24 Ocak 2010 Pazar

Sınıfsız sol, devrimsiz sosyalizm

"Öğrenci üniforması taşıyan genç, küstah bir ses tonuyla konuşuyordu:

- Kardeşlerinize karşı silahlanarak katil ve hainlerin birer aleti olduğunuzu anlıyorsunuzdur sanırım, diyordu.

- Kardeş, iş böyle değil, diye ciddi ciddi yanıtladı asker. Siz anlamıyorsunuz. İki sınıf var. Biri proletarya, öbürü burjuvazi. Bizler...

- Bu palavrayı biliyorum, diye kesti öğrenci. Siz cahil köylüler için böyle hazırlop sözlerin her yerde anırılması yeterlidir. Hiçbir şey anlamadan papağan gibi hemen tekrarlamaya koyulursunuz.

Kalabalık kahkahadan duramıyordu.

- Bak, ben Marksist bir öğrenciyim. Size sosyalizm için değil, anarşi için, Almanya hesabına dövüştüğünüzü söylüyorum.

- Biliyorum, dedi asker alnından ter damlarken. Siz okumuş bir insansınız. Görülüyor bu. Ben ise cahilim. Ama yine de bana öyle geliyor ki...

- Lenin'in gerçek bir proletarya dostu olduğuna mı inanıyorsun, diye kestirip attı öğrenci.

- Evet, inanıyorum, dedi asker sıkıntılar içinde.

- Ama dostum, Lenin'in kurşun kaplı bir vagon içinde tüm Almanya'yı geçtiğini ve Almanlardan para aldığını da biliyor musun?

- Bunlardan pek haberim yok, diye yanıtladı asker inatçı bir tonla. Ama söylediği şeyler, ben ve benim gibi olanların işitmek istedikleri şeyler. Görüyorsunuz ya, yine de iki sınıf var, burjuvazi ve proletarya..

- Sen delisin be arkadaşım. Ben devrimci eylemim için Schlüsselbourg'ta tam iki yılımı verdim. Oysa ki, o zaman sizler devrimcileri kurşunlayıp "Tanrı Çarı korusun" diye şarkılar söylüyordunuz. Benim adım Vassili Georgieviç Panin. Hiç benden söz edildiğini işitmedin mi?

- Kusura bakma, ama işitmedim, dedi asker sıkıla sıkıla. Kuşkusuz ki büyük bir kahramansınız...

- Elbette, dedi öğrenci inançla. Şimdi de Rusya'mızı ve özgür devrimimizi batırmak üzere olan Bolşeviklere karşı dövüşüyorum. Nasıl açıklarsın bunu?

Asker başını kaşıdı ve aklı iyice karıştığından yüzünü ekşitti:

- Nasıl açıklanır bilemem orasını. Ama her şey bana olduğu gibi gözüküyor. Cahil olmasına cahilim. Yine de yalnız iki sınıf var galiba ortada. Proletarya ve burjuvazi.

- Yine bıraktığım yerde otluyorsun be arkadaş, diye haykırdı öğrenci.

- İki sınıf diyordu boyuna asker inatla. Birine karşı olan öbürüyle beraberdir."

[John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün]


John Reed’in Ekim Devrimi yıllarında, genel olarak Rusya’daki gözlemlerini anlattığı ve Lenin’in de bütün dillere basılmasını isteyip, okunması için tüm dünya işçilerine tavsiye ettiği Dünyayı Sarsan On Gün romanının en can alıcı yerlerinden biridir yukarıda okuduğunuz asker ile öğrenci arasında geçen diyalog. Fakat şimdilik bu tarihi öneme sahip diyalog, zihinlerimizin bir yerinde saklı dursun, biz meselemize geçelim. Meselemiz malum, uzun süredir faaliyetlerini sürdüren, ‘Yeni Sol’ hareketi…

Hareketin içinde ÖDP’den kopan ‘özgürlükçü sol’ tayfanın yanında, sosyalist gelenekten gelen çoğu isimin yer aldığını görüyoruz. Fakat hareketin kamuoyuna duyurduğu ‘çerçeve metin’i okuduğumuzda veya söylemlerine ve politikalarına baktığımızdaysa, sosyalizme dair en ufak bir ipucu dahi göremiyoruz. En azından ben göremedim.

Şimdi, amaçlarının yeni bir sol parti kurmak olduğunu açıklayan bu yeni siyasi girişimin ne olduğunu anlamaya çalışırsak, geçtiğimiz haftalarda Yeni Sol hareketini destekleyen öğrencilerin düzenlemiş oldukları panelde konuşulanlara göz atmamızın gerekli olduğu kanaatindeyim. Panele hareketi temsilen konuşmacı olarak katılan Ahmet İnsel ve Ufuk Uras’ın sözleri hayli enteresan.

Sınıf temelli söylemler bırakılsın!
Örneğin Ahmet İnsel şöyle diyor: “Oluşturulacak yeni sol hareketin, yeniliğini koruması gerekiyor. Bunun için öncelikle sınıf temelli söylemlerin bırakılması gerekiyor.”

Sınıf temelli söylemleri bırakmamız gerektiğini söylüyor İnsel. Acaba niçin? Sermaye sınıfı iktidarı mı bıraktı acaba? Yoksa işçiler, iktidarı zorla ele geçirdi de, bizim mi haberimiz olmadı? Ya da emek-sermaye çelişkisinin kalktığı, yeni ve sınıfsız bir toplum modeli oluşturuldu da, biz mi bilmiyoruz? Eğer öyleyse, biz de bırakalım sınıf temelli söylemleri, tamam. Ama sınıf temelli söylemleri bırakacaksak, günlerdir Ankara’da direnişte olan Tekel işçilerini ne yapacağız örneğin? Kim bu Tekel işçileri? Kime karşı direniyorlar? Neyse, İnsel’i dinlemeye devam edelim:

"Mutlak kurtarıcı anlayışından ve sınıf indirgemeciliğinden kurtulmamız lazım. Sınıflara otomatik olarak siyasi bilinç atfedemeyiz. Bir insan ezilen olduğu için otomatik olarak solcu değildir. Yani siyasi bilinçlenme iktisadi konuma indirgenemez. Marksizmin en pozitivist gelenekten gelen yanlışını tekrarlamayalım."

‘Yeni Sol’ deyince, insan hakikaten yeni bir şeyler bekliyor. Ama İnsel’in bu sözlerinde yeni olan herhangi bir şey göremiyoruz. Şahsen benim, Ahmet İnsel’in yukarıdaki sözlerinde tek görebildiğim, liberallerin neredeyse yüzyıldır bıkmadan usanmadan tekrar ettiği söylemlerinden ve çarpıtmalarından başka hiçbir şey değil.

Çünkü Marksizm, işçi sınıfına otomatik olarak, dışarıdan siyasi bilinç atfeden, işçileri gerizekalı olarak gören bir ideoloji değildir. Hiçbir tutarlı Marksist de, "Tüm dünyadaki ezilenler solcudur" gibi bir saçmalığa inanmamaktadır. Ha kendisine Marksist deyip, bu yanlışları uygulayan, Marksizmi deforme edenler vardır. Ama bunun günahını da kimse Marksizme yükleyemez. Ahmet İnsel gibi liberallerimiz artık anlamalılar ki, Marksizme saldırılarının bir sonuç verebilmesi için daha değişik argümanlar bulmaları gerekiyor.

Yaşasın reformizm!
Peki Ahmet İnsel tüm bunları söylerken, yanına oturttuğu sosyalist milletvekilimiz Ufuk Uras neler diyor acaba? “Hayatı kim üretiyorsa, politika da onlar tarafından üretilmelidir" diyor Ufuk Uras paneldeki konuşmasında. Güzel! Bence de böyle olmalı. Peki ama bu nasıl olacak? Sınıfsal temelli söylemlerden vazgeçerek mi, yoksa inatla sınıf mücadelesinin gereğini savunarak mı? Hayatı üretenlerin, yani işçilerin-emekçilerin, politikayı da üretmeleri gerektiğinden bahseden Uras, neden acaba az önce yanında İnsel’in, “Sınıfsal temelli söylemlerden vazgeçin” çağrısına hiç değinmiyor, onu eleştirmiyor? Cevabı Ufuk Uras’tan dinleyelim:

“Devrimciler ve reformcuların birlikte mücadele edebileceğine inanıyorum. Hatta reformların bazen en büyük devrimler olduğuna inanıyorum."

İşte bu yüzden, reformcularla birlikte mücadele edilebileceğini savunan Ufuk Uras’ın; Ahmet İnsel’in, “Sınıfsal temelli söylemleri bırakalım” sözüne itiraz getirmesini beklemek abes olur. Fakat reformcuların kimler olduğunu anladım da, Uras’ın bahsettiği devrimciler kimler acaba? Obama’yı mecliste ayakta alkışladıktan sonra, hala kendisine devrimci diyebiliyor mu yoksa?

Hem eşitlik hem sınıfsalsızlık!
Her neyse, ben hala neden sınıfsal temelli söylemleri bırakmamız gerektiğini anlayamadım. Genellikle bunu söyleyenlerin, “Sınıfların yapısı artık 19. yüzyıla göre veya 20. yüzyılın başlarındakine göre farklılaştı” şeklinde bilindik bir tezleri vardır. Peki ama nasıl farklılaştı acaba sınıfların yapısı? Patronlar yok mu artık ve onlar için çalışan işçiler yok mu? Sömüren ile sömürülen arasındaki ilişki mi değişti? Ya da artı değer diye bir kavram vardı hani, ne oldu ona, yok mu oldu? Daha önce de sorduğum gibi, Tekel işçilerini ne yapacağız mesela? Hangi sınıfa yerleştireceğiz? O halde Tekel işçileri de geçen yüzyılda kaldı. Sınıflar eskisi gibi değildi ya hani artık.

İşin komik yanı, Yeni Sol hareketinin kamuoyuna duyurduğu ‘çerçeve metin’ isimli dökümanda, eşitsizliğe değinilirken, bunların iki tanesinde ‘sınıfsal eşitsizlik’ vurgusu yapılıyor. Yani yayınladıkları dökümanda, eşitsizliğin nedeninin sınıfsal olduğunu iki defa beyan ediyorlar. E eşitsizliğin nedenini sınıfsal olarak kabul ediyorsanız, çözümünün de sınıfsal olması gerekmiyor mu? Peki neden sınıfsal temelli söylemlerden vazgeçmemizi söylüyorsunuz bir yandan?

Bunun bana göre tek bir açıklaması var. Eşitsizliğin nedenini sınıfsal olarak açıklamazlarsa, göstermelik de olsa eşitliği savunamayacaklarını ve bu durumda sol siyaset alanında yerlerinin olamayacağını biliyorlar. Bu yüzden, ‘sınıfsal eşitsizlik’ kavramından söz etmek zorundalar. Ama ‘sınıfsal eşitsizliğin’ çözümünde de ‘sınıfsal temelli bir politika’ üretmek gerekirken; onlar, kendilerini inkar etme pahasına sınıfsal temelli söylemlerden vazgeçmek gerektiğini söylüyorlar. Çünkü hem eşitliği savunup hem de eşitsizliğin nedeni olan liberal piyasa ekonomisini açık açık savunamayacaklarını biliyorlar.

Sınıfsalsızlığın mekanı
Sınıf temelli söylemleri bırakalım diyorlar; çünkü işçileri, emekçileri savunup, Soros’un finanse ettiği gazetelerde yazamayacaklarını, Avrupa Birliği’nin finanse ettiği paneller, konferanslar, yürüyüşler, kampanyalar düzenleyemeyeceklerini biliyorlar.

Bundan dolayı, Obama’yı allayıp pullayıp, yıllardır dünyayı kana bulayan ABD emperyalizmini, bize ‘yeni dünyanın’ barışçıl temsilcisi olarak yutturmaya çalışıyorlar. Aylardır Afganistan’da katliam yapan ordu, Amerikan ordusu değilmiş gibi!

Bu yüzden aylardır, bağımsızlık fikrine, anti-emperyalizme küfrediyorlar. Bu yüzden Deniz Gezmiş’i darbeci, Ergenekoncu ilan eden Rasim Ozan gibi zibidileri gazetelerine yazar olarak alıyorlar; bu yüzden Hüseyin Ergün, Mahir Çayan’ı MİT ajanı ilan eder etmez, SHP ‘yeni sol’cuların faaliyetlerine dahil oluyor.

Geçen ay Bilgi Üniversitesi’nde medya özgürlüğünün tartışıldığı konferansa konuşmacı olarak katılan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) temsilcisi Miklos Haraszti’nin, Türkiye’nin ve Türkiye’deki medyanın hızla liberalleşmesi gerektiğinden bahsederken, Taraf gazetesini ve Türkiye’deki sivil toplumcu anlayışı yere göğe sığdıramaması da tesadüf değil bu yüzden.

Yine bu yüzden Tekel işçileri Ankara’yı egemenlere dar ederken, yeni solcularımızın gündeminde ‘5000 sayfalık darbe planları’nın yer alması da şaşırtıcı değil. Bütün gizli arşivlerine girilmiş, kendisini savunmaya dahi hali kalmamış ordunun darbe yapacağını falan savunuyorlar hala ve darbeye karşı olanların değişmez buluşma noktası İstiklal Caddesi’nde “Darbelere dur de!” diyerek düdük öttürüyorlar, pahalı pankartlarının arkasında! (Tekel işçilerini de darbeciler örgütlediler anlaşılan!) Çünkü darbeye karşı olurken, kapitalizme karşı en ufak bir gönderme dahi yapmıyorlar. Çünkü militarizme ancak sınıf mücadelesi vererek karşı olunabileceğini ısrarla yadsıyorlar. Diğer yandan, geçmişte ülkeyi darbeye kadar götüren birçok katliamın faillerinin, şakşakçılığını yaptıkları iktidar partisinde yer almalarına değinmiyorlar bile. Askere durmadan vururken, polis devletine karşı gıkları dahi çıkmıyor. Ve hiçbiri nedensiz ya da safdillikten değil! Sınıfsal olmayan solcularımızın düştüğü yerlerdir bunlar. Sınıfsalsızlığın ve onursuzluğun mekanı!

Sadece iki sınıf! Proletarya ve burjuvazi!
Ama sağolsun Ahmet İnsel bize sınıfsal temelli söylemleri bırakma tavsiyesinde bulundu ki, daha önce kendi yayınladıkları metindeki ‘sınıfsal eşitsizlik’ tespitleri ile buna karşılık eşitsizliğin çözümündeki sınıfsalsızlık talepleri arasındaki yoğun tezatlığın görülmesini sağladı. Ve bu tezatlık, liberallerin sınıf içinde yüzyıllardır yaymaya çalıştıkları, artık bayağılaşmış ve kokuşmuş oportünist fikirlerinin tezatlığıdır. Lenin de öyle der:

“Liberallerin sosyal demokrasiye karşı mücadelesi, sosyal demokrat saflar arasında oportünizmin geliştirilmesi yönünde olmaktadır. Sosyal demokrasinin yükselmesi ve büyümesini durdurmaya gücü yetmeyen liberal burjuvazi, onun liberal yönde gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Liberaller haklı olarak bunu (oportünizm ve likidasyon), proletarya üzerindeki etkilerini elde tutmanın ve işçi sınıfını liberal burjuvaziye bağımlı halde tutabilmenin tek yolu olarak görüyorlar.”

Bakın, gördünüz mü? Aynı sizi anlatıyor Lenin. Demek ki sizin aynınızdan, yüz yıl önce Rusya’da da varmış. Ya da siz onların reenkarne olmuş halleri de olabilirsiniz tabi. O yüzden bırakın kendinizi insanlara ‘yeni solcular’ diye yutturmaya çalışmayı. Sizler ne yenisiniz, ne de solcu. Bizim fikirlerimize ‘eskimiş’ diyorsunuz ya, eski olan esas sizin fikirleriniz. Komünistlerin fikirleri, yüz yıl önce de yeniydi, hala da yeni; güncelliğini hiç kaybetmedi ve hayatın kendisi kadar gerçek onların fikirleri. Ama sizinkiler, yüz yıl önce de kokuşmuştu, hala kokuşmuş ve sizin kendiniz kadar sahtedir fikirleriniz.

Şimdi yazının en başına geri dönün ve askerle öğrenci arasındaki konuşmaları tekrar tekrar okuyun. Kafaları normalinden daha kalın olan liberaller, daha da tekrarlayarak okusunlar. Ne diyordu bizim asker? “İki sınıf diyordu boyuna asker inatla, iki sınıf! Proletarya ve burjuvazi! Birine karşı olan öbürüyle beraberdir!” İşte bizim de sürekli ezber bozacağız diyerek etrafımızda yırtınan Ahmet İnsel’e ve diğer tüm liberallere tek söyleyeceğimiz budur! Ezberimiz de sağlamdır hani, merak etmeyesiniz yani. Ne zaman isterseniz gelirsiniz, biz de aynı şeyi söyleriz. Hadi şimdi gidin de, biraz da borazanlığını yaptığınız patronlarınızın ezberlerini bozun! Sizin için en büyük yenilik bu olur.

Onur Özgen (RED Dergisi, Şubat 2010, 41. Sayı)