30 Mayıs 2010 Pazar

CHP'den bi cacık olmaz, işimize bakalım

Ünlü kaset skandalı haberlerinden sonra, ölünceye kadar CHP'yi bırakması zor görünen Baykal'ın genel başkanlık görevinden istifa etmesinin ardından, geçtiğimiz ay içinde gerçekleştiren genel kurulda tek aday olarak gösterilen Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin yeni lideri olmasıyla beraber, kamuoyunda CHP'de değişim rüzgarlarının başlayacağı yönünde genel bir kanı oluştu.

Özellikle Kılıçdaroğlu'nun kurultay konuşmasındaki sözleri, burjuva medyadaki 'sola dönük' yazılar yazan isimler aracılığıyla da kamuoyuna CHP'nin olumlu yönde bir değişimin eşiğinde olduğu yönünde ajite edildi. Örneğin Ece Temelkuran, Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin başına gelmesiyle beraber Türkiye'de gerçek bir sosyal demokrat partinin kurulabileceğini ve bunun çok önemli olduğunu söyleyip, "Oh be! Güzel oldu!" derken, Nuray Mert de, "Herkes değişiyor da CHP niye değişmesin?" diyerek, okuyucularına CHP konusunda kapıları baştan kapatmamak gerektiği şeklinde bir mesaj verdi.

Şimdi CHP'nin değişemeyeceğini ve değişse de bundan bize ne diye düşünen biri olarak, CHP'den medet uman solcularımızın nacizane önce umutlarını karartmayı ve bu karartmadan sonra bizim için filizlenip yeşertilmesi gereken tek umudun ne olduğuna dair fikirlerimi belirteceğim bu yazımda.

Değişim, devrim ve CHP
Bunun için öncelikle Kılıçdaroğlu'nun kurultay konuşmasında sarfettiği çok konuşulan sözlerine bir paragraf açmak gerektiği kanaatindeyim.
Konuşmasında iki anahtar kelime var Kılıçdaroğlu'nun: 'Değişim' ve 'devrim'. "CHP değişimci ve devrimci bir partidir" sözleri, kurultaydaki konuşmasının en vurucu ve en irdelenmesi gereken sözleriydi diye düşünüyorum Kılıçdaroğlu'nun.

Peki ama CHP gerçekten Kılıçdaroğlu'nun nitelediği gibi bir parti mi? Bir siyasi partinin değişimci, devrimci bir parti olup olmadığını anlayabilmek için bakmamız gereken 4 yer olduğunu düşünüyorum. Birincisi partinin tarihi...

CHP'nin kuruluşuna bakarsak, feodal yapılı ve ümmet bilincine dayalı bir imparatorluğun yıkıntılarından, 1923'teki Kemalist devrimle birlikte ulus bilincine dayalı modern bir burjuva devletin kurulması için adım atanların partisidir CHP ve o konjonktür içinde dolayısıyla değişimci ve devrimci bir parti olarak değerlendirilebilir. (Diğer yandan CHP'nin, sadece cumhuriyetin ve T.C. devletinin kuruluş dönemi içinde kabul edilebileceği değişimci ve devrimci kimliğinin de, bizim açımızdan sahiplenilecek bir yanı yoktur.)

Fakat kurulan yeni T.C. devletinin siyasi, ekonomik ve askeri yapılarının yavaş yavaş oturmaya başlamasıyla beraber, CHP bu değişimci ve devrimci niteliğini kaybetmiştir. Devletin resmi ideolojisini de savunan bir parti olarak, günümüz liberallerinin dillerine pelesenk ettikleri 'statükocu' kavramının gerçekten tam karşılığı olan bir parti halini almıştır. (Tabii burada CHP'nin statükocu karakterini eleştirirken, aynı sistemin içinde sadece egemenler arası dengelerin değişmesinin amaçlandığı bir statükoyu da savunamayacağımızı belirtmek gerek.) Dolayısıyla CHP'nin tarihinin büyük bir çoğunluğunda değişimci, devrimci bir parti olmadığını söyleyebiliriz.

İkinci bakmamız gereken yer ise, değişimden-devrimden söz eden Kılıçdaroğlu'nun liderliğine yerleştiği partisinin programının da bu sözlerin hakkını verecek nitelikte olup olmadığıdır. "İnsanın insana kulluğunu yok edeceğiz!" diyerek devrimci bir parti olunamaz. Şayet öyle olsaydı, açılım süreci boyunca Ahmed Arif'ten Nazım Hikmet'e, Aziz Nesin'den Yılmaz Güney'e, ülkenin görmüş olduğu birçok devrimci şair, yazar ve aydından durmadan alıntılar yapan başbakan da devrimci bir lider olurdu, partisi de devrimci bir parti olurdu.

Misal CHP'nin programında mevcut düzenin değişimine, devrilmesine ve yerine bir öncekinden tamamen farklı yeni bir sistem inşa edilmesine yönelik tek bir ibare bulunmakta mıdır?

Programında sık sık, demokratik hakların genişletilmesinden, insan haklarından, özgürlüklerden, sosyal devletten, işsizliğe ve yolsuzluğa karşı mücadeleden, vs. bahsetmek bir partiyi devrimci yapar mı? O halde Türkiye'deki bütün partiler devrimcidir. Varolan tüm olumsuzlukları bir tespit anlamında programlarına dahil etmek ve bunları çözeceğine dair bol keseden vaatler vermek, zaten tüm düzen partilerinin ortak noktası; fakat bir partiyi düzenin dışına itecek ve devrimci ünvanını almasını sağlayacak başlıca şey, programında yer verdiği siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel hayattaki tüm olumsuzlukların nedenini mevcut sisteme bağlayıp, bu sisteme bir alternatif yaratması ve bu yarattığı alternatife dair politik bir hat belirleyebilmesidir. Oysa CHP'nin programında mevcut sisteme yönelik içi dolu tek bir eleştiri dahi bulunmazken, topluma yeni bir sistem alternatifi sunması ve dolayısıyla programına baktığımız zaman da değişimci ve devrimci bir parti olarak nitelenmesi mümkün değildir.

CHP'nin ne kadar değişimci ve devrimci bir parti olduğunu anlayabilmek için bakmamız gereken üçüncü şeyinse, güncel politik meselelere karşı CHP'nin tavrının ve konumlandığı yerin olduğunu düşünüyorum.

Mesela devrimci bir partiden insanlar ne beklerler? Birinci olarak mevcut düzene veya var olan tüm toplumsal koşulları karşısına almasını değil mi? Bunun için de kaderinizi düzenden muzdarip kitlelerin kaderleriyle birleştirmeniz gerekir. Kimdir bu kitleler? Sınıfsal piramidin en alt katmanında bulunan çoğunluk, yani işçiler, emekçiler, hayatını alnının teriyle kazananlar. Peki CHP'nin sınıfsal açıdan ezilen bu kitlelerin çıkarına somut politikaları neler? Evet Kılıçdaroğlu konuşurken işçiler, emekçiler, yoksullar için geliyoruz diyor; ama bir yandan da üreten Türkiye'yi yaratmak için sanayicileri desteklemekten bahsediyor. Ülkedeki tüm sanayicilerin, tüm sanayii odalarının çıkarlarının emperyalist tekellerle bir olduğunu bile bile, üreten Türkiye adına bir yandan sanayicileri desteklemenin, diğer yandan da işçiler, emekçiler için iktidara gelmekten bahsetmenin, neresinden bakarsanız bakın tutarlı tek bir yanı yok. Olmadığını da CHP'li Karşıyaka belediyesinin işten çıkardığı Kent A.Ş. işçilerinin de hala işsiz olmalarından görüyoruz zaten. İşçiyi sömürmekse mesele, hakkını gasp etmekse, ne Tekel işçilerinin Kent A.Ş. işçilerinden ne de AKP'nin CHP'den bir farkının olmadığını görüyoruz.

Peki Kılıçdaroğlu'lu CHP 2011'de iktidara gelirse örneğin, ABD'le ilişkiler nasıl olacak? Eğer devrimci bir partiyse iktidara gelen, ben üslerin derhal kapatılmasını beklerim örneğin. Bunu yapabilecek mi CHP iktidarı? En azından Latin Amerika'daki ulusal kalkınmacı hükümetler kadar emperyalizmle mesafeli olabilecek mi? Yoksa onurlu bir dış politika adı altında emperyalizme aynı şekilde biat edilmeye devam mı edilecek? TSK, NATO'dan çıkarılacak mı veya? Mehmetçik emperyalist çıkarlar uğruna işgal edilen ülkelere sürülmeye devam mı edecek? CHP'nin programına bakarsak, bu ilişkilerin hepsi aynı şartlar altında sürecektir.

Diğer yandan peki parti içindeki şöven çıkışlara karşı samimi bir tavır koyulacak mı? Kasım ayında Onur Öymen'in hükümeti sınır ötesi operasyon yapmamakla suçlayıp, Dersim katliamını örnek gösteren o utanç verici konuşmasının hesabının sorulamadığına göre, o da zor. Bizzat Kılıçdaroğlu'nun kendisi, Dersim'de "Öymen'in sözleri kabul edilemez, istifa etmeli" deyip, daha sonra Ankara'ya döndüğünde, "Aramızda sorun yok, istifa etmesine de gerek yok" demedi mi? E peki Dersim katliamı gibi on binlerce insanın katledildiği bir katliamı öven anlayışın mahkum edilemediği, insanın en temel hakkı olan yaşama hakkının bile devlet tarafından gerektiğinde elinden alınabileceğine dair, insanlık dışı, şöven tutumların var olduğu bir partiden, bu ülkede ne gibi bir değişim-devrim yaratmasını bekleyebiliriz ki? Gandi değil, Lenin gelse ne yazar?

Hadi diyelim bu söylediklerimizin hepsi, Baykal dönemine ait yanlışlıklardı. E o zaman Kılıçdaroğlu'nun öncelikle geçmişe dair bir özeleştiri vermesi gerekmez miydi? Oysa CHP'nin tüm tarihini sahiplendiğini söyleyen yine Kılıçdaroğlu.

Ayriyetten, Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığa seçilmesinden sonra oluşturulan Parti Meclisi'ndeki (PM) ve Merkez Yürütme Kurulu'ndaki (MYK) isimlere baktığımızda, Baykal'ın dönemindeki isimlerden ne farkları var? CHP'nin ne kadar değişimci-devrimci bir parti olduğuna dair bakmamız gereken dördüncü nokta da buydu, partinin başındaki isimler...

Devrimci CHP'nin MYK'sine seçilen isimlere bakalım teker teker isterseniz bir. Mesela Süheyl Batum...

Batum bildiğiniz gibi medyatik hukukçularımızdan. Daha düne kadar DP'nin genel başkanlığına gelmesi beklenirken, kendisini bir anda CHP'nin MYK'sine seçilmiş görüyoruz. Sağda bütünlüğü sağlamak için oluşturulan DP ile ANAP'ın birleşmesi planında, merkez sağın yeni lideri olarak düşünülürken Batum, Gandi Kemal'in devrimci CHP'sinin MYK'sine girmesin mi bir anda? Hüsamettin Cindoruk'un, "merkezdeyiz, bekliyoruz" davetine, "Partiyi hafif sola kırıp merkeze taşıyın, geleyim" diye cevaplayacak birinin MYK'sine seçildiği partiden sol adına ne hayır gelir, varın siz karar verin?..

Ya da Genelkurmay başkanı Başbuğ'un iletişim danışmanlığını yapan Nuran Yıldız'ı PM'ye seçerek mi değişiyor yoksa CHP? Başbuğ'un konuşmalarını hazırlayan, Genelkurmay'a 'demokrasinin deniz feneri' diyecek kadar demokrasiden bihaber bir iletişim bilimcinin CHP'de ne gibi devrimler, değişimler gerçekleştireceğini hep beraber göreceğiz.

Diğer isimlere de bakalım. Turan Güneş'in ekonomi profesörü oğlu Hurşit Güneş mesela. Bir ekonomi profesörü olarak, iktidar partisinin temsil ettiği liberal ekonomiyi savunan bir profesörle mi değişimi sağlayacak CHP yoksa?

Savunacağınızı söylediğiniz işçilerin, emekçilerin, yoksulların haklarını, Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği Başkanı Umut Oran'la mı savunacaksınız? Sanayicilerin haklarını kim savunacak peki? Onlarınkini de işçiler savunsun bari. Hazır her şey çorba olmuşken.

CHP, sosyal demokrasi ve sosyalistler
CHP'yi tarihiyle, programıyla, güncel politik meselelere bakışıyla ve parti içindeki isimleriyle mini bir analize giriştikten sonra, son olarak da CHP'nin Türkiye'de temsil ettiği söylenen sosyal demokrasi anlayışının, kısaca bizim bildiğimiz sosyal demokrasi kavramıyla ne kadar uyuştuğuna ve sosyalistlerin sosyal demokrasiye bakış açılarının nasıl olması gerektiğine değinmek istiyorum. Öncelikle bu konuda bir alıntıyla başlamak istiyorum:

“Türkiye’de sosyal demokratından sosyalistine hiçbir siyasal partinin bir diğerini yiyip bitirerek büyüyebileceğine inanmıyorum. Tersine, bir sol siyasal iklim yaratılabilirse, bu iklim içinde sosyal demokratlar da sosyalistler de serpilip gelişebilecek, daha tutarlı bir hat izleyerek sorun çözebilenler ise zamanla öne çıkacaktır."

Yukarıdaki alıntı BirGün yazarı L. Doğan Kılıç'ın 'Gandi Kemal Rüzgarı' başlıklı yazısından. Öncelikle Kılıç'ın bu sözlerinin tarihsel bir çözümlemesini yaparsak, hakkının olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü sosyalistlerin de, CHP'nin de cumhuriyet tarihindeki en parlak günlerinin, toplumsal muhalefetin kitlelerin arasına en geniş biçimde yayılabildiği dönem olan 70'li yılların içinde yaşandığını görüyoruz.

Ama 70'li yıllardan bu yana -sosyal demokratından-sosyalistine- sol, her geçen yıl daha da dibe vurdu. (90'ların başlarındaki dalgalanmaları saymazsak.) Ve 70'li yıllarda hem CHP'li sosyal demokratlar açısından sosyalist sola yakın durmanın hem de sosyalistler açısından sosyal demokrat tabanla ilişkide olmanın geçerli bir sebebi vardı. Birincisi sosyalistlerin güncel siyasete hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü biçimde müdahale edebildiği bir dönemde, sosyal demokrasinin bu devrimci dalgadan uzak durması düşünülemezdi. CHP'nin 'ortanın solu' teranesi de bu yüzden çıkmıştı zaten. Sosyalistler açısından da sosyal demokrat tabandan tamamen kopmak düşünülemezdi; çünkü CHP'nin sol tabanını kazanacak kadar güçlüydü o dönem sosyalistler.

Fakat şimdi tamamen geri çekilmiş ve kendi sekter yapıları içinde hapsolmuş sosyalistlerin, CHP ve sosyal demokratlarla tek ilişkisi, onların güdümüne girmek olacağı için, Kılıç'ın sosyalistler ile sosyal demokratların arasında yeniden bir bağ kurmak gerektiği yönündeki çabalarının mevcut şartlar açısından bir geçerliliği kalmıyor.

Diğer yandan Türkiye'de sosyal demokrasi, hiçbir zaman Marksist kökenli, işçi sınıfının içinden kopmuş bir sosyal demokrasi olmadığı için de, Kılıç'ın sosyal demokrasiye dair bu çözümlemelerinin de, Türkiye'de pek bir geçerliliği bulunmuyor. Tarihsel olarak 1914'te İkinci Enternasyonal'in Birinci Paylaşım Savaşı'na verdiği destek ihanetiyle sosyalistlerden kopmuş bir sosyal demokrasi, her ne kadar ihanetçi bir akım olsa da her zaman batıda kazanılmış işçi haklarının, sendikal kazanımların asgari düzeyde sürdürülmesi için takipçilik rolünü üstlenmiştir. Türkiye'deyse Marksizmden kopmuş bir sosyal demokrasi akımı olmadığı gibi, sosyal demokrasi diye nitelenen Kemalist akımın 1930'lu yıllarda Türkiye'de sendikaları kapattığını, grevleri zorla bastırdığını biliyoruz. Hal böyleyken Türkiye'de sosyal demokrasi diye nitelenen akımın anti-komünist, işçi düşmanı bir damarının da olduğunu hesaba katarsak, Kılıç'ın hayalini kurduğu sosyalistler ile sosyal demokratların el ele verdikleri bir geri dönüşün koşullarının olmadığı görülüyor.

Fakat illa bir geri dönüş gerçekleşecekse, ki gerçekleşecek, bu dönüşü CHP'nin eteklerinde devrimcilik oynayarak değil, CHP'nin en değişmiş halinin bile düzenin sınırlarını aşmayı başaramayacağının farkında olarak ve önümüze CHP'yi dönüştürmek gibi suni hedefler koymak yerine, mesela 26 Mayıs genel grevini satan sendika bürokratlarını, Türk-İş'i işgal eden Tekel işçileriyle kolkola girerek sendikalardan temizlemek gibi gerçekçi ve devrimci hedefler koyarak yapacağız.

Yani diyorum ki, sırf namuslu diye bir adamı koca bir partinin başına getiriyorlarsa, o parti namussuzdan geçilmiyor demektir. Böyle bir yerde onurlu bir dava güdülmez dostlar. Fakat diğer yandan sendikaların başlarından namussuzlar, işçiler tarafından kovulmaya başlanıyorsa, orası da namuslarına sahip çıkanlardan geçilmiyor demektir. İşte onurlu bir dava, bu yüzden ancak sadece ekmeklerinin peşinde olanların, işçilerin içinde güdülebilir. O halde bizim yerimiz de Gandi'nin değil, işçi sınıfının yeridir. Rüzgarımız da Gandi Kemal'in değil, işçi sınıfının rüzgarıdır. Bakın Tekel işçileri tek başlarına lodos estiriyor, gelin sendikaları dağıtacak yıldız poyrazı da biz başlatalım. İşimize bakalım!..

Onur Özgen (RED Dergisi, Haziran 2010, 45. Sayı)

Hiç yorum yok: