılan bu bürokratik yozlaşmanın farkına çok geç varacaklardı. Burada da Lenin ile Troçki, diğer Bolşeviklerden farklı bir yerde duracaklar ve bürokrasinin giderek büyüyüp devrimi yiyecek bir güç halini aldığını, herkesten önce kavrayacaklardı. Keza Lenin’in hasta yatağında geçecek ömrünün son zamanları, tamamen bürokrasiye karşıdır. 1924 yılında Lenin’in hastalığına yenik düşmesiyle beraberse, bu görev, yani devrimin ve Bolşevizmin savunulması görevi, Troçki’ye kalıyordu…

Bolşevizmin bir dezenformasyonu olarak Stalinizm
Lenin’in ölümünden sonra bürokratik aygıt zaten çoktan iktidarı işçi sınıfının elinden almıştı. Artık mesele, bu yeni karşıdevrimci iktidarın liderliğine kimin geçeceğiydi. Bu kişi de, Lenin’in ölmeden önce partinin kendisinden sonraki liderliği konusunda defalarca uyardığı isim olan Stalin oluyordu…

Bundan sonrası Stalin ile Troçki’nin şahsında vücut bulan, ancak aslında bürokrasi ile işçi sınıfı arasında geçen bir iktidar mücadelesiydi. Ya karşıdevrim kazanacaktı ya da devrim bizzat işçi sınıfı tarafından yeniden gerçekleştirilecek ve kurtarılacaktı. Fakat iktidar için kapışan iki kuvvetten biri, yani bürokrasi, çoktan tüm güç dengelerini kendisi lehine döndürmüştü.

Partinin bürokratik yozlaşmasına karşı mücadele vermek için örgütlenmek gerektiğinin farkındaydı Troçki ve buna mukabil de Sol Muhalefet’i örgütlüyordu. Parti içindeki Stalinci kliğe karşı birçok alanda mücadele yürütüyordu Sol Muhalefet. Tamamen bürokrasinin çıkarlarına göre uydurulmuş bir teori olan, tek ülkede sosyalizm teorisi, hızlı ve zamansız kolektifleştirme gibi yanlış ekonomik politikalar, Çin devrimine karşı Komintern’in tutumu, vs. gibi konularda, Bolşevizmin gereklerini savunuyor ve bu da Troçki’ye ve Sol Muhalefet’e karşı karalama kampanyalarının başlamasını sağlıyordu.

Troçkizm adı da, Troçki’ye ve Sol Muhalefet’e yönelik başlatılan bu karalama kampanyaları sırasında, Stalinci klik tarafından kullanılmıştır. Oysa ne Troçki ne de Sol Muhalefet ve sonraki süreçte inşa edilecek olan Dördüncü Enternasyonal içindeki militanlar, Troçkizm kavramını kullanmazlardı. Bugün Troçkizm olarak adlandırdığımız akımın temsilcileri, o dönemde kendilerini Bolşevik-Leninist olarak nitelerlerdi. Tabii bunu Troçkist olmaktan utanmak olarak değil, diğer devrimci Marksist önderlere duyulan saygıdan kaynaklı bir durum olarak algılamak gerekir. Bu anlamda da Troçkizmi, Bolşevizmin-Leninizmin bir devamı ve savunulması olarak görmek, en doğrusudur.

Tek ülkede sosyalizm ve dünya devrimi
"Devrimimizin doğru bir biçimde değerlendirilmesi" diyordu Lenin, "ancak enternasyonal bir bakış açısıyla mümkündür."

Aynı Lenin, Ekim devrimini gerçekleştirecek, “Tüm iktidar Sovyetlere!” emrini vermek üzere Rusya’ya döndüğünde, 1917 Nisan’ında yeni ayak bastığı Finlandiya tren garında yapacağı konuşmada, gerçekleşecek olan devrimi de, aynı bakış açısıyla değerlendiriyordu: “Değerli yoldaşlar, askerler, denizciler ve işçiler; sizin şahsınızda Rus devrimini selamlamaktan, sizi dünya proleter ordusunun öncüsü olarak selamlamaktan mutluyum... Yoldaşımız Karl Liebkneckt’in çağrısı üzerine, halkların silahlarını sömürücü kapitalistlere çevirecekleri saat hiç de uzak değil. Bu korsanca emperyalist savaş, bütün Avrupa’da bir iç savaşın başlangıcıdır... Uluslararası sosyalist devrim başlamış bulunuyor... Bütün Avrupa kapitalizmi bugün-yarın yıkılabilir, yapmış olduğunuz Rus devrimi yolu açmış, yeni bir çağın başlangıcı olmuştur. Yaşasın dünya sosyalist devrimi!”

İşte büyük Ekim devrimi, bu bakış açısına sahip Lenin’in ve Lenin’le enternasyonalizm çizgisinde bire bir örtüşen Troçki’nin, hem Rus işçi sınıfını hem de diğer Bolşevikleri ‘muazzam’ bir şekilde yönlendirmesiyle gerçekleşen bir devrimdir.

Zira Komintern’in Dördüncü Kongresi’ne kadar, tüm dünya komünistleri için dünya devrimi, vazgeçilmez bir düsturdu. Lenin’in de katıldığı son kongre olan Dördüncü Kongre’de alınan kararlardan biri de şuydu: “Dördüncü Dünya Kongresi bütün ülkelerdeki proleterlere, proleter devrimin hiçbir zaman tek bir ülkenin sınırları içerisinde zafere ulaşamayacağını hatırlatır; o yalnızca uluslararası biçimde, dünya devrimine gelişerek zafere ulaşabilir.”

Öyle ki, o dönem Avrupa’daki en güçlü, örgütlü işçi hareketinin olduğu Almanya’daki devrim hareketlerine o kadar bel bağlamıştı ki Bolşevikler, bizzat Lenin, Üçüncü Kongre’de Alman devriminin gerçekleşmemesi halinde, yenilmeye mahkum olduklarını açıkça ilan ediyordu. Yine Ekim devriminin üçüncü yıldönümündeki konuşmasında, şunları söylüyordu Lenin: “O günlerde, erişmiş olduğumuz zaferin, ancak dünya genelinde başarıya ulaşması halinde kalıcı bir zafer olabileceğini biliyorduk; dolayısıyla, kendi davamız için mücadele etmeye başladığımızda, yalnızca dünya devrimine bel bağlamış, kendi yazgımızı dünya devriminin yazgısı olarak görmüştük ve bu şekilde hareket etmekte kuşkusuz haklıydık."

Gerçekten de öyleydi. Yine Lenin’in 1920’de söylediği gibi, kapitalizm ve sosyalizm, yan yana var oldukları sürece barış içinde yaşayamayacaklardı. Bunlardan biri nihai olarak zafere erişecek ve son cenaze töreni ya Sovyet Cumhuriyeti'nin ya da dünya kapitalizminin olacaktı.

Fakat Sovyet Cumhuriyeti’nde yaşanan bürokratik karşıdevrim ve hemen ardından hızla yaşanan yozlaşma, son cenaze töreninin dünya kapitalizmi için değil, Sovyetler Birliği için yapılmasına neden oluyordu. Çünkü Troçki’nin İhanete Uğrayan Devrim’de söylediği gibi, Sovyetler Birliği kapitalizm ile çevrelenmeye ne kadar devam ederse, toplumsal dokunun dejenerasyonu da o kadar ilerleyecekti. Uzatılmış bir tecrit dönemi, kaçınılmaz olarak, ulusal komünizmle değil, kapitalizmin restorasyonu ile bitecekti. Bitti de…

İşte tek ülkede sosyalizm teorisi, işçi sınıfının uluslararası çıkarlarını değil de, Sovyet bürokrasisinin çıkarlarını ve Avrupa burjuvazisinin gözündeki saygınlığını düşünen karşıdevrimcilerin teorisidir. Ve dünya devriminin, dolayısıyla Marksizm-Leninizmin reddidir. Bugün dünya devrimi hedefini, sadece Troçkist bir hayalcilik olarak gören devrimci hareketler, Bolşevizmin Stalinist dezenformasyonunun bir ürünüdür. Dünya devrimini, ‘tüm dünyada aynı anda’ gerçekleşecek bir devrim olarak gösteren Stalinist tahrifat, bu durumun da kaynağıdır.

Şayet hedefimiz, kapitalizmi tüm dünyada tasfiye etmekse, ki Bolşeviklerin hedefi kesinlikle öyleydi, o zaman dünya devriminden vazgeçmek, kapitalizmi yok etmekten vazgeçmek, diğer bir adıyla komünizmden vazgeçmek demektir. İşte Lenin’den sonra Troçki, komünizm hedefinden vazgeçenlere karşı, komünizm bayrağına sıkı sıkıya sarılmak gerektiği gibi, bugünün devrimci hareketlerinin içinde bizi çok farklı bir noktada tutacak, değerli bir mirası, geleneği komünistlere bırakmıştır.

Sosyalizm sınıfsız ve devletsiz bir toplumdur!
Stalinizmin Marksizme yaptığı bir diğer önemli tahribatı da, sınıfsız ve devletsiz bir toplum olan sosyalizmi, yine bürokrasinin çıkarları adına, sınıflı ve devletli bir toplummuş gibi göstermesidir. Bunu da Marksist teoride, sosyalizme geçişi ifade eden proletarya diktatörlüğünü sosyalizmle eşitleyerek ve komünist aşamayı da sosyalizmden ayırarak yapmıştır.

Oysa ki, Marx’tan Lenin’e komünizmin bütün usta teorisyenleri, sosyalizmi sınıfsız ve devletsiz bir toplum olarak belirtmişken ve proletarya diktatörlüğü aşamasını, bir önceki sınıflı toplumdan kalan tüm kalıntıları, zor kullanarak yok etmek olarak açıklamışken, sırf bürokrasi kendi varlığını korusun diye, koskocaman bir ideolojik birikim ters yüz edilmiş ve sosyalizmde sınıfların ve devletin var olduğu söylenmiştir. Hatta Stalin 1936’da, sınıfsız topluma geçildiğini bile söylemiş, Stalinizmin içinden çıkması zor, ne kadar çelişkili bir karşı-ideoloji olduğunu ilan etmiştir adeta.

İşte Troçki, Stalinizmin bu önemli tahrifatına karşı da, kullanabileceği tüm araçlarla ideolojik bir mücadele vermiştir. Ve bugün sahip olduğumuz bu ideolojik birikimde, Troçki’nin bu mücadelesinin büyük önemi vardır.

Troçki’nin yenilgisi, karşıdevrimin galibiyetiydi
Fakat Troçki, mücadele ettiği bürokratik karşıdevrimin, tüm güçleri kendi lehlerinde toplamasından dolayı, üç yıl içinde tüm yetkilerini kaybetmiş, 1928’de önce Alma-Ata’ya, bu da yetmeyince bir yıl sonra Türkiye’ye, Büyükada’ya sürülmüştü.

Sol Muhalefet yenilmiş, bürokrasi kazanmıştı. Fakat mücadele bitmemişti. Şimdi sıra Uluslararası Sol Muhalefet’i ve Dördüncü Enternasyonal’i inşa etmeye gelmişti…

Dördüncü Enternasyonal’in inşası…
Enternasyonal’in önemi…
Troçki’nin Büyükada’daki sürgün yılları, mevcut duruma dair yeniden ve yeniden düşünme fırsatı bulabildiği, Stalinizmin dezenformasyonuna karşı verdiği ideolojik mücadeleyi daha sistematik şekilde oluşturduğu ve Uluslararası Sol Muhalefet’i örgütlemek adına büyük adımlar attığı, çok önemli bir dönemidir.

Fakat o dönem Türkiye, Dördüncü Enternasyonal’in inşası için uygun bir ülke değildir. Bu yüzden 1932’de önce Kopenhag’a, bir yıl sonra da Fransa’ya gider ve çok zor koşullarda, yaklaşık bir yıl Fransa’da kalır. Fransa’dan da iki yıl sonra Norveç’e gider, ardından da Stalin’in ajanı tarafından katledileceği Meksika’ya… Özellikle Fransa, Norveç ve Meksika yılları, Dördüncü Enternasyonal’in örgütlendiği yıllardır…

Bugünün devrimci hareketinde uluslararası dayanışmadan anlaşılan, yurt dışındaki birkaç partiyle ilişki içinde olmak, onlarla selamlaşmaktan öteye gitmemekte. Oysa herhangi bir ülkedeki gerçek bir devrimci parti, uluslararası bir parti olarak niteleyebileceğimiz devrimci bir Enternasyonal’in partisi olması gerektiğini bilir. Uluslararası işçi hareketini yönlendirecek devrimci bir Enternasyonal olmadan, ne ulusal boyutta ne de enternasyonal boyutta; bilinçli, örgütlü bir devrimci mücadele verilemez.

Lenin Enternasyonal’in önemini şöyle belirtmiştir: “Kapitalist hükümetlere karşı devrimci bir saldırı için, tüm ülkelerin burjuvazisine karşı siyasal iktidarı ele geçirmek üzere bir iç savaş için ve sosyalizmin zaferi için proleter güçleri organize etme görevi Enternasyonal’e düşüyor!”

Yepyeni bir Enternasyonal…

Troçki de bunu iyi bildiği için, hayatımın en iyi işi olarak niteleceği Dördüncü Enternasyonal’in inşasına büyük önem veriyordu. Uluslararası Sol Muhalefet ve Troçki, bir süre Üçüncü Enternasyonal’in düzeltilebileceğini düşünüp, Komünist Partiler içinde faaliyet göstermeye ağırlık verseler de, yenilen Alman devriminin ardından Hitler’in iktidara gelişine kadarki olan süreçte, Üçüncü Enternasyonal’in yaptığı önemli hataları göz önünde bulundurunca, yeni bir Enternasyonal’in gerektiğine karar verirler. Daha sonra Hitler, İkinci Paylaşım Savaşı öncesinde Stalin’le yaptığı anlaşmayı bozup, Sovyetler’e saldırınca, Stalin Üçüncü Enternasyonal’i kapatmaya karar veriyor ve kapattıktan sonra yaptığı açıklamasındaki şu tarihi sözlerle, Troçki’nin Dördüncü Enternasyonal’i kurmasında ne kadar haklı olduğunu gösteriyordu: "Böylelikle Hitlercilerin, Sovyetler Birliği'nin bütün dünyayı Bolşevikleştirmek istediği yönündeki iftirasına bir son verilmiştir." İşte Dördüncü Enternasyonal, bütün dünyayı Bolşevikleştirme hedefinden vazgeçen, hain bir önderliğin yerine kurulan, yeni bir dünya partisiydi…

Enternasyonal’i kapatmak demek, komünizm hedefinden vazgeçmek demekti. Keza Bolşevikler, iç savaş yıllarında dahi Enternasyonal’i kapatmamış, bir yandan Çarcı ve emperyalist ordularla mücadele verip, ülkedeki ekonomik sorunlarla boğuşurken, diğer yandan da Almanya’daki devrim hareketlerine büyük önem veriyor, yapılan her konuşmada dünya devriminin önemine dikkat çekiliyordu. Stalin’in İkinci Paylaşım Savaşı’nı bahane edip Üçüncü Enternasyonal’i kapatması, Lenin’in İkinci Enternasyonal için söylediklerini akıllara getiriyordu: “İkinci Enternasyonal öldü, oportünizm tarafından alaşağı edildi. Kahrolsun oportünizm, yaşasın Üçüncü Enternasyonal! Yaşasın sadece ‘dönekler’den değil oportünizmden de temizlenmiş Üçüncü Enternasyonal!” Şimdi de aynı oportünizm tarafından alaşağı edilen Üçüncü Enternasyonal ölüyor ve yerini ‘dönekler’den ve oportünizmden temizlenmiş yepyeni bir Enternasyonal, Dördüncü Enternasyonal alıyordu…

Troçki de bu değişimin ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Keza İkinci Enternasyonal’den kopan Lenin önderliğindeki Bolşevikler, 1917 Ekim devrimini gerçekleştirmişlerdi. Şimdi de Üçüncü Enternasyonal’den bir kopuş gerçekleşiyor ve bu hemen şimdi bir devrimci atılım gerçekleştirmese de, ilerde gerçekleşmesi mutlak büyük devrimci atılımların öncüsü olacağı kesindi. Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in inşası hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklıyordu: “...Şu anda yapmakta olduğum işin -son derece yetersiz ve kesintili yönlerine rağmen- hayatımın en önemli işi olduğuna, 1917’den daha önemli, iç savaş döneminden daha önemli, vs. olduğuna inanıyorum... 1917’de orada olmasaydım, Ekim devrimi -Lenin’in varlığı ve iradesiyle yönlendirilmiş olarak- gerçekleşirdi... Mirasın devredilmesini sağlamak için en az beş yıl aralıksız çalışmam gerekiyor.”

Fakat ne Troçki’nin ne de Dördüncü Enternasyonal militanlarının işi hiç kolay değildi. Gerek ülkelerindeki burjuva devletlerin baskıları, gerekse Stalinist ajanların bitmek bilmeyen takipleri ve Dördüncü Enternasyonal militanlarını öldürmeleri, durumu daha da zorlaştırıyordu. Yine de Dördüncü Enternasyonal, zayıf bir durumda da olsa örgütlenmeyi başardı.

İşte bu şartlarda Dördüncü Enternasyonal, 1938 yılında kuruluyordu. Dördüncü Enternasyonal’in programatik belgesi olarak, Troçki Geçiş Programı’nı aynı yıl kaleme alıyordu. Geçiş Programı halen Dördüncü Enternasyonal’in temel programatik metni olma özelliğini korur.

Dördüncü Enternasyonal’in önemi ve bıraktığı miras…

Dördüncü Enternasyonal yukarıda da belirttiğimiz gibi, çok güçsüz bir Enternasyonal olarak örgütlenmiştir. Troçki’nin Enternasyonal’in kuruluşundan iki yıl sonra Meksika’da Stalin’in bir ajanı tarafından öldürülmesi de, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunda bir kriz yaşamasına sebep vermiştir. İlerleyen yıllarda Enternasyonal içinde yaşanan bölünmeler, birçok farklı seksiyonun ortaya çıkmasını sağlamış ve zaten zayıf olan Dördüncü Enternasyonal, daha da zayıflamıştır. Yine de, bugün tüm dünyada mücadele veren, enternasyonalizmi göstermelik değil ilkesel olarak kabul etmiş tek Enternasyonal, Dördüncü Enternasyonal’dir.

Geçtiğimiz yüzyılda dünya komünist hareketinin içinde gerçekleşen birçok ihanete, birçok karşıdevrimci tahrifata rağmen Dördüncü Enternasyonal’in savundukları değerler, komünistlere bıraktıkları düşünsel ve mücadele mirası, çok değerlidir.

Dördüncü Enternasyonal, bizzat Komintern tarafından yapılan; sınıf işbirliğinin savunulması, proleter devrim idealinin ve devrimci mücadele yöntemlerinden vazgeçilmesi, tek ülkede sosyalizm gibi anti-Marksist teoriler uydurulması, burjuva yasallığının fetişleştirilmesi, küçük burjuvaziyi korkutmamak için sınıfsal bakış açısından ve dolayısıyla sınıf mücadelesinden cayılması, vs. gibi birçok karşıdevrimci politikalara karşı, Marksizmin ve onun 20. yüzyıldaki ve günümüzdeki sürdürücüsü olan Bolşevizmin değerlerini savunmuş, Marx’ın Komünist Manifesto’sundan itibaren günümüze kadarki sınıf mücadeleleri içinde yaratılmış ideolojik birikimlerini içinde barındıran harikulade mirası korumuş ve komünistlere bırakmıştır.

Eğer Dördüncü Enternasyonal kurulmamış olsaydı, Stalinizmin Marksizm üzerindeki ideolojik tahrifatları daha da inanılmaz boyutlara ulaşabilir ve devrimci Marksist gelenek tamamen yok olabilirdi.

Bugün de üzerinde Marx’ın, Engels’in, Lenin’in, Troçki’nin, Rosa Luxemburg’un, Karl Liebknecht’in ve daha birçok büyük devrimci önderin ve tüm dünyada verilmiş sınıf mücadelelerinin yarattığı ideolojik birikimin yer aldığı bu bayrak, Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in ellerinde dalgalanmaktadır. Evet şu an için çok zayıfız, kat etmemiz gereken çok yol var; ama Troçki’nin son sözünde de dediği gibi, “Dördüncü Enternasyonal’in zaferinden eminim, ileri!..”

Onur Özgen (RED Dergisi, Ağustos 2010, 47. sayı)

27 Haziran 2010 Pazar

Emperyalizmin 'Allah'ı yoktur! Ama Fethullah'ı vardır!..

“İktidar her yerdedir, direniş de!..”
Michel Foucault


Geçtiğimiz ay Gazze’ye gönderilen yardım gemilerine İsrail ordusunun yaptığı saldırı sonrası gündem baya sıcaktı biliyorsunuz. Aynı gündem, Pensilvanya’dan gelen bir açıklamayla daha da alevlendi. Evet, açıklama Fethullah Gülen’den geliyordu. Türkiye’deki tüm İslamcılar, saldırının gerçekleştiği günün hemen akabinde İsrail’e tepki göstermek için sokaklara, meydanlara çıkmışken; kilometrelerce uzaktan ‘hocaefendi’ diye andıkları, büyük değer verdikleri bir şahıstan gelen açıklamada, bırakın İsrail’e bir tepki, İsrail’i haklı çıkarma girişiminin olması, tabiri caizse cemaatin Türkiye’deki konservelerinde adeta bir soğuk duş etkisi yarattı.

ABD’nin önde gelen gazetelerinden biri olan Wall Street Journal’la bir söyleşi yapıyordu saldırının hemen ertesinde Gülen ve söyleşide genel olarak, İsrail’in izni olmadan Gazze’ye yardım götürülmesini eleştiriyordu. İsrail ordusunun saldırısı hakkındaki görüşünün sorulması üzerine verdiği cevap da sadece, “hoş değildi” oluyordu. “Suç kimde?” şeklinde yöneltilen bir soruya da, “Ben bilmem, BM bulsun” diye cevaplıyordu.

“Otoriteye başkaldırmayın!”
Gülen’in altının çizilmesi gereken sözleriyse, Gazze’ye yardım götürenlerin, bu eylemlerinden önce İsrail’le bir tür uzlaşma yolunu seçmemelerini, ‘faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye başkaldırmak’ olarak tanımlamasıydı.

Yani diyor ki Mr. Gülen, “Otorite Allah gibi bi şeydir, onu eleştirmeyin, sorgulamayın, ona karşı ayaklanmayın. Karşı gelecekseniz de, önce büyüklerinizden izin alın. Bakın ben hep öyle yaptım, ne yaptıysam önce sahiplerimden izin aldım, şimdi kuruldum Amerika’lara, keyfim gıcır. Siz de öyle yapın, biraz aklınızı çalıştırın olum!”

İslamcılar ne diyor?
Gülen’in bu ‘kral çıplak’ mahiyetindeki açıklamalarının ardından İslamcıların içinde, Gülen’e eleştiriler getiren bir cephenin de olduğunu söylemekle beraber, büyük çoğunluğunun Gülen’in bu açıklamalarını hasıraltı etmeye çalışırkenki gülünç, içler acısı hallerini gözlemledik.

Örneğin haberi veren Zaman gazetesi, hocaefendilerinin bu söyleşisinin aslında Gazze’yle ilgili olmadığı notunu anında düşerek, olası gelecek tepkileri önceden dizginlemeye çalışıyordu. Sanırım hocaefendi, Fenerbahçe’nin son maçta kaçırdığı şampiyonlukla ilgili açıklamalarda bulunuyordu, biz yanlış anlamışız.

Bazı İslamcı gruplardan da, “Hocaefendi otorite derken İsrail’i değil, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini kastetmişti” gibi gülünç laflar işittik. Tabii bu arada Dominik Cumhuriyeti hükümetini de kastetmiş olabilir, bilemiyoruz.

Diğer yandan İsrail’in saldırdığı Mavi Marmara gemisinde olan, İstanbul’a dönüşte de malum gruplar tarafından bir kahraman gibi karşılanan İHH temsilcisi ve Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Hakan Albayrak’ın da ‘Hocaefendi‘nin açıklaması’ başlıklı yazısında yazdıkları hayli enteresandı.

Albayrak şöyle diyor: “Malum çevrelerin Müslümanlar arasında fitne çıkarmak için kullandığı bu açıklamayı unutalım gitsin. Herkes bağrına taş bassın ve konu kapansın. Birbirimizi daha fazla kırmadan, yarayı derinleştirmeden... İnşallah daha çok yol yürüyeceğiz beraber. Birbirimize bakacak yüzümüz olsun.”

Nasıl ama? Hocalarından hem, “Niye İsrail’den izin almadınız bakayım?!” diye azar yiyorlar, buna karşılık, “Sen ne diyorsun hocam?!” diyeceklerine, olayı malum çevrelerin (bitmedi, bitmez bu malum çevreler) Müslümanları bölmek amaçlı çıkardığı bir olay diye bağlayıp, “bağrımıza taş basalım, kalpler kırılmasın” diyerek de konuyu noktalıyorlar.

Fethullah Gülen açık açık, “Ey ahali! Ben bir Amerikan uşağıyım!” derken, ülkedeki İslamcılar da, “Zaten biliyoruz öyle olduğunu, neyse problem yok” diyerek meseleyi kapatıyorlar adeta.

Peki neden kapatıyorlar böyle alelacele? Çünkü gerçekte kapatmak bir yana dursun, köklerine kadar inilmesi zorunlu bir konuyla karşı karşıyayız da onun için.

Aynı Albayrak, bir başka yazısında da şunları yazıyor: “Özgüven sahibi başı dik bir Türkiye'ye –böyle bir Türkiye tasavvuruna bile- tahammül edemiyorlar. İstiyorlar ki Türkiye eski güzel günler(!)deki gibi ezik olsun, sünepe olsun. Vatandaşları açık denizde korsanların saldırısına uğrayıp hunharca katledilirken bile alttan alan, "Sorun değil, olur böyle şeyler" diyen zavallı bir Türkiye istiyorlar. Kendileri gibi Türkiye! Öyle bir Türkiye yok artık ve bir daha asla olmayacak inşaallah.”

İyi de sayın Albayrak, vatandaşlarımız açık denizde korsanların saldırısına uğrayıp hunharca katledilirken alttan alan ve aynen söylediğin gibi, “Sorun değil, olur böyle şeyler” diyen hocaefendinizin zavallılığından niye bahsetmiyorsunuz? Önce bir aynaya bakın, kaç tane yüzünüz var sayın, ondan sonra başkalarını eleştirin. Kendi hayalinizde yarattığınız ‘özgüven sahibi başı dik Türkiye’ gibi, hocaefendinizin karşısındaki tavrınızın da ne kadar ‘özgüvenli ve başı dik’ olduğunu gördük. Daha fazla söze hacet yoktur.

Emperyalizm ile İslami hareket arasındaki ilişki
Bizse Albayrak’ın ve içinde bulunduğu siyasi güruhun yapmaya çalıştığı gibi, konunun kapanması değil, daha da derinine açılması taraftarıyız. Bu yüzden Fethullah Gülen’in ve genel olarak Türkiye’deki İslamcıların geçmişlerine bakıp, bugünlerini tahlil etmenin daha doğru olacağını düşünüyoruz.

Öncelikle Fethullah Gülen’in bu açıklamalarının İslamcı cephede yarattığı yankıları ele alırken, bizim tepkimiz ne oldu dersek, elbette hiç şaşırmadık. Gülen’in bugüne kadar ne ABD ne de İsrail aleyhine dişe dokunur bir eleştirisi zaten olmamıştır, olması da mümkün değildir.

Bununla birlikte, Türkiye’deki hiçbir İslamcı akımdan da emperyalist saldırganlığa karşı ciddi bir direniş beklenemez. (Siz bakmayın Dilipak’ın sanki cihad başlatacakmış gibi hallerine, CIA-MOSSAD darılmaz mı sonra? Kolay mı öyle?) Çünkü şurası çok nettir ki, bu memlekette İslamcıların kaderleri bizzat Amerikan emperyalizmi tarafından belirlenmiştir. Başta Fethullah Gülen cemaati olmak üzere, birçok cemaat, uluslararası finans kapitalin emrindedir.

Gelmişiyle geçmişiyle Türkiye’deki İslami hareket…

Milli mücadele döneminden bu yana, cumhuriyetin kuruluşu, DP’nin iktidarda olduğu dönem, 60’lı yıllar, 70’li yıllar, 12 Eylül dönemi, sonrası ve günümüze kadar, Türkiye’de İslamcılar emperyalizmin müttefikliği rolünü üstlenmiştir.

Kurtuluş Savaşı’nın karşısında, İngiliz mandasını savunanlar onlardır. Tüm milli mücadele döneminde, çıkardıkları isyanlarla, sömürge karşıtı cepheyi bölmeye çalışmışlardır. İsyanlarının yetmediği yerde de, Kuvayı Milliyecileri dinsizlikle, Müslüman olmamakla suçlayıp, halkı sömürgecilere direnenlere karşı ayaklanmaya çağırmışlardır.

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikteyse yine emperyalizmin emrettiği şekilde ufak çapta da olsa şeriatçı ayaklanmalar çıkaranlar onlardır. (Çıkardıkları ayaklanmalar ufak çaptadır; çünkü tarikatların başı Mustafa Kemal tarafından en başında ezilmiştir. İslamcıların bu dönemdeki tarihleri, genelde güç toplamak üzerinedir.)

Bugün İnönü’yü Hitler’e benzetenler, İkinci Dünya Savaşı dönemindeyse Nazi taraftarlığı yapmaktan geri durmuyorlardı. Doğrudur, İttihatçı gelenekten gelenler, her iki dünya savaşında da Alman hayranlığında bulunsalar da, İslamcıların Nazi taraftarlılıklarıysa, Fethullah Gülen’in bugün o bahsettiği otoriteye saygı ananesinden geliyordu. O dönemin otoritesi de Naziler olduğundan, İslamcılarımız memlekette anti-faşist ne kadar grup varsa düşmanları oluyorlardı. (Nazizm karşıtı yayın yapan Tan gazetesini, “Komünistlere ölüm!” sloganlarıyla ateşe verip yakmaları, buna örnek gösterilebilir.)

İkinci Dünya Savaşı sonrası çok partili döneme giren ülkede iktidara oturup, memleketi yaptıkları ikili anlaşmalarla emperyalizmin kucağına iyiden iyiye oturtan ve 10 yıl boyunca iktidarda kalan DP de, tarikatların partisiydi. Diğer yandan o dönem, İslami grupların arasında büyük önemi olan Said-i Nursi’nin ne denli büyük bir anti komünist ve emperyalizm dostu olduğunu söylemeye gerek dahi yok, zaten geçmiş sayılarımızda değinmiştik bu konuya. Ama yine de kısaca değinirsek, Nursi’nin hareketinin amacı, soğuk savaşın başladığı bir dönemde, Türkiye’deki devrimci hareketlenmeleri durdurup, ülkedeki dengeleri emperyalizmin istediği vaziyette şekillendirmekti.

Örneğin Nursi, bir konuşmasında ABD hayranlığını bakın şöyle belli ediyor: “Kainatın en büyük devleti olan Birleşik Devletler, aynı zamanda dini hakikatlere de sahip çıkan bir devlettir.” Bugün Yanki’nin yaptığı katliamlarla Müslümanların kanıyla dolup taşan Ortadoğu’da, bu sözleri Nursi’yi mezarında ters döndürür mü acaba?

60’lı ve 70’li yıllar boyunca da CIA’nin tüm direktiflerini harfiyen yerine getirenler, yine onlardır. Özellikle 60’lı yılların ikinci yarısında TİP’in kurulması ve ilk defa mecliste işçi sınıfını temsil ettiğini belirten bir partinin üyelerinin milletvekili olmasıyla ve dünyada da eşgüdümlü olarak büyüyen 68 gençlik dalgasıyla, İslamcıları emperyalizmin nezdinde yeni ve daha derin görevler bekliyordu. Bu dönemde kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde devrimci, anti emperyalist gençliğe karşı, ülkücü-faşist gruplarla beraber örgütleniyorlardı İslamcılar ve hepsi de CIA’nin tezgahından geçmişlerdi. (Gülen bu yıllarda Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucularındandı.)

Yine tarihe ‘Kanlı Pazar’ olarak geçen katliam da ülkücü faşistlerle İslamcıların omuz omuza gerçekleştirdikleri bir katliam olmuştur. İstanbul’a topuyla tüfeğiyle, adeta bir işgal kuvveti gibi demir atan Amerikan 6. Filo’sunu protesto etmek için meydanlara dökülen devrimci gençler, Amerikan askerlerini denize dökerlerken, onlar 6. Filo’yu kendilerine kıble edinip, namaz kılıyorlardı. Namazları bitince de, camilerden çıkan faşist ve şeriatçı güruh, polisin de göz yummasıyla devrimci gençlere silahla, bıçakla, sopayla saldırıyor ve iki devrimciyi katledip, yüzlerce genci de yaralıyordu.

Aynı yıllarda İsrail’e karşı mücadele veren Filistin Halk Kurtuluş Örgütü’ne katılıp, Siyonizme karşı savaşırken devrimci gençler; onlar memlekette hala çıktıkları devrimci avına devam ediyorlardı. Bugünse Siyonistlere karşı cihad çağrısında bulunuyorlar, bu kadar da yüzsüzler işte…

12 Eylül’e giden süreçte hizmetleri yadsınamayacak olanlar ve 12 Eylül darbesini açıkça destekleyenler, yine onlardır. 12 Eylül’den sonra cuntanın önlerini açtıkları gruplar, yine onlardır. 12 Eylül cuntasından sonra iktidara gelen hemen hemen tüm hükümetler yine onlarındır, ya tarikatlardan çıkmadırlar ya da tarikatların desteklediği isimlerdir. Ve günümüzde milyonlarca Müslüman, emperyalist katiller tarafından doğranırken, hala Washington’un sözcülüğünü yapanlar, Fethullah Gülen’in son açıklamasında da görüldüğü gibi, yine onlardır.

Kimdir bu Fethullah Gülen?
Peki Fethullah Gülen’e gelirsek… İşte Gülen, saydığımız tüm bu örgütlenmelerin, son 40 yıldır merkezinde yer alan adamlardan yalnızca biridir ve bugün de dalında neredeyse tektir.

Kendisi, artık herkesin bildiği gibi ABD’nin soğuk savaş boyunca tüm dünyada uyguladığı anti-komünist propaganda politikasının Türkiye’deki önemli saç ayaklarından bir tanesidir.

İşe asker olarak geldiği, daha doğrusu görevlendirildiği, Erzurum’da komünizm karşıtı faaliyetler yürüterek başlar. O güne kadar sadece İzmir’de kurulmuş olan Komünizmle Mücadele Derneği’nin ikincisi, Gülen’in gayretleriyle Erzurum’da açılır.

Daha sonra gerek Erzurum’da gerekse çevredeki diğer illerde ve bölgelerde komünizm karşıtı propaganda çalışmalarına devam eder Gülen. Sık sık camilerde verdiği vaazlarla cemaati provake eder, kışkırtır, galeyana getirir.

Gülen’in yaptığı propagandalarda farklı olansa, söylemlerinin içeriğinde Türk-İslam çizgisinin de yoğun olarak hissedilmesidir. Bu noktada Said-i Nursi’nin Kürt kimliğini hesaba katarsak, Nursi’nin geleneğinden gelmediğini söyleyebiliriz. Çünkü Gülen bu Türk-İslamcı propagandalarıyla beraber, Kürtleri asimile eden devlet politikasının da çok önemli bir parçası halini alıyordu.

Örneğin Gülen, Malatya’da ve Diyarbakır’da konferanslar düzenler. Bu konferanslardaki başlıca hedefi, Kürt gençlerini anti komünist fikirler etrafında ve Türk-İslamcı propagandalarla birlikte bir nevi Türkleştirmektir. Bugün bile Gülen’in okullarındaki Kürt nüfusunun yoğunluğu dikkat çeker ve bunun nedeni de Gülen’in o dönemlerde gerçekleştirdiği bu faaliyetler olarak görülebilir.

Gülen’in geçmişinde önemli bir yerin de askerliğin aldığını görüyoruz. Zira 24 aylık askerliğini, hastalık gibi çeşitli mazeretlerle neredeyse 1 yılını birçok farklı şehirde camilerde verdiği vaazlarla ve buna mukabil komünizm karşıtı propaganda yapmakla geçiriyor. Bu torpilin nereden geldiği de malum, adamın hayatı torpil keza…

Bütün geçmişi derin devletin gücüyle, gizli-saklı ilişkilerden sağladığı ayrıcalıklarla dolu olan Gülen’in bir başka önemli özelliğiyse, kontrgerilla kamplarını kuran adam olması. 60’lı yılların ikinci yarısı ve 70’li yıllar boyunca, CIA’nin verdiği direktiflerle ve devletin de verdiği açık destekle örgütlenen kontrgerilla kuvvetlerinin, komünizm karşıtı faaliyetlerin devamlı bir hal almasını sağlamak için adına komando kampları ve İslamcı kamplar denilen birçok yeni örgütlenme alanları tesis ettikleri malumunuz. İşte Fethullah Gülen, burada da çok önemli roller almış ve özellikle kampların oluşturulmasında öncülük görevini üstlenmiştir.

CIA’nin ve devletin desteğiyle, anti komünist faaliyetler için Türkiye’nin birçok yerinde örgütlenmeye devam eder Gülen. Ara ara tutuklanır; ama o hayatı boyunca torpillerini gördüğü ‘üst düzey dostları’ sayesinde kısa sürede çıkar.

Diğer yandan Gülen’i hayatı boyunca destekleyen ve kollayanlar da askerler olmuştur. Buna mukabil Gülen de, gerek 12 Mart’ı gerekse 12 Eylül’ü net bir şekilde desteklemiştir.

İzmir’de 12 Eylül’e yakın bir tarihte bir camide verdiği vaazda şöyle seslenir cemaate örneğin: “Marx’ın bayrağı altında mitingler yapıyorlar ve bunlara müdahale eden çıkmıyor! Aslında bunlar askeri de karşılarına almışlardır. Peki ne oldu bu askere?”

Yine 12 Eylül darbesi gerçekleştikten sonra vermiş olduğu bir başka camii vaazında da şöyle der: “Ümidimizin tükendiği yerde, hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihalerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”

Atış serbest!..

İşte Fethullah Gülen’in hayatından bazı önemli kesitler ve işte bugünkü Fethullah Gülen… Şaşırıyor muyuz? Elbette hayır. Hayatı boyunca emperyalizmin uşaklığını yapmış, derin devletle ilişkiler kurmuş, kontrgerilla faaliyetlerini örgütlemiş ve darbelere de açıkça destek vermiş birinin, bugün uşaklık ettikleri tarafından aldığı ödül, yaptıklarıyla kıyaslarsak azdır bile ve böyle birinin, ne emperyalizme-Siyonizme bir taş atmasını ne de otoriteye karşı direnilmesini salık vermesini elbette beklemiyoruz.

Ancak, Pensilvanya’dan gönderilen mesajları ısrarla görmezden gelen, hasıraltı etmeye çalışanlara inat da, bu adamların gerçek kimliklerini insanların gözüne gözüne sokmak zorundayız.

İşte hayatı boyunca güce, otoriteye tapmış, darbeleri desteklemiş bir adam var karşınızda. İki tane paşayla, Perinçek’i yan yana getirince kontrgerillayı temizlediğini sananlara ve her gün köşelerinde statükoyu ‘güya’ eleştirenlere, işte gerçek bir kontrgerilla örgütlüyücüsü ve darbe, statüko sevdalısı Fethullah Gülen’i sunuyoruz. Buyurun, atış serbest, şayet yiyorsa!..

Onur Özgen (RED Dergisi, Temmuz 2010, 46. Sayı)