30 Mayıs 2010 Pazar

CHP'den bi cacık olmaz, işimize bakalım

Ünlü kaset skandalı haberlerinden sonra, ölünceye kadar CHP'yi bırakması zor görünen Baykal'ın genel başkanlık görevinden istifa etmesinin ardından, geçtiğimiz ay içinde gerçekleştiren genel kurulda tek aday olarak gösterilen Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin yeni lideri olmasıyla beraber, kamuoyunda CHP'de değişim rüzgarlarının başlayacağı yönünde genel bir kanı oluştu.

Özellikle Kılıçdaroğlu'nun kurultay konuşmasındaki sözleri, burjuva medyadaki 'sola dönük' yazılar yazan isimler aracılığıyla da kamuoyuna CHP'nin olumlu yönde bir değişimin eşiğinde olduğu yönünde ajite edildi. Örneğin Ece Temelkuran, Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin başına gelmesiyle beraber Türkiye'de gerçek bir sosyal demokrat partinin kurulabileceğini ve bunun çok önemli olduğunu söyleyip, "Oh be! Güzel oldu!" derken, Nuray Mert de, "Herkes değişiyor da CHP niye değişmesin?" diyerek, okuyucularına CHP konusunda kapıları baştan kapatmamak gerektiği şeklinde bir mesaj verdi.

Şimdi CHP'nin değişemeyeceğini ve değişse de bundan bize ne diye düşünen biri olarak, CHP'den medet uman solcularımızın nacizane önce umutlarını karartmayı ve bu karartmadan sonra bizim için filizlenip yeşertilmesi gereken tek umudun ne olduğuna dair fikirlerimi belirteceğim bu yazımda.

Değişim, devrim ve CHP
Bunun için öncelikle Kılıçdaroğlu'nun kurultay konuşmasında sarfettiği çok konuşulan sözlerine bir paragraf açmak gerektiği kanaatindeyim.
Konuşmasında iki anahtar kelime var Kılıçdaroğlu'nun: 'Değişim' ve 'devrim'. "CHP değişimci ve devrimci bir partidir" sözleri, kurultaydaki konuşmasının en vurucu ve en irdelenmesi gereken sözleriydi diye düşünüyorum Kılıçdaroğlu'nun.

Peki ama CHP gerçekten Kılıçdaroğlu'nun nitelediği gibi bir parti mi? Bir siyasi partinin değişimci, devrimci bir parti olup olmadığını anlayabilmek için bakmamız gereken 4 yer olduğunu düşünüyorum. Birincisi partinin tarihi...

CHP'nin kuruluşuna bakarsak, feodal yapılı ve ümmet bilincine dayalı bir imparatorluğun yıkıntılarından, 1923'teki Kemalist devrimle birlikte ulus bilincine dayalı modern bir burjuva devletin kurulması için adım atanların partisidir CHP ve o konjonktür içinde dolayısıyla değişimci ve devrimci bir parti olarak değerlendirilebilir. (Diğer yandan CHP'nin, sadece cumhuriyetin ve T.C. devletinin kuruluş dönemi içinde kabul edilebileceği değişimci ve devrimci kimliğinin de, bizim açımızdan sahiplenilecek bir yanı yoktur.)

Fakat kurulan yeni T.C. devletinin siyasi, ekonomik ve askeri yapılarının yavaş yavaş oturmaya başlamasıyla beraber, CHP bu değişimci ve devrimci niteliğini kaybetmiştir. Devletin resmi ideolojisini de savunan bir parti olarak, günümüz liberallerinin dillerine pelesenk ettikleri 'statükocu' kavramının gerçekten tam karşılığı olan bir parti halini almıştır. (Tabii burada CHP'nin statükocu karakterini eleştirirken, aynı sistemin içinde sadece egemenler arası dengelerin değişmesinin amaçlandığı bir statükoyu da savunamayacağımızı belirtmek gerek.) Dolayısıyla CHP'nin tarihinin büyük bir çoğunluğunda değişimci, devrimci bir parti olmadığını söyleyebiliriz.

İkinci bakmamız gereken yer ise, değişimden-devrimden söz eden Kılıçdaroğlu'nun liderliğine yerleştiği partisinin programının da bu sözlerin hakkını verecek nitelikte olup olmadığıdır. "İnsanın insana kulluğunu yok edeceğiz!" diyerek devrimci bir parti olunamaz. Şayet öyle olsaydı, açılım süreci boyunca Ahmed Arif'ten Nazım Hikmet'e, Aziz Nesin'den Yılmaz Güney'e, ülkenin görmüş olduğu birçok devrimci şair, yazar ve aydından durmadan alıntılar yapan başbakan da devrimci bir lider olurdu, partisi de devrimci bir parti olurdu.

Misal CHP'nin programında mevcut düzenin değişimine, devrilmesine ve yerine bir öncekinden tamamen farklı yeni bir sistem inşa edilmesine yönelik tek bir ibare bulunmakta mıdır?

Programında sık sık, demokratik hakların genişletilmesinden, insan haklarından, özgürlüklerden, sosyal devletten, işsizliğe ve yolsuzluğa karşı mücadeleden, vs. bahsetmek bir partiyi devrimci yapar mı? O halde Türkiye'deki bütün partiler devrimcidir. Varolan tüm olumsuzlukları bir tespit anlamında programlarına dahil etmek ve bunları çözeceğine dair bol keseden vaatler vermek, zaten tüm düzen partilerinin ortak noktası; fakat bir partiyi düzenin dışına itecek ve devrimci ünvanını almasını sağlayacak başlıca şey, programında yer verdiği siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel hayattaki tüm olumsuzlukların nedenini mevcut sisteme bağlayıp, bu sisteme bir alternatif yaratması ve bu yarattığı alternatife dair politik bir hat belirleyebilmesidir. Oysa CHP'nin programında mevcut sisteme yönelik içi dolu tek bir eleştiri dahi bulunmazken, topluma yeni bir sistem alternatifi sunması ve dolayısıyla programına baktığımız zaman da değişimci ve devrimci bir parti olarak nitelenmesi mümkün değildir.

CHP'nin ne kadar değişimci ve devrimci bir parti olduğunu anlayabilmek için bakmamız gereken üçüncü şeyinse, güncel politik meselelere karşı CHP'nin tavrının ve konumlandığı yerin olduğunu düşünüyorum.

Mesela devrimci bir partiden insanlar ne beklerler? Birinci olarak mevcut düzene veya var olan tüm toplumsal koşulları karşısına almasını değil mi? Bunun için de kaderinizi düzenden muzdarip kitlelerin kaderleriyle birleştirmeniz gerekir. Kimdir bu kitleler? Sınıfsal piramidin en alt katmanında bulunan çoğunluk, yani işçiler, emekçiler, hayatını alnının teriyle kazananlar. Peki CHP'nin sınıfsal açıdan ezilen bu kitlelerin çıkarına somut politikaları neler? Evet Kılıçdaroğlu konuşurken işçiler, emekçiler, yoksullar için geliyoruz diyor; ama bir yandan da üreten Türkiye'yi yaratmak için sanayicileri desteklemekten bahsediyor. Ülkedeki tüm sanayicilerin, tüm sanayii odalarının çıkarlarının emperyalist tekellerle bir olduğunu bile bile, üreten Türkiye adına bir yandan sanayicileri desteklemenin, diğer yandan da işçiler, emekçiler için iktidara gelmekten bahsetmenin, neresinden bakarsanız bakın tutarlı tek bir yanı yok. Olmadığını da CHP'li Karşıyaka belediyesinin işten çıkardığı Kent A.Ş. işçilerinin de hala işsiz olmalarından görüyoruz zaten. İşçiyi sömürmekse mesele, hakkını gasp etmekse, ne Tekel işçilerinin Kent A.Ş. işçilerinden ne de AKP'nin CHP'den bir farkının olmadığını görüyoruz.

Peki Kılıçdaroğlu'lu CHP 2011'de iktidara gelirse örneğin, ABD'le ilişkiler nasıl olacak? Eğer devrimci bir partiyse iktidara gelen, ben üslerin derhal kapatılmasını beklerim örneğin. Bunu yapabilecek mi CHP iktidarı? En azından Latin Amerika'daki ulusal kalkınmacı hükümetler kadar emperyalizmle mesafeli olabilecek mi? Yoksa onurlu bir dış politika adı altında emperyalizme aynı şekilde biat edilmeye devam mı edilecek? TSK, NATO'dan çıkarılacak mı veya? Mehmetçik emperyalist çıkarlar uğruna işgal edilen ülkelere sürülmeye devam mı edecek? CHP'nin programına bakarsak, bu ilişkilerin hepsi aynı şartlar altında sürecektir.

Diğer yandan peki parti içindeki şöven çıkışlara karşı samimi bir tavır koyulacak mı? Kasım ayında Onur Öymen'in hükümeti sınır ötesi operasyon yapmamakla suçlayıp, Dersim katliamını örnek gösteren o utanç verici konuşmasının hesabının sorulamadığına göre, o da zor. Bizzat Kılıçdaroğlu'nun kendisi, Dersim'de "Öymen'in sözleri kabul edilemez, istifa etmeli" deyip, daha sonra Ankara'ya döndüğünde, "Aramızda sorun yok, istifa etmesine de gerek yok" demedi mi? E peki Dersim katliamı gibi on binlerce insanın katledildiği bir katliamı öven anlayışın mahkum edilemediği, insanın en temel hakkı olan yaşama hakkının bile devlet tarafından gerektiğinde elinden alınabileceğine dair, insanlık dışı, şöven tutumların var olduğu bir partiden, bu ülkede ne gibi bir değişim-devrim yaratmasını bekleyebiliriz ki? Gandi değil, Lenin gelse ne yazar?

Hadi diyelim bu söylediklerimizin hepsi, Baykal dönemine ait yanlışlıklardı. E o zaman Kılıçdaroğlu'nun öncelikle geçmişe dair bir özeleştiri vermesi gerekmez miydi? Oysa CHP'nin tüm tarihini sahiplendiğini söyleyen yine Kılıçdaroğlu.

Ayriyetten, Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığa seçilmesinden sonra oluşturulan Parti Meclisi'ndeki (PM) ve Merkez Yürütme Kurulu'ndaki (MYK) isimlere baktığımızda, Baykal'ın dönemindeki isimlerden ne farkları var? CHP'nin ne kadar değişimci-devrimci bir parti olduğuna dair bakmamız gereken dördüncü nokta da buydu, partinin başındaki isimler...

Devrimci CHP'nin MYK'sine seçilen isimlere bakalım teker teker isterseniz bir. Mesela Süheyl Batum...

Batum bildiğiniz gibi medyatik hukukçularımızdan. Daha düne kadar DP'nin genel başkanlığına gelmesi beklenirken, kendisini bir anda CHP'nin MYK'sine seçilmiş görüyoruz. Sağda bütünlüğü sağlamak için oluşturulan DP ile ANAP'ın birleşmesi planında, merkez sağın yeni lideri olarak düşünülürken Batum, Gandi Kemal'in devrimci CHP'sinin MYK'sine girmesin mi bir anda? Hüsamettin Cindoruk'un, "merkezdeyiz, bekliyoruz" davetine, "Partiyi hafif sola kırıp merkeze taşıyın, geleyim" diye cevaplayacak birinin MYK'sine seçildiği partiden sol adına ne hayır gelir, varın siz karar verin?..

Ya da Genelkurmay başkanı Başbuğ'un iletişim danışmanlığını yapan Nuran Yıldız'ı PM'ye seçerek mi değişiyor yoksa CHP? Başbuğ'un konuşmalarını hazırlayan, Genelkurmay'a 'demokrasinin deniz feneri' diyecek kadar demokrasiden bihaber bir iletişim bilimcinin CHP'de ne gibi devrimler, değişimler gerçekleştireceğini hep beraber göreceğiz.

Diğer isimlere de bakalım. Turan Güneş'in ekonomi profesörü oğlu Hurşit Güneş mesela. Bir ekonomi profesörü olarak, iktidar partisinin temsil ettiği liberal ekonomiyi savunan bir profesörle mi değişimi sağlayacak CHP yoksa?

Savunacağınızı söylediğiniz işçilerin, emekçilerin, yoksulların haklarını, Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği Başkanı Umut Oran'la mı savunacaksınız? Sanayicilerin haklarını kim savunacak peki? Onlarınkini de işçiler savunsun bari. Hazır her şey çorba olmuşken.

CHP, sosyal demokrasi ve sosyalistler
CHP'yi tarihiyle, programıyla, güncel politik meselelere bakışıyla ve parti içindeki isimleriyle mini bir analize giriştikten sonra, son olarak da CHP'nin Türkiye'de temsil ettiği söylenen sosyal demokrasi anlayışının, kısaca bizim bildiğimiz sosyal demokrasi kavramıyla ne kadar uyuştuğuna ve sosyalistlerin sosyal demokrasiye bakış açılarının nasıl olması gerektiğine değinmek istiyorum. Öncelikle bu konuda bir alıntıyla başlamak istiyorum:

“Türkiye’de sosyal demokratından sosyalistine hiçbir siyasal partinin bir diğerini yiyip bitirerek büyüyebileceğine inanmıyorum. Tersine, bir sol siyasal iklim yaratılabilirse, bu iklim içinde sosyal demokratlar da sosyalistler de serpilip gelişebilecek, daha tutarlı bir hat izleyerek sorun çözebilenler ise zamanla öne çıkacaktır."

Yukarıdaki alıntı BirGün yazarı L. Doğan Kılıç'ın 'Gandi Kemal Rüzgarı' başlıklı yazısından. Öncelikle Kılıç'ın bu sözlerinin tarihsel bir çözümlemesini yaparsak, hakkının olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü sosyalistlerin de, CHP'nin de cumhuriyet tarihindeki en parlak günlerinin, toplumsal muhalefetin kitlelerin arasına en geniş biçimde yayılabildiği dönem olan 70'li yılların içinde yaşandığını görüyoruz.

Ama 70'li yıllardan bu yana -sosyal demokratından-sosyalistine- sol, her geçen yıl daha da dibe vurdu. (90'ların başlarındaki dalgalanmaları saymazsak.) Ve 70'li yıllarda hem CHP'li sosyal demokratlar açısından sosyalist sola yakın durmanın hem de sosyalistler açısından sosyal demokrat tabanla ilişkide olmanın geçerli bir sebebi vardı. Birincisi sosyalistlerin güncel siyasete hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü biçimde müdahale edebildiği bir dönemde, sosyal demokrasinin bu devrimci dalgadan uzak durması düşünülemezdi. CHP'nin 'ortanın solu' teranesi de bu yüzden çıkmıştı zaten. Sosyalistler açısından da sosyal demokrat tabandan tamamen kopmak düşünülemezdi; çünkü CHP'nin sol tabanını kazanacak kadar güçlüydü o dönem sosyalistler.

Fakat şimdi tamamen geri çekilmiş ve kendi sekter yapıları içinde hapsolmuş sosyalistlerin, CHP ve sosyal demokratlarla tek ilişkisi, onların güdümüne girmek olacağı için, Kılıç'ın sosyalistler ile sosyal demokratların arasında yeniden bir bağ kurmak gerektiği yönündeki çabalarının mevcut şartlar açısından bir geçerliliği kalmıyor.

Diğer yandan Türkiye'de sosyal demokrasi, hiçbir zaman Marksist kökenli, işçi sınıfının içinden kopmuş bir sosyal demokrasi olmadığı için de, Kılıç'ın sosyal demokrasiye dair bu çözümlemelerinin de, Türkiye'de pek bir geçerliliği bulunmuyor. Tarihsel olarak 1914'te İkinci Enternasyonal'in Birinci Paylaşım Savaşı'na verdiği destek ihanetiyle sosyalistlerden kopmuş bir sosyal demokrasi, her ne kadar ihanetçi bir akım olsa da her zaman batıda kazanılmış işçi haklarının, sendikal kazanımların asgari düzeyde sürdürülmesi için takipçilik rolünü üstlenmiştir. Türkiye'deyse Marksizmden kopmuş bir sosyal demokrasi akımı olmadığı gibi, sosyal demokrasi diye nitelenen Kemalist akımın 1930'lu yıllarda Türkiye'de sendikaları kapattığını, grevleri zorla bastırdığını biliyoruz. Hal böyleyken Türkiye'de sosyal demokrasi diye nitelenen akımın anti-komünist, işçi düşmanı bir damarının da olduğunu hesaba katarsak, Kılıç'ın hayalini kurduğu sosyalistler ile sosyal demokratların el ele verdikleri bir geri dönüşün koşullarının olmadığı görülüyor.

Fakat illa bir geri dönüş gerçekleşecekse, ki gerçekleşecek, bu dönüşü CHP'nin eteklerinde devrimcilik oynayarak değil, CHP'nin en değişmiş halinin bile düzenin sınırlarını aşmayı başaramayacağının farkında olarak ve önümüze CHP'yi dönüştürmek gibi suni hedefler koymak yerine, mesela 26 Mayıs genel grevini satan sendika bürokratlarını, Türk-İş'i işgal eden Tekel işçileriyle kolkola girerek sendikalardan temizlemek gibi gerçekçi ve devrimci hedefler koyarak yapacağız.

Yani diyorum ki, sırf namuslu diye bir adamı koca bir partinin başına getiriyorlarsa, o parti namussuzdan geçilmiyor demektir. Böyle bir yerde onurlu bir dava güdülmez dostlar. Fakat diğer yandan sendikaların başlarından namussuzlar, işçiler tarafından kovulmaya başlanıyorsa, orası da namuslarına sahip çıkanlardan geçilmiyor demektir. İşte onurlu bir dava, bu yüzden ancak sadece ekmeklerinin peşinde olanların, işçilerin içinde güdülebilir. O halde bizim yerimiz de Gandi'nin değil, işçi sınıfının yeridir. Rüzgarımız da Gandi Kemal'in değil, işçi sınıfının rüzgarıdır. Bakın Tekel işçileri tek başlarına lodos estiriyor, gelin sendikaları dağıtacak yıldız poyrazı da biz başlatalım. İşimize bakalım!..

Onur Özgen (RED Dergisi, Haziran 2010, 45. Sayı)

27 Mayıs 2010 Perşembe

Sosyalist solumuzun askeri ve sivil siyaset arasındaki yalpalamaları

Bilindiği gibi, özellikle Ergenekon operasyonlarının başlamasından itibaren, güncel politik gelişmelere karşı adeta bir yarılma yaşıyor Türkiye sosyalist solu. Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız, Balyoz derken, uzun süredir darbe iddialarının gerçekliği üzerine sıkı tartışmalar yaşayan sosyalistler, bu sefer de günümüz postmodern darbe iddialarının yerine, cumhuriyetin ilk askeri darbesi olan ve faturası biri başbakan Menderes olmak üzere, üç Demokrat Parti'linin (DP) asılması olan 27 Mayıs 1960 darbesine karşı farklı bakış açıları olduğunu sergilemekte.

27 Mayıs'a karşı temkinli yaklaşanların yanı sıra, her iki tarafta çok uçlara kaçanlar da mevcut. Örneğin, bir taraf 27 Mayıs'ın DP'ye yönelik bir müdahale olmasından dolayı ve sonrasında yürürlüğe girecek 61 Anayasası'nın ilk defa sosyalist bir partinin işçileri parlamentoda temsil etmeye soyunmasına olanak hazırladığı görüşünü savunup, 27 Mayıs'ın 12 Mart ve 12 Eylül'e nazaran daha ilerici bir askeri müdahale olarak görülebileceği kanısında. Bu tarafın savunduklarına tahmin ediyorum ki çoğu kişi katılır, çoğu kişi de katılmayabilir; ama çok sert bir eleştiri de getirmez.

Gelelim 27 Mayıs darbesine karşı çok uçlarda fikirleri temsil edenlere... Misal, kendisini komünist olarak gören bir arkadaşımın, bir sosyal paylaşım sitesi üzerinden, "Yaşasın 27 Mayıs!" diye bir not düşmesi, bu uç fikirlerin bir tarafına örnek gösterilebilir sanırım. (Tabii kişisel bir not olarak almamak gerekir bunu, 27 Mayıs'a bakış açısı, "yaşasın!" nidaları atacak kadar pozitif olan birçok sol akım, parti veya grup mevcuttur Türkiye'de.)

Ya da askeri bir darbe sonucu asıldığı için Adnan Menderes'in 'demokrasi şehidi' olması gerektiğini savunanları da, öbür tarafın uç fikirlilerine dahil edebiliriz.

Ama bu uç ve bana göre temelsiz fikirleri eleştirebilmek ve karşı fikrimi temellendirebilmek için öncelikle o yıllara geri dönmeli ve kısaca tarihi yeni baştan yazmak isteyenlere karşı, tarihin değiştirilemeyeceğini anlatmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Demokrat Parti'nin demokratlığı...
Siyasi iktidardaki zorbaların zorbaca iktidardan indirilmesi, iktidardan inenlerin yaptığı zorbalıkları unutturabilir mi? Ya da bazılarının dediği gibi, bu zorbalıkları yapanları, bugün demokrasiyle anmak, yaşanılanları görmezden gelmek değil de nedir?

DP'nin iktidar olduğu yıllara dönüyorduk... Mesela tarihler 23 Ocak 1956'yı gösterirse, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Fikir Kulübü'nün, 'Demokraside parlamento hakim-i mutlak değildir' konulu bir toplantı düzenlediğini görürüz. Mülkiyelilerin parlamentodaki mutlak hakimiyetlerini reddettiklerinin kimler olduğu bellidir.

Peki dönemin Mülkiyeli öğrencilerinin reddettiklerinin başı olan kişi, Adnan Menderes ne demiştir bu toplantıya binaen bilir misiniz? "Üniversitelerin çanına ot tıkayacağım!" der Menderes, Mülkiyelilerin düzenledikleri bu toplantıdan çok geçmeden. Ve DP'yle dönemin muhalif üniversite gençliğini karşı karşıya getiren ilk olay da, Menderes'in kendi iktidarına yönelik muhalif görüşler barındıran üniversite gençliğine karşı ettiği bu tehdit olacaktır.

Aradan geçen yıllar içinde muhalif gençlik ile DP iktidarı arasındaki sürtüşmeler daha da kızışarak devam etmiş ve tabi sadece adı demokrat olan DP'nin, iktidar aleyhine kamuoyu oluşturan tüm çevrelere karşı kurduğu baskı da giderek artmıştır.

Öyle ki, DP'nin zorbalıkları o kadar başını alıp gitmiştir ki, tarihler 18 Nisan 1960'ı gösterdiğinde, ülke siyasi tarihinin en önemli olaylarından olan Tahkikat (İnceleme) Komisyonu kurulmuştur, 15 DP'li milletvekili tarafından. Bu komisyon öyle büyük yetkilerle kuşatılmıştır ki, gazetelere ve matbaalara istediği gibi el koyma hakkına sahiptir. Hatta komisyon, aldığı kararlara uymayıp itiraz eden herkesi mahkemeye dahi lüzum görmeden tutuklayabilmektedir.

İşte DP'nin bu denli diktatörce ülkeyi idare ettiği zamanlarda gençlik, harekete geçme zamanının geldiğini görmüş ve DP idaresine karşı üniversitelerde sık sık toplantılar, kongreler düzenlemeye başlamıştır.

Fakat DP, kontrolü o kadar ele almıştır ki, bir yandan basın ve diğer siyasi partiler üzerinde tahakküm kurabilmek için Tahkikat Komisyonu'nu toplarken, öte yandan üniversitelilerin DP'ye karşı düzenledikleri öğrenci kongrelerine saldırıyor ve kısacası kanlı bir döneme girileceğinin işaretlerini, bizzat DP kendi eliyle veriyordu.

DP'nin üniversitelerin Beyazıt'ta düzenledikleri öğrenci kongresini polisler aracılığıyla dağıtmasından 1 gün sonra, İstanbul'daki tüm yurtlarda, gizli gizli ertesi gün Beyazıt kampüsünde miting yapılacağı haberi dolaşıyordu.

Gerçekten de ertesi gün sabah, birinci sınıf amfisinde kurulan öğrenci kürsüsüne çıkan bir Hukuk öğrencisi, çok etkili bir konuşmanın ardından, "Hukukun bittiği yerde hukuk okunmaz!" diyerek, protestoları başlatıyordu.

Bu etkili konuşmanın ardından yüzlerce öğrenci üniversite bahçesine çıkar ve tüm öğrenciler hep bir ağızdan, "Hürriyet!" diye bağırırlar. Öğrenciler adeta, 10 yıllık DP iktidarı altında maruz kaldıkları baskıların sonucunda isyan etmektedirler.

Fakat çok geçmeden DP'nin polise öğrencileri şiddet yoluyla durdurması emri gelir. Polisler ciplerini öğrencilerin üzerine sürerler evvela, sonra öğrencilerin üzerine gaz bombalarıyla saldırırlar. Ardından atlı polislerin saldırısı başlar. Yetmez, eli silahlı polisler, öğrencilerin üzerine ateş açmaya başlarlar. İşte tam bu sırada, kurşunlar henüz 19 yaşında olan Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz'i bulur ve Turan oracıkta can verir. Turan'ın ardından da onlarca yaralı öğrenci yere serilir. Tank paletlerinin altında ezilen öğrenciler görülür. Tarihler 28 Nisan 1960'tır...

İşte o gün, DP'nin emriyle böyle bir polis terörü yaşanmıştır İstanbul'da öğrencilere karşı. Ve aynı gün DP hükümeti, Ankara ve İstanbul'da sıkıyönetim ilan ettiğini duyurur.

Fakat sıkıyönetim de gençliğin tepkisini durduramaz. İstanbul'daki olaylar bir gün sonra Ankara'ya sıçrar. Mülkiyeliler İstanbul'daki arkadaşlarının yaşadıkları zulmü ve DP'nin diktatörlüğünü protesto ederler. Mülkiyelilerin bu protestolarına karşılıksa, fakülte binası polisler tarafından kurşunlanmaya başlanır.

Öbür gün devam eden olaylarda, gençlik ikinci şehidini Sultanahmet'te verir: Nedim Özpolat. Aynı gün Harbiyeliler de protesto yürüyüşüne başlarlar. Yürüyüş esnasında çıkan olaylarda, Harbiye son sınıf öğrencisi Ali İhsan Kalmaz da şehit düşer.

Ardından çeşitli gösterilerde iki öğrenci daha öldürülünce, ok yaydan iyice çıkar ve gerilim durdurulamaz. Ve bu olaylar 27 Mayıs'a kadar da tüm şiddetiyle sürer.
Olaylardan darbeye kadar ki bir aylık süreçte ülkede DP'nin zorbalıkları o kadar başını almıştır ki, sokakta üç-beş arkadaşın yan yana dolaşmasına bile izin verilmemektedir. Yani ortam, zaten askeri bir darbe olmuş gibidir.

Ve tüm bu olayların devamında, tarihler 27 Mayıs 1960'ı gösterdiğinde, gece yarısı albay Alparslan Türkeş, TSK'nın yönetime el koyduğunu açıklar tok sesiyle.

Menderes, cumhurbaşkanı Bayar ve DP'li milletvekilleri tutuklanır ertesi gün. Yargılanırlar ve 228 DP'li hakkında idam cezası istenir. Yargılamalar 16 ay sürer. Bu sürenin sonunda idamı istenen kişi sayısı 15'e iner. En nihayetindeyse Celal Bayar'ın idamı yaş sınırından dolayı iptal edilirken, diğer 11 sanığın cezaları da ömür boyu hapse çevrilir. Ve DP'li milletvekilleri Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül 1961'de idam edilir, bir gün sonra da Menderes...

İşte DP'nin 10 yıllık iktidarında yaşanılan zorbalığın, diktatörlüğün, öğrencilerin akıtılan kanlarının, Turan Emeksiz'in genç yaşında alınan canının bedeli yine aynı şekilde kanlı ödetilmiştir.

Şimdi 27 Mayıs'ın öncesinde yaşanılanları hatırladıktan sonra, samimi olarak şunu söylemeliyim ki, bir devrimci olarak DP'lilerin maruz kaldığı bu duruma asla üzülmüyorum. Ve onları 'demokrasi şehidi' olarak ananların da, tarihte yaşanılanları görmezden geldiklerini ve riyakarca davrandıklarını düşünüyorum. Daha önce de söylediğim gibi, zorbaların sonlarının zorbaca olması, ne yapılan baskıları, işlenen cinayetleri unutturmalıdır ne de bu baskıların, cinayetlerin sorumlularının da dolayısıyla demokrat değil, zorba ve ikiyüzlü birer siyasetçi oldukları gerçeğini görmezden gelmemize neden olmalıdır.

Ama diğer yandan, devlet eliyle yaşadığımız zorbalıklara, baskılara karşı çözümümüz de, askeri darbeler olamaz kesinlikle. Devrimcilerin işçi sınıfının gücünden başka tanıdığı bir güç yoktur, olamaz. Ve nedeni veya sonucu ne olursa olsun, herhangi bir askeri darbeyi savunmak, devrimciler adına işçi sınıfının bu gücünü yok saymak demek olacaktır.

Dolayısıyla Menderes'i demokrasi şehidi olarak anamayacağımız gibi, 27 Mayıs'ı desteklemek gibi bir gaflete de düşemeyiz. Menderes'in sistem tarafından yaratılan ve iktidar edilen biri olduğunu ve yaşanılanlar sonucunda sistemin devamı için Menderes'in ve DP'nin ortadan kaldırılması icap ettiği için 27 Mayıs'ın ve idamların gerçekleştiğini unutmamalıyız.

Yani 27 Mayıs'ta da en az 12 Mart ve 12 Eylül'de olduğu kadar emperyalizmin parmağı vardır. Bunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Aksi takdirde NATO'ya bağlı bir ordunun, ABD'den bağımsız bir şekilde hareket edebileceği gibi bir saçmalığı savunur duruma düşeriz.

Diğer yandan dünyadaki tüm askeri darbelerin hedefinin işçi sınıfı olduğunu, toplumsal hareketleri ezmek olduğu gerçeğini de görmezden gelmiş oluruz.

Gerçek anti militarizm için!
Peki, askeri darbeler ile burjuva demokrasisi arasında yalpalamadan, birinden birine yamanmadan ve dönekleşmeden devrimci bir siyaset nasıl izleyeceğiz?

Ne askerlerin ne de burjuva siyasetçilerinin arkasında hizaya geçmeden elbette. Ve bunun yerine hem askeri darbelerde hem de burjuva demokrasilerinde aynı tür olmasa da, sürekli baskıya ve sömürüye tabi tutulan ve diktatörlüğe maruz kalan tek sınıf olan işçi sınıfının yanında yerimizi alarak!

"Diktatörlüğün askeri olanı mı daha iyidir, yoksa sivil olanı mı?" gibi abuk subuk tartışmaların içinde bir seçim yapmak yerine, tüm zorbalıkların; sisteme, yani kapitalizme ait baskı unsurları olduğunun bilincine varıp, kapitalizme ve onun askerinden siviline zorbalık üzerine kurulu sistemine karşı, sistemle çıkarları çatışan tek sınıf olan işçi sınıfıyla birlik olup, anti kapitalist bir tavır takınmaktır üzerimize düşen görev. Gerçek anti militarizm de budur!

Onur Özgen

6 Mayıs 2010 Perşembe

DSİP: Deniz Gezmiş'siz bir Marksizm mümkün!

"Deniz ve arkadaşları Marksist değillerdi, bu anlayışın karşısında Marksizmi, işçi sınıfının kendi eylemini savunmak, Kemalizmle ve darbelerle hesaplaşmak, tüm devrimcilerin görevidir."

Yukarıdaki alıntı, 'marksist.org' adlı haber sitesinde, 6 Mayıs 1972'de Denizlerin asılmalarıyla ilgili yayınlanan, analiz türü bir yazının son paragrafı. Sitenin sahipleriyse, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) üyeleri, sempatizanları...

Yazıdan başka bölümler de sunacağım elbette ama, sanırım en vurucu bölümü, yukarıdaki son paragraf olduğu için, öncelikle buradan başlamak sanırım en doğrusu.

Öncelikle önderlerimizin miraslarını savunmadan önce, partilerinin başına, 'devrimci', 'sosyalist' ve 'işçi' ibarelerini koymayı seçmiş bu arkadaşların kim olduklarına bakalım biraz.

Kendilerini Troçkist olarak gören; ama hiçbir uluslararası Troçkist kuruluşun seksiyonlarının kabul etmediği bu partinin sempatizanlarını, son yıllarda nerelerde ve neler yaparken gördüğümü hatırlamaya çalıştığımda, aklıma üç şey geliyor: Bilgi Üniversitesi, Nazlı Ilıcak ve Roni Margulies.

Bilgi Üniversitesi'nin aklıma gelmesinin nedeni, hemen hemen her etkinliklerinin bu üniversitede düzenlenmesinden. (Her sene Marksizm sempozyumları düzenliyorlar Soros'un kürsülerinde örneğin.)

Nazlı Ilıcak ise, kendisiyle darbeye karşı omuz omuza yürüdüklerinden aklımda yer etmiş olsa gerek. Ilıcak'ın kim olduğunu tanıtmama gerek yok sanırım, 12 Eylül cuntacılarına yazdığı methiyelerle tanıdığımız bu kadının darbe karşıtı olabileceğine inanan bir insanın, sosyalist olması bir yana dursun, aklının başında olmadığı aşikardır.

Roni Margulies de bildiğiniz gibi Taraf yazarlığı yapmakta, aynı zamanda DSİP'in ikinci başkanı. İlk olarak 2007 seçimlerinde, "Baskın Oran aday olmasaydı, AKP'ye oy verecektim" sözüyle tanıdığımız Margulies'in, Taraf gazetesine en yakışan yazarlardan olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

DSİP'in aklımda uyandırdıklarından sonra, gelelim DSİP'in mücadele alanlarına, tabii Bilgi Üniversitesi'ni saymazsak. Sanırım orası entelektüel gevezelik alanına giriyor.

Şimdi, 'devrimci' ve 'sosyalist' bir 'işçi partisi' olduğunu iddia eden bir kurumun, işçi mahallelerinde, varoşlarda, fabrika önlerindeki direniş alanlarında, vs. olması gerekir değil mi? Ama nedense DSİP, eylemlerini kendileri gibi daha 'steril' ortamlarda ve şekillerde yapmayı tercih ediyor. (Hatta bazen bu durumu abartıp, ellerine beyaz eldivenler bile taktıkları görülmüştür.)

Konumuza dönersek, işte bu arkadaşlar, kendi sitelerinde yaptıkları analizlerde diyorlar ki, Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Marksist değillermiş. Ve onlara karşı Marksizmi savunmak gerekmiş. Ayrıca Kemalizmle ve darbelerle de hesaplaşacakmışız, öyle buyurmuşlar. Cürete bakar mısınız?..

Şimdi öncelikle, bu cümleyi yazan şahsa ve onun şahsında tüm DSİP'lilere söylemek isterim ki, biraz olsun haddinizi bilin! Merak ediyorum bu toprakların görmüş olduğu en kahraman devrimcilerin Marksistliğini tartışacak cüreti nereden buluyorsunuz kendinizde? Siz kimsiniz? Bu ülkede Marksizmi savunmak size mi kalmıştır? Kemalizmle ve darbelerle hesaplaşmak size mi kalmıştır? Soros'un kucağında güya Marksizmi savunmak, siyasal islamın iktidarını giderek sağlamlaştırdığı bir zamanda Kemalizmi eleştirmek, askere yüklenmek kolaydır; mesele toplumsal muhalefetin güçlü olduğu yıllarda Marksizmi savunabilmekte, askeri darbelerin solun üzerine balyoz gibi bindiği zamanlarda cuntalara karşı direnebilmektedir. Acaba bugün kolkola darbelere karşı düdük öttürdüğünüz dünün Marksisti, bugünün liberali abileriniz, ablalarınız; 12 Mart'ta ve 12 Eylül'de neler yapmaktaydılar?

Nazlı Ilıcak'ı, Abdurrahman Dilipak'ı falan geçiyorum. Onların ne olduklarını herkes biliyor. Ama geçmişte sol darbe olacak diye, 9 Mart'çıların arkasına yedeklenenler, postal yalayanlar; 12 Eylül darbesinde sorguya alındıklarında yoldaşlarının donlarının rengine kadar ötenler ne olacaklar?

Onlar ki bugün darbelere karşı çıktıklarını iddia edebilmekte ve bu ülkenin en kahraman devrimcileriniyse, darbelere karşı duramamakla ve dahi darbecilikle suçlayabilmektedirler. Bunun en hafif tabiri; ahlaksızlıktır, utanmazlıktır.

Marksistliğe layık buyurmadığınız Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıysa, hiçbir zaman ordudan bir şey beklememişlerdir. Bugünün liberal dönekleri, o günlerde sol darbe olacak diye beklerken, onlar çoktan adına 'Halk Kurtuluş Ordusu' dedikleri, kendi ordularını kurmuşlar, aslanlar gibi Amerikan askerlerini kaçırmaya başlamışlardı.

Peki sizin pek Marksist abileriniz, ablalarınız ne yapıyordu o günlerde acaba? Mesela Murat Belge napıyordu? Halil Berktay napıyordu? Kaypakkaya'yı öldürme planları yapanlar mı Marksist yoksa size göre?

Deniz Gezmiş darbeci, Mahir Çayan MİT ajanı, peki kim kardeşim bu ülkede Marksist bir devrimci size göre? Filistin kamplarından Avrupa'ya kaçıp, dünya görüşüm değişti diyenler mi? Şahin Alpay mı? Cengiz Çandar mı? Kim?..

Peki neden Deniz Gezmiş ve arkadaşları Marksist değilmiş beylerimize göre biliyor musunuz? Çünkü Kemalizmle hesaplaşamamışlar. Stalinizmden çok etkilenmişler. Cuntacılarla ittifak yapmaya yeltenmişler. Milliyetçi görüşleri varmış. Ve daha bir sürü saçmalık...

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Kemalizmle hesaplaşamamalarından dolayı askıya alınan Marksistlikleri bir yana dursun da, Marksistlerin tarihsel olayları tahlil ederken her zaman başvurdukları yöntem olan tarihsel materyalizmden bu arkadaşlar neden nasiplerini almamışlar acaba?

Şimdi, 20'li yaşlarına kadar yaşayabilmiş bir grup devrimcinin Marksistliğini sorgulamak zaten apayrı ele alınması gereken bir tartışma konusu da, öncelikle belli bir tarihsel dönemi yanlışıyla doğrusuyla ele alacaksak, bunu o tarihsel döneme ait öznel ve nesnel koşullarla beraber yapmak zorundadır, tarihsel maddeciliği ve dolayısıyla Marksizmi benimsemiş her devrimci.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadele verdikleri döneme bakarsak, 60'ların sonuna 70'lerin de başına tekabül ettiğini görürüz. Aynı dönemlerde, Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulmuş ve Türkiye'de sosyalist hareket, cumhuriyetin kuruluşundan beri ilk defa legal alanda faaliyetlerde bulunacak bir alan bulmuştur kendisine.

Deniz Gezmiş'in de içinden sıyrılıp önderleştiği gençlik hareketleri de, böyle bir dönemde, TİP'in bağrından filizlenmiştir. Yani Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadele ettikleri dönem, Türkiye'de sosyalist hareketin hemen hemen ilk deneyimleridir. (Cumhuriyet'in kuruluşundan kısa bir süre önce filizlenmiş olan TKP hareketini saymazsak.) Böyle bir dönemde, kusursuz bir devrimci mücadele beklemek, biraz önce söylediğim gibi ya tarihsel materyalizmden bihaber olmaktır ya da artniyetli olmak demektir.

Kuşkusuz Deniz Gezmiş'in ve aynı dönemdeki gençlik hareketlerinin içinden sivrilmiş diğer önderlerin de, teoride ve pratikte kusursuz bir bütünlük ve tutarlılık sağladıklarını söylemek, bu yüzden yanlış olur; ama öncesinde bu insanlardan, yaşadıkları dönem itibariyle, bu kusursuz bütünlüğü ve tutarlığı beklemek insafsızlık olur zaten.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını devrimci yapan şeyse, Türkiye öznelinde, TİP içinden çıkıp, TİP'in reformist görüşlerine karşı çıkmaları ve zamanla da bu çizgiden kopmalarıdır. Dünya ölçeğindeyse, o dönem tüm dünya komünist hareketini yönlendiren Sovyet revizyonizmine karşı net bir tutum alabilmeleri ve Sovyetçi çizgiden de kendilerini ayrıştırabilmeleridir.

DSİP'in Deniz Gezmiş'ten o dönem koşullarında Kemalizmle hesaplaşmasını beklemesiyse, tam bir saçmalıktır. Amerikan 6. Filo'sunun demir attığı bir dönemde, bir ulusal kurtuluş ideolojisi olan Kemalizme karşı tavır almanın koşullarının uygunluğu bir yana dursun, manası nedir ki?

Ki Denizlerin, dönemin Kemalistlerinin içinde en solda yer aldıklarını söyleyebileceğimiz Doğan Avcıoğlu ve arkadaşlarının içinde bulunduğu Yön grubuyla düştüğü anlaşmazlıkların içeriğine bakarsak, savundukları kitlenin sınıfsal kompozisyonlarının farklı olduklarını görürüz. Avcıoğlu grubu, Türkiye'de işçi sınıfının gelişmişlik düzeyini yeterli görmeyip, devrimci subayların önderlik edecekleri askeri bir darbede kurtuluşu ararken, Denizler hiçbir zaman işçi sınıfının öncülüğünden şüpheye düşmemişlerdir. Düştükleri tek yanılgı, devrimin sürekli yanını es geçip, aşamalı devrim teorisini savunmalarıdır. Fakat bu da, o tarihlerin koşulları itibariyle anlaşılabilir bir yanılgıdır ve Denizlerin devrimciliklerinden, Marksistliklerinden bir şey götürmez.

O dönem kimin devrimci, Marksist olup olmadığına bakmak istiyorsak, Amerikan askerlerini denize dökmek isteyenlere ve onları durdurmak isteyenlere bakmak yeterli olacaktır. Denizler, Amerikan askerlerini Dolmabahçe'den denize dökmeye ilerlerken, önlerine çıkıp, "Durun faşizm gelecek!" korkusuyla barikat kuran, TİP-TKP tedrisatından gelen reformistlerin barikatlarını ezip geçiyorlar ve 6. Filo'nun askerlerini denize yolluyorlardı.

İşte 68 kuşağında devrimcilikle-karşıdevrimcilik arasındaki çizgi buydu. O çizginin devrimci tarafında yer alanların çok büyük bir kısmı bugün hayatta yokken, karşıdevrimci kısmında yer alanların çok büyük bir kısmıysa bugün Taraf gazetesinde Amerikan askerlerini denize dökenleri darbecilikle, MİT ajanlığıyla itham etmekte ve açıkça emperyalizmin savunuculuğunu yapmaktadırlar.

Bugün darbecilikle itham edilen tüm devrimcileri ordu katletmiş; fakat yine bugün darbe karşıtı olduğunu iddia eden karşıdevrimcilerin hemen hemen tamamı, geçmişteki tüm darbelerde postal yalamışlardır.

Dolayısıyla bu ülkenin devrimcileri de, kimlerin devrimci olduğunu, kimlerin karşıdevrimci olduğunu iyi bilmektedir. Ve Denizler de sapına kadar devrimcilerdir, Marksistlerdir! Denizleri 'darbeci', 'ulusalcı' olmakla itham edenler, günlerdir Yunanistan'da ayaklananları da manşetlerinde 'antik Yunan ulusalcılığı' başlıklarıyla tanıtma utanmazlığında bulunmuşlar, sonunda Türkiye'den sonra Yunanistan'da da Ergenekoncu avına girişmeye soyunmuşlardır. Ve dolayısıyla artık devrimciler, kendilerini ciddiye dahi almamaktadırlar.

Onur Özgen (sendika.org)

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Demokrasi hırsızları...

"Kapitalizm, demokrasinin anti-tezidir. Çünkü hayatın temel ihtiyaçlarını metalaştırmıştır ve daha fazla alanı metalaştırarak, demokratik hesap verilebilirliğin dışına çıkartmaktadır."
Ellen Meiksins Wood

Bilindiği üzere hükümetin aylardır devam eden açılım-saçılım sürecine bağlı olarak, memleketin sanatçılarını, oyuncularını, yazarlarını açılımla ve ülkenin ne kadar demokratikleştiğiyle ilgili bilgilendirmek için, Başbakan Dolmabahçe'de bir dizi kahvaltı düzenledi. Bu traji komik sahneyi televizyonlardan, gazetelerden takip ederken, başbakanın karşısında yerlerini almak için sıraya dizilen birçok ünlü şahsiyetin şahsiyetsizliklerini acı acı gülümseyerek izledik. Bir yandan da bu sahnede rol almalarını kendilerine yakıştıramadığımız isimleri görmekten de büyük hicap duyduk elbette. Kendilerini iktidara muhaliflikleriyle ya da sosyalist kimlikleriyle tanıdığımız kimi değerli üstadları da başbakanın palavralarını dinlemeye gittiklerini görmek, gerçekten üzücüydü. Yine de gelen davetleri reddeden sanatçı ve yazarlarımızı görmek de bizi sevindirdi.

Her neyse, bu başbakanla kahvaltı mevzusunu birtakım kişilere indirgeyip, olayın içinden çıkmak gibi bir niyetim yok. Niyetim, evvela başbakanın bu kahvaltılarda karşısına aldığı memleketin saygı duyulan isimlerine karşı sıktığı palavraları değerlendirmek ve sonra da başbakanın yaşadığı veya yaşamımızı istediği hayal alemini yok edecek ülkeden birkaç çarpıcı örnekle, konuyu pekiştirmektir.

Misal başbakanın oyuncularla yaptığı kahvaltıda şu sözleri çok enteresan: "Eğer bu ülkenin otoriteleri, Yılmaz Güney'in filmlerine kulak vermiş olsalardı, inanın Türkiye bugün çok farklı bir yerde olabilirdi." Şimdi başbakanı tanımasak, bu sözüne herhangi bir itirazımız olabilir mi? Fakat anlayamadığımız nokta, başbakanın ülkenin kendisinden önceki otoritelerinden kendisini nasıl ayrıştırabildiğidir. Kendinden öncekileri Yılmaz Güney'in filmlerine kulak vermemekle suçlamanda bir sorun yok; ama şayet Yılmaz Güney'in bir 'Duvar' filmindeki çocuk tutukluları görüp, bugün halen memleketin doğusunda çocukların tutuklanmasına göz yumuyorsan, seninkisi sadece popülizmdir, içi boş kuru laflarla insanların gözlerini boyamaktır. Başbakan aynı kahvaltıda aynen şunları da söylüyor: "Türkiye'nin en büyük sorunu, sorunların görmezden gelinmesidir." Bu ülkede henüz daha geçtiğimiz Nisan ayında, Şırnak'ta yaşları 13 ile 15 olan iki çocuğa, PKK üyesi olmak suçundan 20'şer yıl hapis cezası verilmiştir sayın başbakan! Ve daha yüzlerce arkadaşları hapishanelerde büyümektedir bu çocukların. Sizce bu bir sorun değil midir? Ne o, yoksa gözleriniz görmüyor mu bu çocukları? Başbakan memleketin doğusunda olanları göremediğine göre, herhalde miyop olmuş olmalı. Yoksa muhakkak görürdü. Yılmaz Güney'in filmlerine kulak verilen bir ülkede, böyle manzaraların görülmesi de, olsa olsa başbakanın kulaklarında da bir sorun olmasından kaynaklanıyordur. Kendisine bir an önce iyi bir check-up'tan geçmesini öneriyoruz...

Başbakan masallarına yazarlarla yaptığı kahvaltı sırasında sarfettiği sözleriyle de devam ediyor: "Ülkemizin can alıcı, can yakıcı, yürek burkucu meselelerini gündeme taşımayı, yıllardır konuşulan ama çözülemeyen, artık kronik bir hal alan sorunlarını masaya yatırmayı, en geniş mutabakatla bu sorunları artık hal yoluna koymayı samimiyetle arzuluyoruz." Öyle mi? Başbakan bunları söylerken, ülkede neler oluyor biraz daha bakalım o zaman. Mesela sizin doğuda tutukladığınız çocuklar var ya, onlardan 4-5 yaş büyükleri, geçtiğimiz ay Ankara'nın göbeğinde polisler tarafından sokak ortasında, güpegündüz 'öldüresiye' dayak yediler sayın başbakan. Neden biliyor musunuz? Hani o ülkemizin can alıcı, can yakıcı, yürek burkucu meselelerinden biri olan sınav sisteminiz var ya, hani dershane parasını ödeyemeyen aileleri hapise gönderen, bunun ardından gururu incinen çocukları da intihara sürükleyen ve öldüren sisteminiz, işte onu protesto ettikleri için. Neden bu çocuklar faydalanamıyor demokrasinizden, özgürlüklerinizden, açılımlarınızdan? Neden polisleriniz tarafından öldüresiye coplanıyorlar, sokak ortasında sürükleniyorlar? Bu mu sizin sorunları hal yoluna koymaktaki samimiyetiniz? Evet bu...

Bu ülkede hala işçiler sendikalı oldukları için işlerinden çıkarılıyorlar, hem de kıdem tazminatlarını bile alamadan... İşçiler iş bulma kurumlarını basıyorlar, "Bize iş bulacaksınız!" diye bu ülkede, bizzat sizin çıkardığınız yasalar sayesinde. Gurur duyun demokrasinizle!

Demokrasiniz öyle gerçekçidir ki, 12 Eylül'cülerin anayasasına basa basa yıllarca iktidar olanlar sizler değilmişsiniz gibi, bir de bu ülkeyi darbecilerin anayasalarından kurtarma rollerine bürünüp, o öve öve bitirilemeyen 'sivil anayasa'nızda işçilerin lehine gözle görüler tek bir değişiklik yapmazsınız.

Demokrasiniz öyle riyakardır ki, daha düne kadar kutlama yapmaya uygun değil dediğiniz Taksim'i, işçilerin ve devrimcilerin verdikleri mücadeleler sonucunda 1 Mayıs'lara açmak zorunda kalmanızla, bu ikiyüzlülüğünüz ortaya çıkmıştır.

Evet sayın başbakan, kendiniz gibi demokrasiniz de ikiyüzlüdür. Bir yüzünde memleketin aydın, sanatçı, yazar geçinen isimleri ayağınıza çağırıp, kuş sütünün dahi eksik olmadığı kahvaltılarınızda, ülkenin ne kadar demokratikleştiği, özgürleştiği konusunda atıp tutuyorsunuz; diğer yüzündeyse çocukları tutukluyorsunuz, yıllarca hapse tıkıyorsunuz, eğitim sisteminden memnun olmayan öğrencileri öldüresiye copluyorsunuz, dövüyorsunuz, parçalıyorsunuz. Tekel işçilerinin elinden, en demokratik haklarından biri olan eylem düzenleme hakkını alıyorsunuz, adına başkent dediğiniz koca bir şehrin girişlerini kapatıyorsunuz, işçilere ait sendikaların önlerini polis yığınağı haline getiriyorsunuz, işçilere ve onları destekleyen halka saldırıyorsunuz, kısacası haksızlığa karşı çıkan, hakkını arayan kim varsa eziyorsunuz, susturuyorsunuz, ötekileştiriyorsunuz; sonra da bunun adına demokrasi diyorsunuz. Bu masallarınıza çocuklar bile inanmaz; ama ne yazık ki memleketin kalbur üstü sayılabilecek insanları, sizin karşınıza geçip, sizi muhattap alabiliyorlar.

Güç yalakalığının, iktidar şakşakçılığının, onursuzluğun, omurgasızlığın kol gezdiği bir ülkede, elbette bu manzaralara şaşırmıyoruz. Fakat utanıyoruz. Kendisine şair, yazar, tiyatrocu, vs. diyen şarlatanların yanında, Nazım Hikmet'i anıp utanıyoruz örneğin. Sahi Nazım bilmiyor muydu Adnan Menderes'in sofrasına teşrif etmeyi? Orhan Kemal bilmiyor muydu misal yıllar sonra meslektaşı olacak Elif Şafak'ın yaptığı gibi, dönemin başbakanın davetlerine teşrif etmeyi? Etse onca sene hapis yatar mıydı? Ya da onca sene hapis yatmasa, örneğin 72. Koğuş'u yazabilir miydi?

Evet, utanıyoruz bugünün soytarılarından, geçmişin büyük sanatçılarını her anımsadığımızda. Ve neyse ki utanabiliyoruz, yaptıklarımızdan veya yapılanlardan utanabilmek, bu duyguyu muhafaza edebilmek bile büyük bir iş çünkü artık günümüzde.

Tüm bunların dışında, bizim açımızdan en düşündürücü olan şeyse, dönen bu çarkın ayan beyan ortada olmasına rağmen, bu çarkı döndürenlerin her oltasına soldan da birçok kesimin gelmesidir. Sistemle bir meselesi kalmamış, daha önceki sayılarda da değindiğimiz gibi, sosyalistlerin tarihsel bir görevi olan işçi sınıfı siyasetini savunma misyonundan dahi vazgeçme noktasına gelmiş insanların, ülkeye ve dünyaya dair çözümlemelerindeki samimiyetleri, bizi yönetenlerin samimiyetleriyle eşdeğerdir.

Ve kendi adımıza meselemiz, yaratılan yeni solun içinde mi, yoksa dışında mı yer alacağımız olmalıdır. Eğer dışında kalmak istiyorsak, yapmamız gerekenler basittir. Bizim, yani düzenin tüm pisliklerinden olabildiğince uzak durmaya çalışan ve çevremizi saran tüm reformcuların dışında hala bir devrim hedefine sarılmayı başarabilmişlerin tek yapması gereken, uyanık olmaktır. Çünkü ancak uyanık olarak, çevremizde dönen dolapların ve bu dolapları döndürenlerin çelişkilerinin farkında olarak, düzeni ve yardakçılarını teşhir edebilir ve onu bir gün devirip, dönüştürme fırsatına erişebiliriz.

En azından şunu görebilmeliyiz, bu ülkede adını demokrasi koydukları ve yönetmenliğini emperyalizmin yaptığı, buradaki figüranlarının da oynadığı, iğrenç bir gişe filminin içerisindeyiz. Ve bu filmde herkese irili ufaklı rol var, kendisine devrimci diyenlere bile. Ama tek bir şartla: "Her şeyin olduğu gibi, kendinin de içini boşaltacaksın, seni devrimci yapan her şeyden vazgeçeceksin! En başta da dönüştürebilme yeteneğinden." Yani bizden hiç de alışık olmadığımız bir şeyi istiyor birileri, olmadığımız ve olamayacağımız bir şeyi oynamamızı, hem de sahiden! Bizse bunu reddediyoruz, biz neysek oyuz diyoruz! Komünistiz diyoruz açık açık, var olan şartlara uydurulmak istenmeyi kabullenmiyoruz, kendi doğrularımıza uymayan her türlü şartı tersyüz etmeye niyetli olduğumuzu ilan ediyoruz!

Kısacası, kimlik politikalarını sınıf politikalarına tercih eden ve dolayısıyla kapitalizme ve onun demokrasisine karşı bırakın en ufak bir eleştiri getirmeyi, düşünsel olarak bile eleştiri oklarının hedefine kapitalizmi yerleştirmeyen sözde solcularla ne tarihte yanyanaydık ne de bugün ve gelecekte yanyana yer alamayız. Dolayısıyla başbakanın demokrasi palavralarını sıktığı kahvaltılarda da yerimiz yok bizim, kahvaltılarıyla birlikte yedirdiği zokaları yutmaya da niyetimiz yok. O halde yapmamız gereken, bugünün sözde demokratlarının ve demokrasisinin dışında, yani kapitalizmin belirlediği hudutların dışında gerçek bir demokrasi yaratmaktır. Başbakanın sultan sofralarında şişirilen demokrasi balonunu patlatmak da, sözde demokratların karşısına yorgun demokratların dikilebilmesiyle mümkün olacaktır. Ağızlarında demokrasiyi bir sakız haline getiren; ama aslında uyguladıkları tek şey baskı ve sömürü olan egemenlere karşı, işçi sınıfının politik mücadele hattını bir an önce oluşturmak elzemdir. Çünkü tek gerçek demokrasi, işçi sınıfının demokrasisidir ve hakikaten özgür ve eşit bir topluma ulaşmak, sadece işçilerin devrimci mücadelesiyle sağlanabilir.

Onur Özgen