22 Temmuz 2010 Perşembe

Ölümünün 70. yılında Troçki

"Şehir merkezinde, yanı başınızda oturan; psikanaliz, edebiyat sohbetleri yapabildiğiniz entelektüel bir arkadaşınız, her an bir Kızılordu kurup tepenize binebilir, binmiştir, binecektir. Troçki de aynen öyle biridir."
Karl Kraus

Troçki’yle ilgili bir yazı kaleme alınacaksa, en başa Avusturyalı yazar arkadaşı Karl Kraus’un bu sözünün asılması gerektiğini düşünüyorum. Troçki’yi bu kadar kısa ve öz anlatan bir söz daha görmedim çünkü.

Öyle ki, Troçki’nin Marksizmin psikolojiye bakışı üzerine yazdıkları, en büyük psikanaliz uzmanlarının çalışmalarıyla boy ölçüşebilecek değerdedir. Edebiyat ve Devrim kitabındaki edebiyat eleştirilerini okuyunca, ömrü boyunca zorbalıklarla ve sürgünlerle boğuşan bir adam, nasıl olur da perspektifini edebiyat gibi zorlu bir alanda bu kadar geliştirmeye olanak bulabilmiş diye şaşarız. Diğer yandan matematik alanında yüksek öğrenim gören Troçki, matematikte tahsilini ilerletmek yerine Çarlık’a karşı devrimci mücadelede yerini almayı seçince, öğretmenleri, “Matematik dünyası şimdiden çok büyük bir değerini kaybetti” diyerek Troçki’nin, eğitim gördüğü matematik alanında da ne kadar büyük bir dehaya sahip olduğunu belirtmişlerdir.

İşte entelektüel açıdan bu kadar zengin bir birikime sahip olan Troçki, Kraus’un sözünde de belirttiği gibi, 38 yaşında tarihe Kızılordu olarak geçecek bir ordu kurmuş ve 200 yıllık zorba Rus İmparatorluğu’nun yıkılmasında büyük bir rol oynamıştır. Bu anlamda 20. yüzyılın hem büyük bir entelektüeli hem de büyük bir komutanı olan Troçki; Chomsky’nin dediği gibi, çağımızın insanları pasif, itaatkar, cahil ve güdümlü hale getiren, içi boşaltılmış entelektüellerin arasında, entelektüel kavramının içinin nasıl doldurulması gerektiğine de çok iyi bir örnek teşkil eder.

Devrime adanmış bir ömür
Hiçbir insanı, hele hele bu insan yaşadığı çağa ve hatta tüm çağlara damgasını vuracak işlere imza atmışsa, yaşadığı dönemin koşullarından bağımsız olarak ele alamayız. Troçki’nin hayatını değerlendirmemiz için de, yaşadığı dönem içinde tarihsel olarak gerçekleşen önemli olaylara da bakmamız gerekir. Onun nasıl büyük bir devrimci önder olduğunu doğru anlamak için de, Troçki’yi dört ayrı bölümde ele almamız gerekiyor diye düşünüyorum:

1) 1917 Ekim devrimi öncesi Troçki
2) Bolşevik Troçki
3) Karşıdevrime karşı Bolşevizmi savunan Troçki
4) Dördüncü Enternasyonal’in inşası


Elbette bu ayrım, birbirinden tamamen ayrı dört Troçki’nin olduğunu değil; Troçki’nin mücadele hattının öncelikli olarak mevcut koşullara göre biçimlendiğini ve Troçki’nin mücadelesini en doğru ve bütünsel şekilde anlayabilmek için, Troçki’yi dönemin koşullarıyla birlikte ele almamız gerektiğini gösterir.

Şimdi gelin, tüm ömrünü idealleri uğruna zindanlarda, sürgünlerde ve savaş cephelerinde geçiren bu büyük devrimciyi ve mücadeleye atıldığı gençlik günlerinden ölümüne kadar olan kahramanca yaşamını ele alarak, ölümünün 70. yılında bir kez daha analım…

1917 Ekim devrimi öncesi Troçki
Gençlik yılları, ilk sürgünler…
1879 yılında doğan Troçki’nin, henüz öğrencilik yıllarında Marksist fikirlerle tanışıp, devrimci mücadelede aktif bir şekilde bulunması bir oluyordu. Öğrenciliği sırasında tanıştığı sosyal demokrat çevrelerde çabucak sivrilip, Güney Rusya İşçi Birliği adında gizli bir örgütün de kurucuları arasında yer alıyordu. Marksist fikirleri yaymak için broşürler ve bildiriler kaleme alınca, Çarlık polisi tarafından tutuklanıp, hapse konuluyor, iki yıl boyunca ilk hapsini yatıyordu.

Hapisten sonra Sibirya’ya sürülüyordu Troçki. Bütün ömrü sürgünde geçecek bir adamın, ilk sürgünüydü bu aynı zamanda. Sibirya’da da sosyal demokrat çevreler içinde çabucak öne çıkan Troçki, bu süre içinde Londra’ya, RSDİP’in (Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) Avrupa’da çıkartılan dergisi Iskra’nın yazı kuruluna katılmaya çağırılıyordu. İşte Troçki’nin doğuşu da böyle gerçekleşiyordu. Sibirya’dan Londra’ya kaçması için gereken sahte isim olarak, Odessa cezaevindeki gardiyanlardan birine ait olan Troçki ismini seçiyordu Lev Davidoviç Bronştayn…

RSDİP’e giriş, Londra günleri…
İki yıllık Sibirya sürgünü, 1902 yılındaki firarıyla son buluyordu Troçki’nin. Önce Viyana’ya, sonrasında da Londra’ya gidiyordu. Lenin ile ilk tanışması da Londra’da gerçekleşiyordu Troçki’nin. Lenin haricinde, o dönem Rus devrimci hareketinin içinde önemli isimlere sahip Georgy Plekhanov ve Julius Martov gibi devrimcilerin yer aldıkları Iskra’nın yazı kuruluna katılmış ve ‘Pero’ takma ismiyle yazılar yazıyordu.

Bolşevik-Menşevik bölünmesi
Bir yıl sonra Londra’da gerçekleşen RSDİP’in kongresine katılıyordu Troçki ve bu kongrede Rus devrimci hareketi arasında ilk bölünme gerçekleşiyordu. Lenin önderliğindeki Bolşevikler ve Martov önderliğindeki Menşevikler… Parti içindeki bu ideolojik ayrılış, Troçki’nin önüne de bir yol ayrımının çıktığı anlamına geliyordu. Troçki’nin bu dönemdeki mücadelesi, açıkça parti içindeki bölünmenin etkisinde kalmıştır. Fakat belirtilmelidir ki, RSDİP içinde 1903 yılında gerçekleşen bu ilk bölünme, daha çok geçici bir bölünme olmuştur. Çünkü bu bölünme, iki ayrı partiye ayrılmaktan çok, aynı parti içindeki iki ayrı fraksiyona dönüşmek anlamındadır.

Troçki ilk olarak, bu tür bir bölünmeyi gereksiz bulmuştur ve bunun için bu bölünmede tarafsız olmak gerektiğini düşünmüştür. Bu sürede de Bolşevikler ile Menşevikler arasında birleşmeleri yönünde çalışmalar yapmıştır; fakat başarılı olamayınca, daha fazla tarafsız kalamayarak, Menşeviklere katılmıştır. Ancak bir sene sonra Menşeviklerin görüşlerine katılmadığını belirterek, Menşeviklerden ayrılmıştır.

Troçki bu dönemde Lenin’le de çok ciddi tartışmalarda bulunmuştur. (Bugün hala Troçki’nin fikirlerine karşı olan çevreler tarafından bu polemikler sıkça kullanılmaktadır.) Fakat Troçki, Bolşeviklere katılmadan önce, bu dönemde gerçekleşen bölünme sırasındaki tutumunun ve Lenin’le girdiği polemiklerin tümünde haksız olduğunu kabul etmiştir.

Bu noktada kişisel bir not düşmek istiyorum. Troçki’nin bu dönemdeki tutumlarının nedeni, kanaatimce biraz da Troçki’nin kişiliğinden kaynaklanmaktadır. Henüz birkaç senedir Troçki’nin görüşlerini benimsemiş genç bir Troçkist olarak, Troçki’yi okuyup araştırmaya başladığım andan itibaren gözüme çarpan ilk şey, bu adamın hiçbir şeyi kolay kolay kabul etmediğiydi. Yani herhangi bir fikri, enine boyuna araştırmadan, onu sorgulayıp eleştirel bir süzgeçten geçirmeden ve o fikri savunanlarla ciddi politik kavgalara girişmeden, asla kabul etmeyen bir adam var karşımızda. Troçki’nin Bolşeviklere katılana kadarki sürecinde, göze ilk başta yalpalama gibi görülen bu gidip gelmeleri, görüşümce Troçki’nin bu karakteristik özelliğinden dolayıdır.

1905 devrimi ve Troçki’nin sürekli devrim teorisi
Rusya’daki devrimci hareket arasındaki bu bölünme ve bölünmenin iki tarafında yer alan devrimciler arasında giderek artan tartışmalar ve saflaşmalar sürerken, 1905 yılında gerçekleşen devrim, büyük bir heyecanla karşılanıyordu. Troçki de 1905 devrimiyle birlikte yeniden Rusya’ya dönüyor ve St. Petersburg Sovyeti başkanı oluyordu. Troçki’nin Rus işçileri arasında her zaman devam edecek olan şöhretinin sebebi de, 1905 devrimindeki bu ünvanıdır.

1905 devriminin çok önemli sonuçları olmuştur. Birincisi, her ne kadar bastırılmış bir devrim olsa da, zorba Çarlık İmparatorluğu’nun temellerinin ilk defa ciddi biçimde sallanmasına sebep olmuştur ve bununla birlikte 1917’yi yaratacak sürecin başlamasını sağlamıştır.

Ekim devrimine kadar sürecek olan devrimin yöntemine dair tartışmalar, esas olarak 1905 devrimiyle başlar. Örneğin Menşeviklerin, Rusya’da sanayinin gelişmediği ve buna bağlı olarak bir devrim gerçekleştirecek kadar güçlü bir işçi sınıfının olmadığı şeklinde bir tezleri vardır. Öncelikle burjuva nitelikli demokratik bir devrim gerçekleşmeli ve böylece hem sanayi gelişmeli hem de işçi sınıfı örgütlenerek ve bilinçlenerek güçlenmelidir. Yani Menşevik kanata göre, Rusya’da bir işçi devriminin gerçekleşmesi mümkün değildi.

Buna karşın Bolşevikler ise, Rusya’da demokratik bir devrimin gerçekleşmesinin zorunlu olduğu konusunda Menşeviklerle hem fikirdi; ancak burjuvazinin 19. yüzyılda sahip olduğu devrimci niteliğini kaybettiğini düşünüyorlardı. Gerici, korkak ve kokuşmuş bir sınıf halini alan burjuvazinin, ne Rusya’da ne de başka bir ülkede bir devrim gerçekleştiremeyeceğini, bunun için işçi ve köylülerin öncülük edecekleri bir ayaklanmanın gerekliliğine dikkat çekiyorlardı. Lenin buna, ‘proletaryanın ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü’ adını veriyordu. Sosyalist devrim, ancak işçilerin ve köylülerin öncülük edecekleri demokratik devrimden sonra gerçekleşebilirdi.

Troçki’yse hem Menşeviklerden hem de Bolşeviklerden farklı olarak, 20. yüzyılda geri kalmış, burjuva devrimini yaşamamış ülkelerde de işçi devrimlerinin gerçekleşebileceğini düşünüyordu. Devrimin öncüsünün işçi sınıfı olması konusunda Bolşeviklerle aynı düşünüyordu Troçki; fakat devrimci bir niteliği olmayan ve gerici bir sınıf olarak nitelendirebilecek köylü sınıfının işçilerin arkasına geçmesi gerektiğini söylüyordu.

Troçki’nin bu görüşlerinin ideolojik arka planını da, 1905 devriminin sonuçlarına göre, hapishanede yazacağı Sonuçlar ve Olasılıklar broşürüyle geliştireceği sürekli devrim kuramı oluşturuyordu. Bu kurama göre, Rusya’da burjuva demokratik bir devrim zorunlu değildi. Devrimin başlangıcını burjuva demokratik talepler oluştursa da, işçilerin demokratik talepleriyle beraber devrim, zamanla proleter bir nitelik kazanacak ve sürekli hale dönüşecekti. Yani mesele, iktidarın burjuvaziye mi yoksa işçi sınıfına mı teslim edileceğiydi. Troçki, henüz 1905 devriminde “Tüm iktidar Sovyetlere!” diyerek, meseleyi ne kadar berrak bir şekilde gördüğünü kanıtlamıştı… Henüz 1906 yılında şöyle diyordu Troçki:

“İşçilerin ileri bir ülkeden önce, ekonomik olarak geri bir ülkede iktidara gelmeleri mümkündür. (...) Proletaryanın diktatörlüğünün teknik gelişmeye ve ülkenin kaynaklarına şu veya bu şekilde otomatik olarak bağlı olduğunu düşünmek, saçmalığa varıncaya kadar basitleştirilmiş ‘ekonomik’ maddeciliğin önyargılarından biridir. Bu bakış açısının Marksizmle bir ilişkisi yoktur. (…) Bize göre Rus devrimi öyle koşullar yaratacaktır ki, liberal burjuva politikacıları hükümet etme yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyma fırsatı bulmadan önce, iktidar işçilerin eline geçebilecektir – ve devrimin zaferi isteniyorsa, mutlaka geçmelidir.”

Troçki’nin 1917’ye dair kehanet derecesinde tutarlı olan bu sözleri, onun ne kadar iyi bir teorisyen olduğunu gösteriyordu. Fakat 1917’ye kadar Troçki’nin görüşleri, ne yazık ki Rusya’daki devrimci çevrelerde kabul görmüyordu. Nitekim, önceleri Troçki’yi yanlış bir şekilde köylüleri ayaklandırmayı reddetmekle suçlayan Lenin de 1917’ye kadar Troçki’nin görüşlerini kabul etmemişti. Lenin uzun süre, işçi sınıfının yapması gereken şeyi, yoksul köylülerle ittifak kurmak olarak belirlemiş ve bunu sadece proleter bir devrimin gerçekleşmesi için gereken koşulların oluşmasını sağlayacak bir zorunlu aşama olarak görmüştü. Fakat Çarlığa ilk esaslı darbeyi indirecek olan 1917 Şubat devrimi, Lenin’in bu görüşünü sorgulayıp, 1917 Nisan’ında kaleme alacağı Nisan Tezleri’nde yanlış ilan etmesini sağlıyor ve Troçki’nin 1905’te söylediği, “Tüm iktidar Sovyetlere!” sözü, Lenin’in ağzından da çıkınca, Ekim devrimine giden süreç daha da hızlanıyordu.

Lenin’in İki Taktik’inde savunduğu eski aşamacı teorileri hala savunmakta direten bazı Bolşeviklere karşı da, “Eski formüller üzerine değil, yeni gerçekliğe dayanmak gerekir,” diyerek, çoktan tarihin çöp kutusuna atılmış teorileri savunmanın gereksizliğine dikkat çeken Lenin böylece, Troçki’nin başından beri gerek Menşeviklerle gerekse Bolşeviklerle kıyasıya kavga ettiği konu olan, “İktidar mücadelesi vermek gerekir mi? İktidarı almak gerekli midir, değil midir?” sorusunu sahiplenerek, iktidarı burjuvaziye bırakmaya yeltenenlere karşı Troçki ile birlik oluyor, böylece aralarındaki en önemli görüş ayrılığı olan devrimin şekline dair anlaşmazlıkları bitirip, Troçki’nin 1905 devriminden beri ısrarla savunduğu sürekli devrim kuramına yaklaşıyordu. Bunun ardından da Troçki, Bolşevik saflara katılıyordu…

Ancak Troçki’nin Bolşeviklere katılmasından sonraki süreci ele almadan evvel, bir şeyi de belirtmek gerekiyor. Troçki’nin 1905 devrimiyle beraber oluşturup geliştirdiği sürekli devrim kuramı, onun politik öngörüsünün ne kadar gelişkin olduğunun bir göstergesi olsa da; Bolşeviklere katılana kadarki olan sürecinde, özellikle parti içindeki bölünmelere karşı yanlış tutumlar izlediğini belirtmek gerekir. Menşeviklerle arasındaki ‘köklü’ fikir ayrılıklarına rağmen, bir süre aynı cephede yer alması ve Menşeviklerin sağ sapmacı tutumlarını 1917 Şubat’ına kadar fark edememesi ve de özellikle Bolşevikler ile Menşeviklerin birliğini uzun süre mümkün görmesi, Troçki’nin en önemli hatalarıydı. Fakat önceden de belirttiğim gibi; Troçki, Bolşevik saflara katılmasıyla beraber, tüm bu altını çizdiğimiz konularda haksız olduğunu zaten kabul etmiştir.

Bolşevik Troçki
İkinci Enternasyonal’in ihaneti
1914 yılında başlayan Birinci Paylaşım Savaşı’nda, İkinci Enternasyonal’deki Alman sosyal demokratlarının savaşa olan destek ihanetleriyle, sosyal demokrat hareket içinde tarihsel anlamda çok büyük bir kopuşu beraberinde getirecek olan ciddi bir tartışma baş gösteriyordu. Troçki’nin işte bu dönemde, özellikle Lenin önderliğinde, Bolşeviklerin bu sosyal-şoven politikaya karşı sert bir tavır almasıyla beraber, Bolşeviklere karşı enternasyonalizm çizgisinde bir yakınlaşması oluyordu. Her ne kadar Bolşevikleri sekterlikle suçlamaya bir süre daha devam etse de, Lenin önderliğinde kurulacak olan Üçüncü Enternasyonal’in başlangıcı olarak görebileceğimiz Zimmerwald Konferansı’na katılıyordu.

1917 Şubat devrimi
Troçki’nin Bolşevikleri sekter bir örgüt olarak görmesiyse, Menşeviklerin Şubat devrimi boyunca oynadıkları rolü fark etmesiyle son buluyordu. Ve nihayet Bolşevik-Menşevik birliğinin gereği görüşünden de böylece vazgeçiyordu. Bundan sonra gerek Troçki’nin parti içindeki tutumlarının yanlışlığının farkına varması, gerekse Lenin’in Nisan Tezleri’nde programatik bir şekilde açıkladığı gibi, devrimin şekline dair bir takım köhnemiş teorilerden kendini tamamen kurtarmasıyla Troçki, Şubat devriminden sonra Rusya’ya dönüyor ve Bolşeviklere katılıyordu. Lenin’se Troçki’yi Bolşevik saflara şu sözlerle karşılıyordu: “Troçki, Menşeviklerle birliğin mümkün olmadığını anladı. Aramıza son katılan Bolşevik olmasına rağmen, artık bu andan itibaren kabul etmeliyiz ki, aramızdaki en iyi Bolşevik odur.”

…Ve 1917 Ekim devrimi
Bolşeviklere katılmasıyla beraber merkez komiteye de girer Troçki. Lenin’le birlikte, partideki eski görüşleri savunmakta direnen kesimi, iktidarı bir an önce almaya ikna etmek için büyük çaba gösterirler. Çünkü Çarlık devrilmiştir ve bu demokratik devrimcilerin söyledikleri gibi burjuva demokratik yöntemler ve aşamalarla değil, Troçki’nin henüz 1906 yılında savunduğu üzere, proleter devrim yöntemleriyle ve sürekli bir şekilde gerçekleşmiştir. Burjuvazinin başındaki geçici hükümet, tıpkı Lenin ve Troçki’nin söyledikleri gibi, burjuva demokratik sorunları çözecek kudrete sahip değildir. Bu kudrete sahip olan tek güç, işçi sınıfıdır. Bunun için Lenin ile Troçki, iktidarı bir an önce işçi sınıfının eline geçirmesi gerektiği konusunda diğer Bolşevik üyeleri ikna etmeye çalışırlar ve bir ara azınlık durumuna düşseler de, özellikle Lenin’in otoritesi sayesinde Merkezi Komite’yi ikna etmeyi başarırlar. Böylece Rus işçi sınıfı, 1917 Ekim’inde iktidarı ele geçirerek, kendi diktatörlüğünü kurar…

Artık Troçki, Paris Komünü’nden sonra tarihin ikinci işçi iktidarının gerçekleşmesinde büyük rol oynayan Bolşevik Parti’nin merkez komitesinin başındaki isimdir. Ve tüm Rusya’da işçiler arasında dillerde sadece iki isim telaffuz edilir, ellerde sadece iki kişinin fotoğrafları taşınılır: Lenin ve Troçki…

Devrimin savunulması…
Ekim devrimi ve Sovyetler Birliği’nin kurulmasından sonra Troçki’nin önünde çok önemli iki görev vardı. Birincisi Dış İşleri Komiserliği… Troçki’nin bu ünvanıyla yaptığı ilk iş, gizli anlaşmaların hepsini açıklayıp, kapitalist dünyayı çok zor bir durumda bırakmak oluyordu. Ondan sonra sıra, Rusya’da devrimi savunup sağlamlaştırmak ve Avrupa’da devrimin başlamasını sağlamaya geliyordu. Troçki, Almanya ile hala sürmekte olan savaşı sonlandırmak için Brest-Litovsk görüşmelerine katılıyor ve Bolşevikler görüşmeler sonunda anlaşmayı imzalayıp, milyonlarca insanın öldüğü Birinci Paylaşım Savaşı’ndan çekildiklerini ilan ediyorlar ve bu da savaşın sonu anlamına geliyordu…

Aynı zamanda Troçki’nin önünde daha da zorlu bir görev daha vardı: Yıkılmasına rağmen devrimi ezmek için hala hazır bulunan Çarcı kuvvetlerin ve diğer emperyalist ülkelerin desteklediği gericilerin saldırılarıyla başlayan iç savaşta, Troçki Lenin’in ısrarlarıyla Savaş Komiseri oluyor ve Beyazordu’ya karşı Kızılordu’yu kurmak gibi zor bir işe girişiyordu. Yani Troçki hem devrimin bir an önce yayılması için hem de karşıdevrimcilere karşı savunulması için iki önemli görevin başındaki isim oluyordu…

1918’ten 1921’e kadar genç Sovyet Cumhuriyeti, türlü ekonomik zorluklar içinde bir de iç savaşla mücadele eder. Ve bu iç savaşı yöneten isim olan Troçki, doğal olarak bu yıllarda iç savaş neyi gerektiriyorsa, onu yapmıştır. Kendilerine sosyalist diyen Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler ve diğer tüm küçük gruplar, karşıdevrim bayrağı altında toplanmaya başlamışlar, devlet dairelerindeki yıkılan Çarlığın menfaatçi memurları, bürokratları Bolşeviklere karşı başkaldırmış ve greve gitmişler, devrilen geçici hükümetin lideri Kerensky ise, Petrograd’dan kaçarak cephedeki askerleri Bolşeviklere karşı kışkırtmaya çalışmaya başlamıştı bile. Kısacası bu olağanüstülükteki şartların önlemleri de olağanüstü olmalıydı…

John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün’de durumu şöyle özetliyordu: “Alacakaranlıkta erkekler ve kadınlar ayaklarını yere vura vura yürüyorlar; süngüleri sallanıyor havada. Burjuva kalabalıkların arasından geçiyorlar. Burjuvalar tiksintiyle, ama korka korka bakıyorlar onlara... Herkes onlara karşı; iş adamları, vurguncular, yatırımcılar, toprak sahipleri, subaylar, politikacılar, öğretmenler, serbest meslek sahipleri, dükkancılar, memurlar, ajanlar, öteki sosyalist partiler... Hepsi Bolşeviklere karşı sonsuz bir kin besliyorlar. Sovyetlerden yana olanlar, yoksul işçiler, bahriyeliler, bütün morali bozulmuş askerler, topraksız köylüler ve birkaç da –ama yalnızca birkaç– aydın...”

İşte tüm bu şartlarda, Bolşevik Parti dışındaki tüm Sovyet partileri ve dahi parti içindeki fraksiyonlar, yasaklanıyordu. İşçiler arasında disiplini sağlamak için gerektiğinde zor kullanma, zorunlu çalışma ve sendikaların devletin kontrolüne girmesi gibi sert kararlar alınıyordu. Fakat tüm bu sert kararlar, yukarıda belirttiğimiz olağanüstü şartların bir sonucuydu ve Troçki de diğer tüm Bolşevikler gibi, bu önlemleri bu yüzden onaylamıştır. Yoksa genç Sovyet proleter devrimi, birkaç yıl içinde iç savaşa yenilecekti.

Yani gerek Lenin gerekse Troçki, iç savaş dönemindeki bu sert politikaların hepsini, sadece ve sadece konjonktürel zorunluluklardan dolayı savunmuşlardır. İç savaştan güçlenerek çıkan bürokratik kliğin, koşulların iç savaşa nispeten normalleşmesine rağmen, iç savaş dönemindeki baskıcı politikaları aynen devam ettirmesinin sebebiyse, iç savaşa ait bu politikaları ‘ideolojik’ olarak benimsemesiyle alakalıydı. Bugün anarşistlerin ve komünizm karşıtı ideologların söyledikleri gibi, Leninizm ile Stalinizm arasında bir fark olmadığına dair propagandaları, işte bu anlamda tarihsel maddecilikten yoksun bir anlayışın ürünü olduğu için, ancak bir safsatadan ibarettir.

Karşıdevrime karşı Bolşevizmi savunan Troçki

Yerden alınmaya çalışılan Bolşevizm bayrağı
İç savaş sonlanmış, Bolşevikler aldıkları tüm sert önlemlerde haklı çıkmış ve iç savaştan galip çıkmıştı. Fakat Lenin’in ifadesiyle, bürokrasi adında korkunç bir canavar da yaratılmıştı…

İşte bu dönem, Troçki’nin parti içindeki ve devlet kademelerindeki giderek büyüyen karşıdevrimci büyümeye karşı Ekim devrimini ve Bolşevik geleneği savunan, devrimci Marksizmin sürdürülmesinde lider rolünü üstlendiği dönemdir. Bahsettiğimiz dönem, yani iç savaşın sonlanmasıyla beraber yaşanan ekonomik bunalımı atlatmak için yeni ekonomik planların hayata geçirildiği, işçi sınıfının kendi iradesini giderek kaybettiği ve yerini partinin ve partiyi yöneten bürokratik kliğin iradesinin aldığı, Lenin’in de hastalığından dolayı zamanla partiden izole olduğu ve 1924’teki ölümüyle beraber de, parti içindeki menfaatçi bürokratların giderek iktidarını sağlamlaştırdığı ve böylece Sovyetler Birliği’nde bir bürokratik yozlaşma yarattıkları dönemdi…

İşte bu yüzden, devrimci Marksizmin savunulması, çok büyük bir önem taşıyordu. Çünkü Sovyetler Birliği’nde başlatılan bürokratik yozlaşmanın temelinde, Marksizmin bir karikatürünün yaratılıp çarpıtılması vardı. Diğer bir adıyla Marksizm ve Sovyet Rusya’daki karşılığı Leninizm, dezenformasyona uğratılıyordu ve yerine sadece bürokrasinin çıkarlarını kollayan yeni bir karşı-ideoloji kuruluyordu. Fakat ne yazık ki, Bolşevik önderler yaratılan bu bürokratik yozlaşmanın farkına çok geç varacaklardı. Burada da Lenin ile Troçki, diğer Bolşeviklerden farklı bir yerde duracaklar ve bürokrasinin giderek büyüyüp devrimi yiyecek bir güç halini aldığını, herkesten önce kavrayacaklardı. Keza Lenin’in hasta yatağında geçecek ömrünün son zamanları, tamamen bürokrasiye karşıdır. 1924 yılında Lenin’in hastalığına yenik düşmesiyle beraberse, bu görev, yani devrimin ve Bolşevizmin savunulması görevi, Troçki’ye kalıyordu…

Bolşevizmin bir dezenformasyonu olarak Stalinizm
Lenin’in ölümünden sonra bürokratik aygıt zaten çoktan iktidarı işçi sınıfının elinden almıştı. Artık mesele, bu yeni karşıdevrimci iktidarın liderliğine kimin geçeceğiydi. Bu kişi de, Lenin’in ölmeden önce partinin kendisinden sonraki liderliği konusunda defalarca uyardığı isim olan Stalin oluyordu…

Bundan sonrası Stalin ile Troçki’nin şahsında vücut bulan, ancak aslında bürokrasi ile işçi sınıfı arasında geçen bir iktidar mücadelesiydi. Ya karşıdevrim kazanacaktı ya da devrim bizzat işçi sınıfı tarafından yeniden gerçekleştirilecek ve kurtarılacaktı. Fakat iktidar için kapışan iki kuvvetten biri, yani bürokrasi, çoktan tüm güç dengelerini kendisi lehine döndürmüştü.

Partinin bürokratik yozlaşmasına karşı mücadele vermek için örgütlenmek gerektiğinin farkındaydı Troçki ve buna mukabil de Sol Muhalefet’i örgütlüyordu. Parti içindeki Stalinci kliğe karşı birçok alanda mücadele yürütüyordu Sol Muhalefet. Tamamen bürokrasinin çıkarlarına göre uydurulmuş bir teori olan, tek ülkede sosyalizm teorisi, hızlı ve zamansız kolektifleştirme gibi yanlış ekonomik politikalar, Çin devrimine karşı Komintern’in tutumu, vs. gibi konularda, Bolşevizmin gereklerini savunuyor ve bu da Troçki’ye ve Sol Muhalefet’e karşı karalama kampanyalarının başlamasını sağlıyordu.

Troçkizm adı da, Troçki’ye ve Sol Muhalefet’e yönelik başlatılan bu karalama kampanyaları sırasında, Stalinci klik tarafından kullanılmıştır. Oysa ne Troçki ne de Sol Muhalefet ve sonraki süreçte inşa edilecek olan Dördüncü Enternasyonal içindeki militanlar, Troçkizm kavramını kullanmazlardı. Bugün Troçkizm olarak adlandırdığımız akımın temsilcileri, o dönemde kendilerini Bolşevik-Leninist olarak nitelerlerdi. Tabii bunu Troçkist olmaktan utanmak olarak değil, diğer devrimci Marksist önderlere duyulan saygıdan kaynaklı bir durum olarak algılamak gerekir. Bu anlamda da Troçkizmi, Bolşevizmin-Leninizmin bir devamı ve savunulması olarak görmek, en doğrusudur.

Tek ülkede sosyalizm ve dünya devrimi
"Devrimimizin doğru bir biçimde değerlendirilmesi" diyordu Lenin, "ancak enternasyonal bir bakış açısıyla mümkündür."

Aynı Lenin, Ekim devrimini gerçekleştirecek, “Tüm iktidar Sovyetlere!” emrini vermek üzere Rusya’ya döndüğünde, 1917 Nisan’ında yeni ayak bastığı Finlandiya tren garında yapacağı konuşmada, gerçekleşecek olan devrimi de, aynı bakış açısıyla değerlendiriyordu: “Değerli yoldaşlar, askerler, denizciler ve işçiler; sizin şahsınızda Rus devrimini selamlamaktan, sizi dünya proleter ordusunun öncüsü olarak selamlamaktan mutluyum... Yoldaşımız Karl Liebkneckt’in çağrısı üzerine, halkların silahlarını sömürücü kapitalistlere çevirecekleri saat hiç de uzak değil. Bu korsanca emperyalist savaş, bütün Avrupa’da bir iç savaşın başlangıcıdır... Uluslararası sosyalist devrim başlamış bulunuyor... Bütün Avrupa kapitalizmi bugün-yarın yıkılabilir, yapmış olduğunuz Rus devrimi yolu açmış, yeni bir çağın başlangıcı olmuştur. Yaşasın dünya sosyalist devrimi!”

İşte büyük Ekim devrimi, bu bakış açısına sahip Lenin’in ve Lenin’le enternasyonalizm çizgisinde bire bir örtüşen Troçki’nin, hem Rus işçi sınıfını hem de diğer Bolşevikleri ‘muazzam’ bir şekilde yönlendirmesiyle gerçekleşen bir devrimdir.

Zira Komintern’in Dördüncü Kongresi’ne kadar, tüm dünya komünistleri için dünya devrimi, vazgeçilmez bir düsturdu. Lenin’in de katıldığı son kongre olan Dördüncü Kongre’de alınan kararlardan biri de şuydu: “Dördüncü Dünya Kongresi bütün ülkelerdeki proleterlere, proleter devrimin hiçbir zaman tek bir ülkenin sınırları içerisinde zafere ulaşamayacağını hatırlatır; o yalnızca uluslararası biçimde, dünya devrimine gelişerek zafere ulaşabilir.”

Öyle ki, o dönem Avrupa’daki en güçlü, örgütlü işçi hareketinin olduğu Almanya’daki devrim hareketlerine o kadar bel bağlamıştı ki Bolşevikler, bizzat Lenin, Üçüncü Kongre’de Alman devriminin gerçekleşmemesi halinde, yenilmeye mahkum olduklarını açıkça ilan ediyordu. Yine Ekim devriminin üçüncü yıldönümündeki konuşmasında, şunları söylüyordu Lenin: “O günlerde, erişmiş olduğumuz zaferin, ancak dünya genelinde başarıya ulaşması halinde kalıcı bir zafer olabileceğini biliyorduk; dolayısıyla, kendi davamız için mücadele etmeye başladığımızda, yalnızca dünya devrimine bel bağlamış, kendi yazgımızı dünya devriminin yazgısı olarak görmüştük ve bu şekilde hareket etmekte kuşkusuz haklıydık."

Gerçekten de öyleydi. Yine Lenin’in 1920’de söylediği gibi, kapitalizm ve sosyalizm, yan yana var oldukları sürece barış içinde yaşayamayacaklardı. Bunlardan biri nihai olarak zafere erişecek ve son cenaze töreni ya Sovyet Cumhuriyeti'nin ya da dünya kapitalizminin olacaktı.

Fakat Sovyet Cumhuriyeti’nde yaşanan bürokratik karşıdevrim ve hemen ardından hızla yaşanan yozlaşma, son cenaze töreninin dünya kapitalizmi için değil, Sovyetler Birliği için yapılmasına neden oluyordu. Çünkü Troçki’nin İhanete Uğrayan Devrim’de söylediği gibi, Sovyetler Birliği kapitalizm ile çevrelenmeye ne kadar devam ederse, toplumsal dokunun dejenerasyonu da o kadar ilerleyecekti. Uzatılmış bir tecrit dönemi, kaçınılmaz olarak, ulusal komünizmle değil, kapitalizmin restorasyonu ile bitecekti. Bitti de…

İşte tek ülkede sosyalizm teorisi, işçi sınıfının uluslararası çıkarlarını değil de, Sovyet bürokrasisinin çıkarlarını ve Avrupa burjuvazisinin gözündeki saygınlığını düşünen karşıdevrimcilerin teorisidir. Ve dünya devriminin, dolayısıyla Marksizm-Leninizmin reddidir. Bugün dünya devrimi hedefini, sadece Troçkist bir hayalcilik olarak gören devrimci hareketler, Bolşevizmin Stalinist dezenformasyonunun bir ürünüdür. Dünya devrimini, ‘tüm dünyada aynı anda’ gerçekleşecek bir devrim olarak gösteren Stalinist tahrifat, bu durumun da kaynağıdır.

Şayet hedefimiz, kapitalizmi tüm dünyada tasfiye etmekse, ki Bolşeviklerin hedefi kesinlikle öyleydi, o zaman dünya devriminden vazgeçmek, kapitalizmi yok etmekten vazgeçmek, diğer bir adıyla komünizmden vazgeçmek demektir. İşte Lenin’den sonra Troçki, komünizm hedefinden vazgeçenlere karşı, komünizm bayrağına sıkı sıkıya sarılmak gerektiği gibi, bugünün devrimci hareketlerinin içinde bizi çok farklı bir noktada tutacak, değerli bir mirası, geleneği komünistlere bırakmıştır.

Sosyalizm sınıfsız ve devletsiz bir toplumdur!
Stalinizmin Marksizme yaptığı bir diğer önemli tahribatı da, sınıfsız ve devletsiz bir toplum olan sosyalizmi, yine bürokrasinin çıkarları adına, sınıflı ve devletli bir toplummuş gibi göstermesidir. Bunu da Marksist teoride, sosyalizme geçişi ifade eden proletarya diktatörlüğünü sosyalizmle eşitleyerek ve komünist aşamayı da sosyalizmden ayırarak yapmıştır.

Oysa ki, Marx’tan Lenin’e komünizmin bütün usta teorisyenleri, sosyalizmi sınıfsız ve devletsiz bir toplum olarak belirtmişken ve proletarya diktatörlüğü aşamasını, bir önceki sınıflı toplumdan kalan tüm kalıntıları, zor kullanarak yok etmek olarak açıklamışken, sırf bürokrasi kendi varlığını korusun diye, koskocaman bir ideolojik birikim ters yüz edilmiş ve sosyalizmde sınıfların ve devletin var olduğu söylenmiştir. Hatta Stalin 1936’da, sınıfsız topluma geçildiğini bile söylemiş, Stalinizmin içinden çıkması zor, ne kadar çelişkili bir karşı-ideoloji olduğunu ilan etmiştir adeta.

İşte Troçki, Stalinizmin bu önemli tahrifatına karşı da, kullanabileceği tüm araçlarla ideolojik bir mücadele vermiştir. Ve bugün sahip olduğumuz bu ideolojik birikimde, Troçki’nin bu mücadelesinin büyük önemi vardır.

Troçki’nin yenilgisi, karşıdevrimin galibiyetiydi
Fakat Troçki, mücadele ettiği bürokratik karşıdevrimin, tüm güçleri kendi lehlerinde toplamasından dolayı, üç yıl içinde tüm yetkilerini kaybetmiş, 1928’de önce Alma-Ata’ya, bu da yetmeyince bir yıl sonra Türkiye’ye, Büyükada’ya sürülmüştü.

Sol Muhalefet yenilmiş, bürokrasi kazanmıştı. Fakat mücadele bitmemişti. Şimdi sıra Uluslararası Sol Muhalefet’i ve Dördüncü Enternasyonal’i inşa etmeye gelmişti…

Dördüncü Enternasyonal’in inşası…
Enternasyonal’in önemi…
Troçki’nin Büyükada’daki sürgün yılları, mevcut duruma dair yeniden ve yeniden düşünme fırsatı bulabildiği, Stalinizmin dezenformasyonuna karşı verdiği ideolojik mücadeleyi daha sistematik şekilde oluşturduğu ve Uluslararası Sol Muhalefet’i örgütlemek adına büyük adımlar attığı, çok önemli bir dönemidir.

Fakat o dönem Türkiye, Dördüncü Enternasyonal’in inşası için uygun bir ülke değildir. Bu yüzden 1932’de önce Kopenhag’a, bir yıl sonra da Fransa’ya gider ve çok zor koşullarda, yaklaşık bir yıl Fransa’da kalır. Fransa’dan da iki yıl sonra Norveç’e gider, ardından da Stalin’in ajanı tarafından katledileceği Meksika’ya… Özellikle Fransa, Norveç ve Meksika yılları, Dördüncü Enternasyonal’in örgütlendiği yıllardır…

Bugünün devrimci hareketinde uluslararası dayanışmadan anlaşılan, yurt dışındaki birkaç partiyle ilişki içinde olmak, onlarla selamlaşmaktan öteye gitmemekte. Oysa herhangi bir ülkedeki gerçek bir devrimci parti, uluslararası bir parti olarak niteleyebileceğimiz devrimci bir Enternasyonal’in partisi olması gerektiğini bilir. Uluslararası işçi hareketini yönlendirecek devrimci bir Enternasyonal olmadan, ne ulusal boyutta ne de enternasyonal boyutta; bilinçli, örgütlü bir devrimci mücadele verilemez.

Lenin Enternasyonal’in önemini şöyle belirtmiştir: “Kapitalist hükümetlere karşı devrimci bir saldırı için, tüm ülkelerin burjuvazisine karşı siyasal iktidarı ele geçirmek üzere bir iç savaş için ve sosyalizmin zaferi için proleter güçleri organize etme görevi Enternasyonal’e düşüyor!”

Yepyeni bir Enternasyonal…

Troçki de bunu iyi bildiği için, hayatımın en iyi işi olarak niteleceği Dördüncü Enternasyonal’in inşasına büyük önem veriyordu. Uluslararası Sol Muhalefet ve Troçki, bir süre Üçüncü Enternasyonal’in düzeltilebileceğini düşünüp, Komünist Partiler içinde faaliyet göstermeye ağırlık verseler de, yenilen Alman devriminin ardından Hitler’in iktidara gelişine kadarki olan süreçte, Üçüncü Enternasyonal’in yaptığı önemli hataları göz önünde bulundurunca, yeni bir Enternasyonal’in gerektiğine karar verirler. Daha sonra Hitler, İkinci Paylaşım Savaşı öncesinde Stalin’le yaptığı anlaşmayı bozup, Sovyetler’e saldırınca, Stalin Üçüncü Enternasyonal’i kapatmaya karar veriyor ve kapattıktan sonra yaptığı açıklamasındaki şu tarihi sözlerle, Troçki’nin Dördüncü Enternasyonal’i kurmasında ne kadar haklı olduğunu gösteriyordu: "Böylelikle Hitlercilerin, Sovyetler Birliği'nin bütün dünyayı Bolşevikleştirmek istediği yönündeki iftirasına bir son verilmiştir." İşte Dördüncü Enternasyonal, bütün dünyayı Bolşevikleştirme hedefinden vazgeçen, hain bir önderliğin yerine kurulan, yeni bir dünya partisiydi…

Enternasyonal’i kapatmak demek, komünizm hedefinden vazgeçmek demekti. Keza Bolşevikler, iç savaş yıllarında dahi Enternasyonal’i kapatmamış, bir yandan Çarcı ve emperyalist ordularla mücadele verip, ülkedeki ekonomik sorunlarla boğuşurken, diğer yandan da Almanya’daki devrim hareketlerine büyük önem veriyor, yapılan her konuşmada dünya devriminin önemine dikkat çekiliyordu. Stalin’in İkinci Paylaşım Savaşı’nı bahane edip Üçüncü Enternasyonal’i kapatması, Lenin’in İkinci Enternasyonal için söylediklerini akıllara getiriyordu: “İkinci Enternasyonal öldü, oportünizm tarafından alaşağı edildi. Kahrolsun oportünizm, yaşasın Üçüncü Enternasyonal! Yaşasın sadece ‘dönekler’den değil oportünizmden de temizlenmiş Üçüncü Enternasyonal!” Şimdi de aynı oportünizm tarafından alaşağı edilen Üçüncü Enternasyonal ölüyor ve yerini ‘dönekler’den ve oportünizmden temizlenmiş yepyeni bir Enternasyonal, Dördüncü Enternasyonal alıyordu…

Troçki de bu değişimin ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Keza İkinci Enternasyonal’den kopan Lenin önderliğindeki Bolşevikler, 1917 Ekim devrimini gerçekleştirmişlerdi. Şimdi de Üçüncü Enternasyonal’den bir kopuş gerçekleşiyor ve bu hemen şimdi bir devrimci atılım gerçekleştirmese de, ilerde gerçekleşmesi mutlak büyük devrimci atılımların öncüsü olacağı kesindi. Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in inşası hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklıyordu: “...Şu anda yapmakta olduğum işin -son derece yetersiz ve kesintili yönlerine rağmen- hayatımın en önemli işi olduğuna, 1917’den daha önemli, iç savaş döneminden daha önemli, vs. olduğuna inanıyorum... 1917’de orada olmasaydım, Ekim devrimi -Lenin’in varlığı ve iradesiyle yönlendirilmiş olarak- gerçekleşirdi... Mirasın devredilmesini sağlamak için en az beş yıl aralıksız çalışmam gerekiyor.”

Fakat ne Troçki’nin ne de Dördüncü Enternasyonal militanlarının işi hiç kolay değildi. Gerek ülkelerindeki burjuva devletlerin baskıları, gerekse Stalinist ajanların bitmek bilmeyen takipleri ve Dördüncü Enternasyonal militanlarını öldürmeleri, durumu daha da zorlaştırıyordu. Yine de Dördüncü Enternasyonal, zayıf bir durumda da olsa örgütlenmeyi başardı.

İşte bu şartlarda Dördüncü Enternasyonal, 1938 yılında kuruluyordu. Dördüncü Enternasyonal’in programatik belgesi olarak, Troçki Geçiş Programı’nı aynı yıl kaleme alıyordu. Geçiş Programı halen Dördüncü Enternasyonal’in temel programatik metni olma özelliğini korur.

Dördüncü Enternasyonal’in önemi ve bıraktığı miras…

Dördüncü Enternasyonal yukarıda da belirttiğimiz gibi, çok güçsüz bir Enternasyonal olarak örgütlenmiştir. Troçki’nin Enternasyonal’in kuruluşundan iki yıl sonra Meksika’da Stalin’in bir ajanı tarafından öldürülmesi de, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunda bir kriz yaşamasına sebep vermiştir. İlerleyen yıllarda Enternasyonal içinde yaşanan bölünmeler, birçok farklı seksiyonun ortaya çıkmasını sağlamış ve zaten zayıf olan Dördüncü Enternasyonal, daha da zayıflamıştır. Yine de, bugün tüm dünyada mücadele veren, enternasyonalizmi göstermelik değil ilkesel olarak kabul etmiş tek Enternasyonal, Dördüncü Enternasyonal’dir.

Geçtiğimiz yüzyılda dünya komünist hareketinin içinde gerçekleşen birçok ihanete, birçok karşıdevrimci tahrifata rağmen Dördüncü Enternasyonal’in savundukları değerler, komünistlere bıraktıkları düşünsel ve mücadele mirası, çok değerlidir.

Dördüncü Enternasyonal, bizzat Komintern tarafından yapılan; sınıf işbirliğinin savunulması, proleter devrim idealinin ve devrimci mücadele yöntemlerinden vazgeçilmesi, tek ülkede sosyalizm gibi anti-Marksist teoriler uydurulması, burjuva yasallığının fetişleştirilmesi, küçük burjuvaziyi korkutmamak için sınıfsal bakış açısından ve dolayısıyla sınıf mücadelesinden cayılması, vs. gibi birçok karşıdevrimci politikalara karşı, Marksizmin ve onun 20. yüzyıldaki ve günümüzdeki sürdürücüsü olan Bolşevizmin değerlerini savunmuş, Marx’ın Komünist Manifesto’sundan itibaren günümüze kadarki sınıf mücadeleleri içinde yaratılmış ideolojik birikimlerini içinde barındıran harikulade mirası korumuş ve komünistlere bırakmıştır.

Eğer Dördüncü Enternasyonal kurulmamış olsaydı, Stalinizmin Marksizm üzerindeki ideolojik tahrifatları daha da inanılmaz boyutlara ulaşabilir ve devrimci Marksist gelenek tamamen yok olabilirdi.

Bugün de üzerinde Marx’ın, Engels’in, Lenin’in, Troçki’nin, Rosa Luxemburg’un, Karl Liebknecht’in ve daha birçok büyük devrimci önderin ve tüm dünyada verilmiş sınıf mücadelelerinin yarattığı ideolojik birikimin yer aldığı bu bayrak, Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in ellerinde dalgalanmaktadır. Evet şu an için çok zayıfız, kat etmemiz gereken çok yol var; ama Troçki’nin son sözünde de dediği gibi, “Dördüncü Enternasyonal’in zaferinden eminim, ileri!..”

Onur Özgen (RED Dergisi, Ağustos 2010, 47. sayı)

Hiç yorum yok: