3 Mayıs 2010 Pazartesi

Demokrasi hırsızları...

"Kapitalizm, demokrasinin anti-tezidir. Çünkü hayatın temel ihtiyaçlarını metalaştırmıştır ve daha fazla alanı metalaştırarak, demokratik hesap verilebilirliğin dışına çıkartmaktadır."
Ellen Meiksins Wood

Bilindiği üzere hükümetin aylardır devam eden açılım-saçılım sürecine bağlı olarak, memleketin sanatçılarını, oyuncularını, yazarlarını açılımla ve ülkenin ne kadar demokratikleştiğiyle ilgili bilgilendirmek için, Başbakan Dolmabahçe'de bir dizi kahvaltı düzenledi. Bu traji komik sahneyi televizyonlardan, gazetelerden takip ederken, başbakanın karşısında yerlerini almak için sıraya dizilen birçok ünlü şahsiyetin şahsiyetsizliklerini acı acı gülümseyerek izledik. Bir yandan da bu sahnede rol almalarını kendilerine yakıştıramadığımız isimleri görmekten de büyük hicap duyduk elbette. Kendilerini iktidara muhaliflikleriyle ya da sosyalist kimlikleriyle tanıdığımız kimi değerli üstadları da başbakanın palavralarını dinlemeye gittiklerini görmek, gerçekten üzücüydü. Yine de gelen davetleri reddeden sanatçı ve yazarlarımızı görmek de bizi sevindirdi.

Her neyse, bu başbakanla kahvaltı mevzusunu birtakım kişilere indirgeyip, olayın içinden çıkmak gibi bir niyetim yok. Niyetim, evvela başbakanın bu kahvaltılarda karşısına aldığı memleketin saygı duyulan isimlerine karşı sıktığı palavraları değerlendirmek ve sonra da başbakanın yaşadığı veya yaşamımızı istediği hayal alemini yok edecek ülkeden birkaç çarpıcı örnekle, konuyu pekiştirmektir.

Misal başbakanın oyuncularla yaptığı kahvaltıda şu sözleri çok enteresan: "Eğer bu ülkenin otoriteleri, Yılmaz Güney'in filmlerine kulak vermiş olsalardı, inanın Türkiye bugün çok farklı bir yerde olabilirdi." Şimdi başbakanı tanımasak, bu sözüne herhangi bir itirazımız olabilir mi? Fakat anlayamadığımız nokta, başbakanın ülkenin kendisinden önceki otoritelerinden kendisini nasıl ayrıştırabildiğidir. Kendinden öncekileri Yılmaz Güney'in filmlerine kulak vermemekle suçlamanda bir sorun yok; ama şayet Yılmaz Güney'in bir 'Duvar' filmindeki çocuk tutukluları görüp, bugün halen memleketin doğusunda çocukların tutuklanmasına göz yumuyorsan, seninkisi sadece popülizmdir, içi boş kuru laflarla insanların gözlerini boyamaktır. Başbakan aynı kahvaltıda aynen şunları da söylüyor: "Türkiye'nin en büyük sorunu, sorunların görmezden gelinmesidir." Bu ülkede henüz daha geçtiğimiz Nisan ayında, Şırnak'ta yaşları 13 ile 15 olan iki çocuğa, PKK üyesi olmak suçundan 20'şer yıl hapis cezası verilmiştir sayın başbakan! Ve daha yüzlerce arkadaşları hapishanelerde büyümektedir bu çocukların. Sizce bu bir sorun değil midir? Ne o, yoksa gözleriniz görmüyor mu bu çocukları? Başbakan memleketin doğusunda olanları göremediğine göre, herhalde miyop olmuş olmalı. Yoksa muhakkak görürdü. Yılmaz Güney'in filmlerine kulak verilen bir ülkede, böyle manzaraların görülmesi de, olsa olsa başbakanın kulaklarında da bir sorun olmasından kaynaklanıyordur. Kendisine bir an önce iyi bir check-up'tan geçmesini öneriyoruz...

Başbakan masallarına yazarlarla yaptığı kahvaltı sırasında sarfettiği sözleriyle de devam ediyor: "Ülkemizin can alıcı, can yakıcı, yürek burkucu meselelerini gündeme taşımayı, yıllardır konuşulan ama çözülemeyen, artık kronik bir hal alan sorunlarını masaya yatırmayı, en geniş mutabakatla bu sorunları artık hal yoluna koymayı samimiyetle arzuluyoruz." Öyle mi? Başbakan bunları söylerken, ülkede neler oluyor biraz daha bakalım o zaman. Mesela sizin doğuda tutukladığınız çocuklar var ya, onlardan 4-5 yaş büyükleri, geçtiğimiz ay Ankara'nın göbeğinde polisler tarafından sokak ortasında, güpegündüz 'öldüresiye' dayak yediler sayın başbakan. Neden biliyor musunuz? Hani o ülkemizin can alıcı, can yakıcı, yürek burkucu meselelerinden biri olan sınav sisteminiz var ya, hani dershane parasını ödeyemeyen aileleri hapise gönderen, bunun ardından gururu incinen çocukları da intihara sürükleyen ve öldüren sisteminiz, işte onu protesto ettikleri için. Neden bu çocuklar faydalanamıyor demokrasinizden, özgürlüklerinizden, açılımlarınızdan? Neden polisleriniz tarafından öldüresiye coplanıyorlar, sokak ortasında sürükleniyorlar? Bu mu sizin sorunları hal yoluna koymaktaki samimiyetiniz? Evet bu...

Bu ülkede hala işçiler sendikalı oldukları için işlerinden çıkarılıyorlar, hem de kıdem tazminatlarını bile alamadan... İşçiler iş bulma kurumlarını basıyorlar, "Bize iş bulacaksınız!" diye bu ülkede, bizzat sizin çıkardığınız yasalar sayesinde. Gurur duyun demokrasinizle!

Demokrasiniz öyle gerçekçidir ki, 12 Eylül'cülerin anayasasına basa basa yıllarca iktidar olanlar sizler değilmişsiniz gibi, bir de bu ülkeyi darbecilerin anayasalarından kurtarma rollerine bürünüp, o öve öve bitirilemeyen 'sivil anayasa'nızda işçilerin lehine gözle görüler tek bir değişiklik yapmazsınız.

Demokrasiniz öyle riyakardır ki, daha düne kadar kutlama yapmaya uygun değil dediğiniz Taksim'i, işçilerin ve devrimcilerin verdikleri mücadeleler sonucunda 1 Mayıs'lara açmak zorunda kalmanızla, bu ikiyüzlülüğünüz ortaya çıkmıştır.

Evet sayın başbakan, kendiniz gibi demokrasiniz de ikiyüzlüdür. Bir yüzünde memleketin aydın, sanatçı, yazar geçinen isimleri ayağınıza çağırıp, kuş sütünün dahi eksik olmadığı kahvaltılarınızda, ülkenin ne kadar demokratikleştiği, özgürleştiği konusunda atıp tutuyorsunuz; diğer yüzündeyse çocukları tutukluyorsunuz, yıllarca hapse tıkıyorsunuz, eğitim sisteminden memnun olmayan öğrencileri öldüresiye copluyorsunuz, dövüyorsunuz, parçalıyorsunuz. Tekel işçilerinin elinden, en demokratik haklarından biri olan eylem düzenleme hakkını alıyorsunuz, adına başkent dediğiniz koca bir şehrin girişlerini kapatıyorsunuz, işçilere ait sendikaların önlerini polis yığınağı haline getiriyorsunuz, işçilere ve onları destekleyen halka saldırıyorsunuz, kısacası haksızlığa karşı çıkan, hakkını arayan kim varsa eziyorsunuz, susturuyorsunuz, ötekileştiriyorsunuz; sonra da bunun adına demokrasi diyorsunuz. Bu masallarınıza çocuklar bile inanmaz; ama ne yazık ki memleketin kalbur üstü sayılabilecek insanları, sizin karşınıza geçip, sizi muhattap alabiliyorlar.

Güç yalakalığının, iktidar şakşakçılığının, onursuzluğun, omurgasızlığın kol gezdiği bir ülkede, elbette bu manzaralara şaşırmıyoruz. Fakat utanıyoruz. Kendisine şair, yazar, tiyatrocu, vs. diyen şarlatanların yanında, Nazım Hikmet'i anıp utanıyoruz örneğin. Sahi Nazım bilmiyor muydu Adnan Menderes'in sofrasına teşrif etmeyi? Orhan Kemal bilmiyor muydu misal yıllar sonra meslektaşı olacak Elif Şafak'ın yaptığı gibi, dönemin başbakanın davetlerine teşrif etmeyi? Etse onca sene hapis yatar mıydı? Ya da onca sene hapis yatmasa, örneğin 72. Koğuş'u yazabilir miydi?

Evet, utanıyoruz bugünün soytarılarından, geçmişin büyük sanatçılarını her anımsadığımızda. Ve neyse ki utanabiliyoruz, yaptıklarımızdan veya yapılanlardan utanabilmek, bu duyguyu muhafaza edebilmek bile büyük bir iş çünkü artık günümüzde.

Tüm bunların dışında, bizim açımızdan en düşündürücü olan şeyse, dönen bu çarkın ayan beyan ortada olmasına rağmen, bu çarkı döndürenlerin her oltasına soldan da birçok kesimin gelmesidir. Sistemle bir meselesi kalmamış, daha önceki sayılarda da değindiğimiz gibi, sosyalistlerin tarihsel bir görevi olan işçi sınıfı siyasetini savunma misyonundan dahi vazgeçme noktasına gelmiş insanların, ülkeye ve dünyaya dair çözümlemelerindeki samimiyetleri, bizi yönetenlerin samimiyetleriyle eşdeğerdir.

Ve kendi adımıza meselemiz, yaratılan yeni solun içinde mi, yoksa dışında mı yer alacağımız olmalıdır. Eğer dışında kalmak istiyorsak, yapmamız gerekenler basittir. Bizim, yani düzenin tüm pisliklerinden olabildiğince uzak durmaya çalışan ve çevremizi saran tüm reformcuların dışında hala bir devrim hedefine sarılmayı başarabilmişlerin tek yapması gereken, uyanık olmaktır. Çünkü ancak uyanık olarak, çevremizde dönen dolapların ve bu dolapları döndürenlerin çelişkilerinin farkında olarak, düzeni ve yardakçılarını teşhir edebilir ve onu bir gün devirip, dönüştürme fırsatına erişebiliriz.

En azından şunu görebilmeliyiz, bu ülkede adını demokrasi koydukları ve yönetmenliğini emperyalizmin yaptığı, buradaki figüranlarının da oynadığı, iğrenç bir gişe filminin içerisindeyiz. Ve bu filmde herkese irili ufaklı rol var, kendisine devrimci diyenlere bile. Ama tek bir şartla: "Her şeyin olduğu gibi, kendinin de içini boşaltacaksın, seni devrimci yapan her şeyden vazgeçeceksin! En başta da dönüştürebilme yeteneğinden." Yani bizden hiç de alışık olmadığımız bir şeyi istiyor birileri, olmadığımız ve olamayacağımız bir şeyi oynamamızı, hem de sahiden! Bizse bunu reddediyoruz, biz neysek oyuz diyoruz! Komünistiz diyoruz açık açık, var olan şartlara uydurulmak istenmeyi kabullenmiyoruz, kendi doğrularımıza uymayan her türlü şartı tersyüz etmeye niyetli olduğumuzu ilan ediyoruz!

Kısacası, kimlik politikalarını sınıf politikalarına tercih eden ve dolayısıyla kapitalizme ve onun demokrasisine karşı bırakın en ufak bir eleştiri getirmeyi, düşünsel olarak bile eleştiri oklarının hedefine kapitalizmi yerleştirmeyen sözde solcularla ne tarihte yanyanaydık ne de bugün ve gelecekte yanyana yer alamayız. Dolayısıyla başbakanın demokrasi palavralarını sıktığı kahvaltılarda da yerimiz yok bizim, kahvaltılarıyla birlikte yedirdiği zokaları yutmaya da niyetimiz yok. O halde yapmamız gereken, bugünün sözde demokratlarının ve demokrasisinin dışında, yani kapitalizmin belirlediği hudutların dışında gerçek bir demokrasi yaratmaktır. Başbakanın sultan sofralarında şişirilen demokrasi balonunu patlatmak da, sözde demokratların karşısına yorgun demokratların dikilebilmesiyle mümkün olacaktır. Ağızlarında demokrasiyi bir sakız haline getiren; ama aslında uyguladıkları tek şey baskı ve sömürü olan egemenlere karşı, işçi sınıfının politik mücadele hattını bir an önce oluşturmak elzemdir. Çünkü tek gerçek demokrasi, işçi sınıfının demokrasisidir ve hakikaten özgür ve eşit bir topluma ulaşmak, sadece işçilerin devrimci mücadelesiyle sağlanabilir.

Onur Özgen

Hiç yorum yok: