27 Mayıs 2010 Perşembe

Sosyalist solumuzun askeri ve sivil siyaset arasındaki yalpalamaları

Bilindiği gibi, özellikle Ergenekon operasyonlarının başlamasından itibaren, güncel politik gelişmelere karşı adeta bir yarılma yaşıyor Türkiye sosyalist solu. Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız, Balyoz derken, uzun süredir darbe iddialarının gerçekliği üzerine sıkı tartışmalar yaşayan sosyalistler, bu sefer de günümüz postmodern darbe iddialarının yerine, cumhuriyetin ilk askeri darbesi olan ve faturası biri başbakan Menderes olmak üzere, üç Demokrat Parti'linin (DP) asılması olan 27 Mayıs 1960 darbesine karşı farklı bakış açıları olduğunu sergilemekte.

27 Mayıs'a karşı temkinli yaklaşanların yanı sıra, her iki tarafta çok uçlara kaçanlar da mevcut. Örneğin, bir taraf 27 Mayıs'ın DP'ye yönelik bir müdahale olmasından dolayı ve sonrasında yürürlüğe girecek 61 Anayasası'nın ilk defa sosyalist bir partinin işçileri parlamentoda temsil etmeye soyunmasına olanak hazırladığı görüşünü savunup, 27 Mayıs'ın 12 Mart ve 12 Eylül'e nazaran daha ilerici bir askeri müdahale olarak görülebileceği kanısında. Bu tarafın savunduklarına tahmin ediyorum ki çoğu kişi katılır, çoğu kişi de katılmayabilir; ama çok sert bir eleştiri de getirmez.

Gelelim 27 Mayıs darbesine karşı çok uçlarda fikirleri temsil edenlere... Misal, kendisini komünist olarak gören bir arkadaşımın, bir sosyal paylaşım sitesi üzerinden, "Yaşasın 27 Mayıs!" diye bir not düşmesi, bu uç fikirlerin bir tarafına örnek gösterilebilir sanırım. (Tabii kişisel bir not olarak almamak gerekir bunu, 27 Mayıs'a bakış açısı, "yaşasın!" nidaları atacak kadar pozitif olan birçok sol akım, parti veya grup mevcuttur Türkiye'de.)

Ya da askeri bir darbe sonucu asıldığı için Adnan Menderes'in 'demokrasi şehidi' olması gerektiğini savunanları da, öbür tarafın uç fikirlilerine dahil edebiliriz.

Ama bu uç ve bana göre temelsiz fikirleri eleştirebilmek ve karşı fikrimi temellendirebilmek için öncelikle o yıllara geri dönmeli ve kısaca tarihi yeni baştan yazmak isteyenlere karşı, tarihin değiştirilemeyeceğini anlatmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Demokrat Parti'nin demokratlığı...
Siyasi iktidardaki zorbaların zorbaca iktidardan indirilmesi, iktidardan inenlerin yaptığı zorbalıkları unutturabilir mi? Ya da bazılarının dediği gibi, bu zorbalıkları yapanları, bugün demokrasiyle anmak, yaşanılanları görmezden gelmek değil de nedir?

DP'nin iktidar olduğu yıllara dönüyorduk... Mesela tarihler 23 Ocak 1956'yı gösterirse, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Fikir Kulübü'nün, 'Demokraside parlamento hakim-i mutlak değildir' konulu bir toplantı düzenlediğini görürüz. Mülkiyelilerin parlamentodaki mutlak hakimiyetlerini reddettiklerinin kimler olduğu bellidir.

Peki dönemin Mülkiyeli öğrencilerinin reddettiklerinin başı olan kişi, Adnan Menderes ne demiştir bu toplantıya binaen bilir misiniz? "Üniversitelerin çanına ot tıkayacağım!" der Menderes, Mülkiyelilerin düzenledikleri bu toplantıdan çok geçmeden. Ve DP'yle dönemin muhalif üniversite gençliğini karşı karşıya getiren ilk olay da, Menderes'in kendi iktidarına yönelik muhalif görüşler barındıran üniversite gençliğine karşı ettiği bu tehdit olacaktır.

Aradan geçen yıllar içinde muhalif gençlik ile DP iktidarı arasındaki sürtüşmeler daha da kızışarak devam etmiş ve tabi sadece adı demokrat olan DP'nin, iktidar aleyhine kamuoyu oluşturan tüm çevrelere karşı kurduğu baskı da giderek artmıştır.

Öyle ki, DP'nin zorbalıkları o kadar başını alıp gitmiştir ki, tarihler 18 Nisan 1960'ı gösterdiğinde, ülke siyasi tarihinin en önemli olaylarından olan Tahkikat (İnceleme) Komisyonu kurulmuştur, 15 DP'li milletvekili tarafından. Bu komisyon öyle büyük yetkilerle kuşatılmıştır ki, gazetelere ve matbaalara istediği gibi el koyma hakkına sahiptir. Hatta komisyon, aldığı kararlara uymayıp itiraz eden herkesi mahkemeye dahi lüzum görmeden tutuklayabilmektedir.

İşte DP'nin bu denli diktatörce ülkeyi idare ettiği zamanlarda gençlik, harekete geçme zamanının geldiğini görmüş ve DP idaresine karşı üniversitelerde sık sık toplantılar, kongreler düzenlemeye başlamıştır.

Fakat DP, kontrolü o kadar ele almıştır ki, bir yandan basın ve diğer siyasi partiler üzerinde tahakküm kurabilmek için Tahkikat Komisyonu'nu toplarken, öte yandan üniversitelilerin DP'ye karşı düzenledikleri öğrenci kongrelerine saldırıyor ve kısacası kanlı bir döneme girileceğinin işaretlerini, bizzat DP kendi eliyle veriyordu.

DP'nin üniversitelerin Beyazıt'ta düzenledikleri öğrenci kongresini polisler aracılığıyla dağıtmasından 1 gün sonra, İstanbul'daki tüm yurtlarda, gizli gizli ertesi gün Beyazıt kampüsünde miting yapılacağı haberi dolaşıyordu.

Gerçekten de ertesi gün sabah, birinci sınıf amfisinde kurulan öğrenci kürsüsüne çıkan bir Hukuk öğrencisi, çok etkili bir konuşmanın ardından, "Hukukun bittiği yerde hukuk okunmaz!" diyerek, protestoları başlatıyordu.

Bu etkili konuşmanın ardından yüzlerce öğrenci üniversite bahçesine çıkar ve tüm öğrenciler hep bir ağızdan, "Hürriyet!" diye bağırırlar. Öğrenciler adeta, 10 yıllık DP iktidarı altında maruz kaldıkları baskıların sonucunda isyan etmektedirler.

Fakat çok geçmeden DP'nin polise öğrencileri şiddet yoluyla durdurması emri gelir. Polisler ciplerini öğrencilerin üzerine sürerler evvela, sonra öğrencilerin üzerine gaz bombalarıyla saldırırlar. Ardından atlı polislerin saldırısı başlar. Yetmez, eli silahlı polisler, öğrencilerin üzerine ateş açmaya başlarlar. İşte tam bu sırada, kurşunlar henüz 19 yaşında olan Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz'i bulur ve Turan oracıkta can verir. Turan'ın ardından da onlarca yaralı öğrenci yere serilir. Tank paletlerinin altında ezilen öğrenciler görülür. Tarihler 28 Nisan 1960'tır...

İşte o gün, DP'nin emriyle böyle bir polis terörü yaşanmıştır İstanbul'da öğrencilere karşı. Ve aynı gün DP hükümeti, Ankara ve İstanbul'da sıkıyönetim ilan ettiğini duyurur.

Fakat sıkıyönetim de gençliğin tepkisini durduramaz. İstanbul'daki olaylar bir gün sonra Ankara'ya sıçrar. Mülkiyeliler İstanbul'daki arkadaşlarının yaşadıkları zulmü ve DP'nin diktatörlüğünü protesto ederler. Mülkiyelilerin bu protestolarına karşılıksa, fakülte binası polisler tarafından kurşunlanmaya başlanır.

Öbür gün devam eden olaylarda, gençlik ikinci şehidini Sultanahmet'te verir: Nedim Özpolat. Aynı gün Harbiyeliler de protesto yürüyüşüne başlarlar. Yürüyüş esnasında çıkan olaylarda, Harbiye son sınıf öğrencisi Ali İhsan Kalmaz da şehit düşer.

Ardından çeşitli gösterilerde iki öğrenci daha öldürülünce, ok yaydan iyice çıkar ve gerilim durdurulamaz. Ve bu olaylar 27 Mayıs'a kadar da tüm şiddetiyle sürer.
Olaylardan darbeye kadar ki bir aylık süreçte ülkede DP'nin zorbalıkları o kadar başını almıştır ki, sokakta üç-beş arkadaşın yan yana dolaşmasına bile izin verilmemektedir. Yani ortam, zaten askeri bir darbe olmuş gibidir.

Ve tüm bu olayların devamında, tarihler 27 Mayıs 1960'ı gösterdiğinde, gece yarısı albay Alparslan Türkeş, TSK'nın yönetime el koyduğunu açıklar tok sesiyle.

Menderes, cumhurbaşkanı Bayar ve DP'li milletvekilleri tutuklanır ertesi gün. Yargılanırlar ve 228 DP'li hakkında idam cezası istenir. Yargılamalar 16 ay sürer. Bu sürenin sonunda idamı istenen kişi sayısı 15'e iner. En nihayetindeyse Celal Bayar'ın idamı yaş sınırından dolayı iptal edilirken, diğer 11 sanığın cezaları da ömür boyu hapse çevrilir. Ve DP'li milletvekilleri Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül 1961'de idam edilir, bir gün sonra da Menderes...

İşte DP'nin 10 yıllık iktidarında yaşanılan zorbalığın, diktatörlüğün, öğrencilerin akıtılan kanlarının, Turan Emeksiz'in genç yaşında alınan canının bedeli yine aynı şekilde kanlı ödetilmiştir.

Şimdi 27 Mayıs'ın öncesinde yaşanılanları hatırladıktan sonra, samimi olarak şunu söylemeliyim ki, bir devrimci olarak DP'lilerin maruz kaldığı bu duruma asla üzülmüyorum. Ve onları 'demokrasi şehidi' olarak ananların da, tarihte yaşanılanları görmezden geldiklerini ve riyakarca davrandıklarını düşünüyorum. Daha önce de söylediğim gibi, zorbaların sonlarının zorbaca olması, ne yapılan baskıları, işlenen cinayetleri unutturmalıdır ne de bu baskıların, cinayetlerin sorumlularının da dolayısıyla demokrat değil, zorba ve ikiyüzlü birer siyasetçi oldukları gerçeğini görmezden gelmemize neden olmalıdır.

Ama diğer yandan, devlet eliyle yaşadığımız zorbalıklara, baskılara karşı çözümümüz de, askeri darbeler olamaz kesinlikle. Devrimcilerin işçi sınıfının gücünden başka tanıdığı bir güç yoktur, olamaz. Ve nedeni veya sonucu ne olursa olsun, herhangi bir askeri darbeyi savunmak, devrimciler adına işçi sınıfının bu gücünü yok saymak demek olacaktır.

Dolayısıyla Menderes'i demokrasi şehidi olarak anamayacağımız gibi, 27 Mayıs'ı desteklemek gibi bir gaflete de düşemeyiz. Menderes'in sistem tarafından yaratılan ve iktidar edilen biri olduğunu ve yaşanılanlar sonucunda sistemin devamı için Menderes'in ve DP'nin ortadan kaldırılması icap ettiği için 27 Mayıs'ın ve idamların gerçekleştiğini unutmamalıyız.

Yani 27 Mayıs'ta da en az 12 Mart ve 12 Eylül'de olduğu kadar emperyalizmin parmağı vardır. Bunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Aksi takdirde NATO'ya bağlı bir ordunun, ABD'den bağımsız bir şekilde hareket edebileceği gibi bir saçmalığı savunur duruma düşeriz.

Diğer yandan dünyadaki tüm askeri darbelerin hedefinin işçi sınıfı olduğunu, toplumsal hareketleri ezmek olduğu gerçeğini de görmezden gelmiş oluruz.

Gerçek anti militarizm için!
Peki, askeri darbeler ile burjuva demokrasisi arasında yalpalamadan, birinden birine yamanmadan ve dönekleşmeden devrimci bir siyaset nasıl izleyeceğiz?

Ne askerlerin ne de burjuva siyasetçilerinin arkasında hizaya geçmeden elbette. Ve bunun yerine hem askeri darbelerde hem de burjuva demokrasilerinde aynı tür olmasa da, sürekli baskıya ve sömürüye tabi tutulan ve diktatörlüğe maruz kalan tek sınıf olan işçi sınıfının yanında yerimizi alarak!

"Diktatörlüğün askeri olanı mı daha iyidir, yoksa sivil olanı mı?" gibi abuk subuk tartışmaların içinde bir seçim yapmak yerine, tüm zorbalıkların; sisteme, yani kapitalizme ait baskı unsurları olduğunun bilincine varıp, kapitalizme ve onun askerinden siviline zorbalık üzerine kurulu sistemine karşı, sistemle çıkarları çatışan tek sınıf olan işçi sınıfıyla birlik olup, anti kapitalist bir tavır takınmaktır üzerimize düşen görev. Gerçek anti militarizm de budur!

Onur Özgen

Hiç yorum yok: