27 Haziran 2010 Pazar

Emperyalizmin 'Allah'ı yoktur! Ama Fethullah'ı vardır!..

“İktidar her yerdedir, direniş de!..”
Michel Foucault


Geçtiğimiz ay Gazze’ye gönderilen yardım gemilerine İsrail ordusunun yaptığı saldırı sonrası gündem baya sıcaktı biliyorsunuz. Aynı gündem, Pensilvanya’dan gelen bir açıklamayla daha da alevlendi. Evet, açıklama Fethullah Gülen’den geliyordu. Türkiye’deki tüm İslamcılar, saldırının gerçekleştiği günün hemen akabinde İsrail’e tepki göstermek için sokaklara, meydanlara çıkmışken; kilometrelerce uzaktan ‘hocaefendi’ diye andıkları, büyük değer verdikleri bir şahıstan gelen açıklamada, bırakın İsrail’e bir tepki, İsrail’i haklı çıkarma girişiminin olması, tabiri caizse cemaatin Türkiye’deki konservelerinde adeta bir soğuk duş etkisi yarattı.

ABD’nin önde gelen gazetelerinden biri olan Wall Street Journal’la bir söyleşi yapıyordu saldırının hemen ertesinde Gülen ve söyleşide genel olarak, İsrail’in izni olmadan Gazze’ye yardım götürülmesini eleştiriyordu. İsrail ordusunun saldırısı hakkındaki görüşünün sorulması üzerine verdiği cevap da sadece, “hoş değildi” oluyordu. “Suç kimde?” şeklinde yöneltilen bir soruya da, “Ben bilmem, BM bulsun” diye cevaplıyordu.

“Otoriteye başkaldırmayın!”
Gülen’in altının çizilmesi gereken sözleriyse, Gazze’ye yardım götürenlerin, bu eylemlerinden önce İsrail’le bir tür uzlaşma yolunu seçmemelerini, ‘faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye başkaldırmak’ olarak tanımlamasıydı.

Yani diyor ki Mr. Gülen, “Otorite Allah gibi bi şeydir, onu eleştirmeyin, sorgulamayın, ona karşı ayaklanmayın. Karşı gelecekseniz de, önce büyüklerinizden izin alın. Bakın ben hep öyle yaptım, ne yaptıysam önce sahiplerimden izin aldım, şimdi kuruldum Amerika’lara, keyfim gıcır. Siz de öyle yapın, biraz aklınızı çalıştırın olum!”

İslamcılar ne diyor?
Gülen’in bu ‘kral çıplak’ mahiyetindeki açıklamalarının ardından İslamcıların içinde, Gülen’e eleştiriler getiren bir cephenin de olduğunu söylemekle beraber, büyük çoğunluğunun Gülen’in bu açıklamalarını hasıraltı etmeye çalışırkenki gülünç, içler acısı hallerini gözlemledik.

Örneğin haberi veren Zaman gazetesi, hocaefendilerinin bu söyleşisinin aslında Gazze’yle ilgili olmadığı notunu anında düşerek, olası gelecek tepkileri önceden dizginlemeye çalışıyordu. Sanırım hocaefendi, Fenerbahçe’nin son maçta kaçırdığı şampiyonlukla ilgili açıklamalarda bulunuyordu, biz yanlış anlamışız.

Bazı İslamcı gruplardan da, “Hocaefendi otorite derken İsrail’i değil, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini kastetmişti” gibi gülünç laflar işittik. Tabii bu arada Dominik Cumhuriyeti hükümetini de kastetmiş olabilir, bilemiyoruz.

Diğer yandan İsrail’in saldırdığı Mavi Marmara gemisinde olan, İstanbul’a dönüşte de malum gruplar tarafından bir kahraman gibi karşılanan İHH temsilcisi ve Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Hakan Albayrak’ın da ‘Hocaefendi‘nin açıklaması’ başlıklı yazısında yazdıkları hayli enteresandı.

Albayrak şöyle diyor: “Malum çevrelerin Müslümanlar arasında fitne çıkarmak için kullandığı bu açıklamayı unutalım gitsin. Herkes bağrına taş bassın ve konu kapansın. Birbirimizi daha fazla kırmadan, yarayı derinleştirmeden... İnşallah daha çok yol yürüyeceğiz beraber. Birbirimize bakacak yüzümüz olsun.”

Nasıl ama? Hocalarından hem, “Niye İsrail’den izin almadınız bakayım?!” diye azar yiyorlar, buna karşılık, “Sen ne diyorsun hocam?!” diyeceklerine, olayı malum çevrelerin (bitmedi, bitmez bu malum çevreler) Müslümanları bölmek amaçlı çıkardığı bir olay diye bağlayıp, “bağrımıza taş basalım, kalpler kırılmasın” diyerek de konuyu noktalıyorlar.

Fethullah Gülen açık açık, “Ey ahali! Ben bir Amerikan uşağıyım!” derken, ülkedeki İslamcılar da, “Zaten biliyoruz öyle olduğunu, neyse problem yok” diyerek meseleyi kapatıyorlar adeta.

Peki neden kapatıyorlar böyle alelacele? Çünkü gerçekte kapatmak bir yana dursun, köklerine kadar inilmesi zorunlu bir konuyla karşı karşıyayız da onun için.

Aynı Albayrak, bir başka yazısında da şunları yazıyor: “Özgüven sahibi başı dik bir Türkiye'ye –böyle bir Türkiye tasavvuruna bile- tahammül edemiyorlar. İstiyorlar ki Türkiye eski güzel günler(!)deki gibi ezik olsun, sünepe olsun. Vatandaşları açık denizde korsanların saldırısına uğrayıp hunharca katledilirken bile alttan alan, "Sorun değil, olur böyle şeyler" diyen zavallı bir Türkiye istiyorlar. Kendileri gibi Türkiye! Öyle bir Türkiye yok artık ve bir daha asla olmayacak inşaallah.”

İyi de sayın Albayrak, vatandaşlarımız açık denizde korsanların saldırısına uğrayıp hunharca katledilirken alttan alan ve aynen söylediğin gibi, “Sorun değil, olur böyle şeyler” diyen hocaefendinizin zavallılığından niye bahsetmiyorsunuz? Önce bir aynaya bakın, kaç tane yüzünüz var sayın, ondan sonra başkalarını eleştirin. Kendi hayalinizde yarattığınız ‘özgüven sahibi başı dik Türkiye’ gibi, hocaefendinizin karşısındaki tavrınızın da ne kadar ‘özgüvenli ve başı dik’ olduğunu gördük. Daha fazla söze hacet yoktur.

Emperyalizm ile İslami hareket arasındaki ilişki
Bizse Albayrak’ın ve içinde bulunduğu siyasi güruhun yapmaya çalıştığı gibi, konunun kapanması değil, daha da derinine açılması taraftarıyız. Bu yüzden Fethullah Gülen’in ve genel olarak Türkiye’deki İslamcıların geçmişlerine bakıp, bugünlerini tahlil etmenin daha doğru olacağını düşünüyoruz.

Öncelikle Fethullah Gülen’in bu açıklamalarının İslamcı cephede yarattığı yankıları ele alırken, bizim tepkimiz ne oldu dersek, elbette hiç şaşırmadık. Gülen’in bugüne kadar ne ABD ne de İsrail aleyhine dişe dokunur bir eleştirisi zaten olmamıştır, olması da mümkün değildir.

Bununla birlikte, Türkiye’deki hiçbir İslamcı akımdan da emperyalist saldırganlığa karşı ciddi bir direniş beklenemez. (Siz bakmayın Dilipak’ın sanki cihad başlatacakmış gibi hallerine, CIA-MOSSAD darılmaz mı sonra? Kolay mı öyle?) Çünkü şurası çok nettir ki, bu memlekette İslamcıların kaderleri bizzat Amerikan emperyalizmi tarafından belirlenmiştir. Başta Fethullah Gülen cemaati olmak üzere, birçok cemaat, uluslararası finans kapitalin emrindedir.

Gelmişiyle geçmişiyle Türkiye’deki İslami hareket…

Milli mücadele döneminden bu yana, cumhuriyetin kuruluşu, DP’nin iktidarda olduğu dönem, 60’lı yıllar, 70’li yıllar, 12 Eylül dönemi, sonrası ve günümüze kadar, Türkiye’de İslamcılar emperyalizmin müttefikliği rolünü üstlenmiştir.

Kurtuluş Savaşı’nın karşısında, İngiliz mandasını savunanlar onlardır. Tüm milli mücadele döneminde, çıkardıkları isyanlarla, sömürge karşıtı cepheyi bölmeye çalışmışlardır. İsyanlarının yetmediği yerde de, Kuvayı Milliyecileri dinsizlikle, Müslüman olmamakla suçlayıp, halkı sömürgecilere direnenlere karşı ayaklanmaya çağırmışlardır.

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikteyse yine emperyalizmin emrettiği şekilde ufak çapta da olsa şeriatçı ayaklanmalar çıkaranlar onlardır. (Çıkardıkları ayaklanmalar ufak çaptadır; çünkü tarikatların başı Mustafa Kemal tarafından en başında ezilmiştir. İslamcıların bu dönemdeki tarihleri, genelde güç toplamak üzerinedir.)

Bugün İnönü’yü Hitler’e benzetenler, İkinci Dünya Savaşı dönemindeyse Nazi taraftarlığı yapmaktan geri durmuyorlardı. Doğrudur, İttihatçı gelenekten gelenler, her iki dünya savaşında da Alman hayranlığında bulunsalar da, İslamcıların Nazi taraftarlılıklarıysa, Fethullah Gülen’in bugün o bahsettiği otoriteye saygı ananesinden geliyordu. O dönemin otoritesi de Naziler olduğundan, İslamcılarımız memlekette anti-faşist ne kadar grup varsa düşmanları oluyorlardı. (Nazizm karşıtı yayın yapan Tan gazetesini, “Komünistlere ölüm!” sloganlarıyla ateşe verip yakmaları, buna örnek gösterilebilir.)

İkinci Dünya Savaşı sonrası çok partili döneme giren ülkede iktidara oturup, memleketi yaptıkları ikili anlaşmalarla emperyalizmin kucağına iyiden iyiye oturtan ve 10 yıl boyunca iktidarda kalan DP de, tarikatların partisiydi. Diğer yandan o dönem, İslami grupların arasında büyük önemi olan Said-i Nursi’nin ne denli büyük bir anti komünist ve emperyalizm dostu olduğunu söylemeye gerek dahi yok, zaten geçmiş sayılarımızda değinmiştik bu konuya. Ama yine de kısaca değinirsek, Nursi’nin hareketinin amacı, soğuk savaşın başladığı bir dönemde, Türkiye’deki devrimci hareketlenmeleri durdurup, ülkedeki dengeleri emperyalizmin istediği vaziyette şekillendirmekti.

Örneğin Nursi, bir konuşmasında ABD hayranlığını bakın şöyle belli ediyor: “Kainatın en büyük devleti olan Birleşik Devletler, aynı zamanda dini hakikatlere de sahip çıkan bir devlettir.” Bugün Yanki’nin yaptığı katliamlarla Müslümanların kanıyla dolup taşan Ortadoğu’da, bu sözleri Nursi’yi mezarında ters döndürür mü acaba?

60’lı ve 70’li yıllar boyunca da CIA’nin tüm direktiflerini harfiyen yerine getirenler, yine onlardır. Özellikle 60’lı yılların ikinci yarısında TİP’in kurulması ve ilk defa mecliste işçi sınıfını temsil ettiğini belirten bir partinin üyelerinin milletvekili olmasıyla ve dünyada da eşgüdümlü olarak büyüyen 68 gençlik dalgasıyla, İslamcıları emperyalizmin nezdinde yeni ve daha derin görevler bekliyordu. Bu dönemde kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde devrimci, anti emperyalist gençliğe karşı, ülkücü-faşist gruplarla beraber örgütleniyorlardı İslamcılar ve hepsi de CIA’nin tezgahından geçmişlerdi. (Gülen bu yıllarda Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucularındandı.)

Yine tarihe ‘Kanlı Pazar’ olarak geçen katliam da ülkücü faşistlerle İslamcıların omuz omuza gerçekleştirdikleri bir katliam olmuştur. İstanbul’a topuyla tüfeğiyle, adeta bir işgal kuvveti gibi demir atan Amerikan 6. Filo’sunu protesto etmek için meydanlara dökülen devrimci gençler, Amerikan askerlerini denize dökerlerken, onlar 6. Filo’yu kendilerine kıble edinip, namaz kılıyorlardı. Namazları bitince de, camilerden çıkan faşist ve şeriatçı güruh, polisin de göz yummasıyla devrimci gençlere silahla, bıçakla, sopayla saldırıyor ve iki devrimciyi katledip, yüzlerce genci de yaralıyordu.

Aynı yıllarda İsrail’e karşı mücadele veren Filistin Halk Kurtuluş Örgütü’ne katılıp, Siyonizme karşı savaşırken devrimci gençler; onlar memlekette hala çıktıkları devrimci avına devam ediyorlardı. Bugünse Siyonistlere karşı cihad çağrısında bulunuyorlar, bu kadar da yüzsüzler işte…

12 Eylül’e giden süreçte hizmetleri yadsınamayacak olanlar ve 12 Eylül darbesini açıkça destekleyenler, yine onlardır. 12 Eylül’den sonra cuntanın önlerini açtıkları gruplar, yine onlardır. 12 Eylül cuntasından sonra iktidara gelen hemen hemen tüm hükümetler yine onlarındır, ya tarikatlardan çıkmadırlar ya da tarikatların desteklediği isimlerdir. Ve günümüzde milyonlarca Müslüman, emperyalist katiller tarafından doğranırken, hala Washington’un sözcülüğünü yapanlar, Fethullah Gülen’in son açıklamasında da görüldüğü gibi, yine onlardır.

Kimdir bu Fethullah Gülen?
Peki Fethullah Gülen’e gelirsek… İşte Gülen, saydığımız tüm bu örgütlenmelerin, son 40 yıldır merkezinde yer alan adamlardan yalnızca biridir ve bugün de dalında neredeyse tektir.

Kendisi, artık herkesin bildiği gibi ABD’nin soğuk savaş boyunca tüm dünyada uyguladığı anti-komünist propaganda politikasının Türkiye’deki önemli saç ayaklarından bir tanesidir.

İşe asker olarak geldiği, daha doğrusu görevlendirildiği, Erzurum’da komünizm karşıtı faaliyetler yürüterek başlar. O güne kadar sadece İzmir’de kurulmuş olan Komünizmle Mücadele Derneği’nin ikincisi, Gülen’in gayretleriyle Erzurum’da açılır.

Daha sonra gerek Erzurum’da gerekse çevredeki diğer illerde ve bölgelerde komünizm karşıtı propaganda çalışmalarına devam eder Gülen. Sık sık camilerde verdiği vaazlarla cemaati provake eder, kışkırtır, galeyana getirir.

Gülen’in yaptığı propagandalarda farklı olansa, söylemlerinin içeriğinde Türk-İslam çizgisinin de yoğun olarak hissedilmesidir. Bu noktada Said-i Nursi’nin Kürt kimliğini hesaba katarsak, Nursi’nin geleneğinden gelmediğini söyleyebiliriz. Çünkü Gülen bu Türk-İslamcı propagandalarıyla beraber, Kürtleri asimile eden devlet politikasının da çok önemli bir parçası halini alıyordu.

Örneğin Gülen, Malatya’da ve Diyarbakır’da konferanslar düzenler. Bu konferanslardaki başlıca hedefi, Kürt gençlerini anti komünist fikirler etrafında ve Türk-İslamcı propagandalarla birlikte bir nevi Türkleştirmektir. Bugün bile Gülen’in okullarındaki Kürt nüfusunun yoğunluğu dikkat çeker ve bunun nedeni de Gülen’in o dönemlerde gerçekleştirdiği bu faaliyetler olarak görülebilir.

Gülen’in geçmişinde önemli bir yerin de askerliğin aldığını görüyoruz. Zira 24 aylık askerliğini, hastalık gibi çeşitli mazeretlerle neredeyse 1 yılını birçok farklı şehirde camilerde verdiği vaazlarla ve buna mukabil komünizm karşıtı propaganda yapmakla geçiriyor. Bu torpilin nereden geldiği de malum, adamın hayatı torpil keza…

Bütün geçmişi derin devletin gücüyle, gizli-saklı ilişkilerden sağladığı ayrıcalıklarla dolu olan Gülen’in bir başka önemli özelliğiyse, kontrgerilla kamplarını kuran adam olması. 60’lı yılların ikinci yarısı ve 70’li yıllar boyunca, CIA’nin verdiği direktiflerle ve devletin de verdiği açık destekle örgütlenen kontrgerilla kuvvetlerinin, komünizm karşıtı faaliyetlerin devamlı bir hal almasını sağlamak için adına komando kampları ve İslamcı kamplar denilen birçok yeni örgütlenme alanları tesis ettikleri malumunuz. İşte Fethullah Gülen, burada da çok önemli roller almış ve özellikle kampların oluşturulmasında öncülük görevini üstlenmiştir.

CIA’nin ve devletin desteğiyle, anti komünist faaliyetler için Türkiye’nin birçok yerinde örgütlenmeye devam eder Gülen. Ara ara tutuklanır; ama o hayatı boyunca torpillerini gördüğü ‘üst düzey dostları’ sayesinde kısa sürede çıkar.

Diğer yandan Gülen’i hayatı boyunca destekleyen ve kollayanlar da askerler olmuştur. Buna mukabil Gülen de, gerek 12 Mart’ı gerekse 12 Eylül’ü net bir şekilde desteklemiştir.

İzmir’de 12 Eylül’e yakın bir tarihte bir camide verdiği vaazda şöyle seslenir cemaate örneğin: “Marx’ın bayrağı altında mitingler yapıyorlar ve bunlara müdahale eden çıkmıyor! Aslında bunlar askeri de karşılarına almışlardır. Peki ne oldu bu askere?”

Yine 12 Eylül darbesi gerçekleştikten sonra vermiş olduğu bir başka camii vaazında da şöyle der: “Ümidimizin tükendiği yerde, hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihalerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”

Atış serbest!..

İşte Fethullah Gülen’in hayatından bazı önemli kesitler ve işte bugünkü Fethullah Gülen… Şaşırıyor muyuz? Elbette hayır. Hayatı boyunca emperyalizmin uşaklığını yapmış, derin devletle ilişkiler kurmuş, kontrgerilla faaliyetlerini örgütlemiş ve darbelere de açıkça destek vermiş birinin, bugün uşaklık ettikleri tarafından aldığı ödül, yaptıklarıyla kıyaslarsak azdır bile ve böyle birinin, ne emperyalizme-Siyonizme bir taş atmasını ne de otoriteye karşı direnilmesini salık vermesini elbette beklemiyoruz.

Ancak, Pensilvanya’dan gönderilen mesajları ısrarla görmezden gelen, hasıraltı etmeye çalışanlara inat da, bu adamların gerçek kimliklerini insanların gözüne gözüne sokmak zorundayız.

İşte hayatı boyunca güce, otoriteye tapmış, darbeleri desteklemiş bir adam var karşınızda. İki tane paşayla, Perinçek’i yan yana getirince kontrgerillayı temizlediğini sananlara ve her gün köşelerinde statükoyu ‘güya’ eleştirenlere, işte gerçek bir kontrgerilla örgütlüyücüsü ve darbe, statüko sevdalısı Fethullah Gülen’i sunuyoruz. Buyurun, atış serbest, şayet yiyorsa!..

Onur Özgen (RED Dergisi, Temmuz 2010, 46. Sayı)