28 Ağustos 2010 Cumartesi

Döneklik mi? Topaçlık mı?

Hep diyoruz ya, “Memleketi çadır tiyatrosuna çevirdiler,” diye; işler öyle bir noktaya geldi ki, çadır tiyatrosunu da geçti. Özellikle referandum sürecinde işin suyu çıktı, Başbakan gibi ağlayalım mı, sinirlenelim mi, kafayı mı yiyelim, bilemiyoruz…

Yeni anayasa hazırlıyorlar, halka sunacaklar, iktidarıyla muhalefetiyle ‘güya’ referandum üzerine mitingler düzenleyecekler; yahu arkadaş, bir ay boyunca anayasa üzerine yapılan mitinglerde, anayasa üzerine tek kelime edilmez mi? Aylardır, Recep Bey’in havuzunun mu, yoksa Kemal Bey’inkinin mi daha büyük olduğunu tartışıyoruz. (Gidip o havuzlara işeyeceksin, tartışmaya noktayı koyacaksın!) Sanki adamları 23 Nisan’da sevinsinler diye koltuğa oturtmuşlar da, koltuktan almayı unutmuşlar gibi…

Öbür yandan Nihat Doğan denen ‘Türk büyüğü’ çıkıyor, referandum şarkısı yapıyor… “Menderes’in ruhu için, Özal’ımın hatrı için, evet, evet, eveeeeeettt!” (Adam trafik kazası gibi, ne zaman, ne şekilde gerçekleşeceği belli değil.)

Halk desen, zaten anayasaymış, referandummuş umurlarında değil, haklı olarak herkes eve götüreceği ekmeğin derdinde. Neye ‘evet’, neye ‘hayır’ diyeceğini bile bilmiyor insanlar. Mitinglerde Başbakan ne sorsa, “Eveeeettt!” diye bağırıyorlar…

Ve tüm bunlar olurken, yıllarca ÖDP’nin genel başkanlığını yapmış Ufuk Uras da iktidarın şakşakçılığını yapan gazetelerden biri olan Star’a çıkıyor, “Hayır diyen Ergenekoncudur,” deyip, tam sayfa manşet oluyor. Nazlı Ilıcak da bunun üzerine, “Keşke her solcu onun gibi olsa,” diyor ve hayatını komünizm karşıtlığına adamış bir hanımın da bazen beğendiği ‘solcu’lar olabileceğini gösteriyor…

Peki, Nazlı Ilıcak neden tüm solcuların Ufuk Uras gibi olmasını istiyor?
Elbette solu, solcuları düşündüğünden değil. 12 Eylül darbesinin birkaç ay öncesinde şu satırları yazan bir kadın, solculara ne gibi bir iyi niyet besleyebilir ki: “Kızıl ahtapotların kolları ülkemizi yavaş yavaş sarıyor. Ve hâlâ at gözlüğü takanlar, faşizmin tırmanışından söz ediyor. Faik Türün’ü faşistlikle mi suçluyorsun, MİT’e kontrgerilla damgasını mı vuruyorsun, devlet teröründen mi bahsediyorsun, işkence iddiaları ile yeri göğü inletiyor musun, ‘Faşizm geliyor’ diye yaygarayı mı basıyorsun... Geç kardeşim uzatma o eli bana, çünkü o el kızıl ahtapotu boğmak yerine onu besliyor. Ben o kirli eli sıkmam.”

Evet, solcuları 'kızıl ahtapot' olarak niteleyip, Kenan Evren'in, "Asmayalım da besleyelim mi?" sözündeki gibi, boğmaktan bahseden bir kadın, bugün Ufuk Uras'ı övüyor. Uras için ne utanç verici bir durum! Utanma duygusu kaldıysa tabii hala. Ama AKP milletvekillerinin Meclis'te kendisini alkışlamasından utanmadığını açık açık söyleyen birinin, ar damarını aldırmış olması hayli muhtemel...

Bu nasıl bir dönüştür?!
Ufuk Uras gemi öyle azıya almış durumda ki, anayasa taslağı henüz Meclis’te oylanma aşamasındayken, CNN Türk’te CHP milletvekillerinden Çetin Soysal’la girdiği tartışmanın sonunda, “Bu pakete hayır diyeceğim. Bütününe hayır diyeceğim,” diye vurgulamasına rağmen, geçtiğimiz ay Star gazetesine verdiği demecinde, “Hayır çıkarsa Ergenekon cephesinin zaferi kesinleşir. Hayır demek solu sol yapan bütün değerleri inkar etmek anlamına gelir. Bu yaştan sonra Ergenekoncu cepheye su taşımanın anlamı yok,” diyebiliyor…

Yani Ufuk Uras’ın tabiriyle değerlendirirsek şimdi bu durumu, kendisi üç ay önce solu sol yapan değerleri inkar ederken, Ergenekoncu cepheye su taşıyorken; üç ay sonra bunun tam zıttı bir söylem geliştirmişse, Ufuk Uras’a ‘dönek’ bile diyemeyiz. Zira tarihteki hiçbir ‘dönek’, üç ayda bu kadar keskin bir dönüş gerçekleştirmemiştir. O bizim ‘topaç’ımız olabilir ancak…

Topaç, iktidar yardakçılığını öyle abartmış durumda ki, milletvekilliğini yaptığı BDP üzerinden de, ‘boykot’ kararı alan Kürt hareketini ‘evet’ demeye ikna etmek için yırtabileceği her yerini yırtıyor bir yandan.

"Hayır dediğiniz zaman aslında, 'Var olan anayasa devam etsin' demiş oluyorsunuz. Ne yapıp edip 'evet'çilerle 'boykot'çuları ortaklaştırmak gerek," diyor. Yani AKP'nin anayasasına 'evet' dediğimiz zaman aslında, "Var olan anayasa değişsin," demiş olacakmışız. Peki, kafamızda ampul de belirecek mi bari?

Ufuk ‘hoca’nın kafasında ampuller beliriyor olacak ki, ‘palavra sıkmak’ konusunda Başbakan’la yarışır hale geldi. Geçtiğimiz ay basılan, Söz Meclisten Dışarı kitabını tanıtırken şöyle diyor Uras: “22.07.2007 seçimlerinde solun elde ettiği başarıyı Meclis’te nasıl ete kemiğe büründürdüğümüzü ve sokak mücadelesiyle buluşturduğumuzu okurun eleştirisine sunmak amacıyla Söz Meclisten Dışarı kitabını hazırladık.”

Arkadaş biz mi farklı bir ülkede yaşıyoruz, yoksa Uras yanlışlıkla, Ufuk Uras Harikalar Diyarında kitabını mı tanıtıyor? ‘Sol sokakla buluşmuş’ da haberimiz yok! Genelde yazın ben havalar sıcak diye günün büyük bölümünü evde geçiririm, o ara mı buluştu sol sokakla acaba? O değil de, ne zaman olduğunu bilemediğimiz bu buluşmada Nihat Doğan da bi türkü attırıvermiş midir acaba, Menderes’in ruhu için, Özal’ımın hatrı için?..

Hadi sol sokakla buluştu diyelim, yahu 2007 seçimlerinde ne başarı kazanıldı? Kendisini başarıdan mı sayıyor yoksa? O Meclis'e gerçekten solcu bir milletvekili girse, kürsüye her çıkışında başta iktidar partisi milletvekilleri olmak üzere, düzenin tüm temsilcilerini renkten renge sokmaz mı? Her konuşmasının sonunda AKP sıralarından alkış yağmuru mu kopar? Veya Obama Meclis'e geldiğinde, Meclis dışında başkanlığını yaptığı partinin gençleri Obama'yı protesto ettikleri için polis tarafından coplanırken, Amerikan başkanını ayakta mı alkışlar? İnsanda biraz haysiyet olur. Sen Meclis'e girdiğinden beri, seni Meclis'e sokanlar senin adına utanıyor be adam!..

Döneklik bile diyemeyeceğimiz bir pespayelik, palavra ve elbette demagoji… İktidarı, anayasasını açıkça destekleyemedikleri için, var olan durumun aksini gösteren hayali bir tablo yaratıp, kitleleri de kendi yalanlarının peşinde sürüklemeye çalışıyor…

Birinci yalan: Yeni anayasanın, ‘askeri vesayet rejimi’ni, ‘statüko’yu ezeceği… Şöyle diyor Uras bu konuda: “Vesayet rejiminin en büyük başarısı, Türkiye’de askeri vesayet rejiminin olmadığını bazı solculara söyletebilmesidir.”

Yukarıdaki metni tersten okursak, şöyle bir soru yöneltebiliriz Uras’a: “Peki, Türkiye’de sivil vesayet rejiminin olmadığını size söyletmek, kimlerin veya neyin başarısı?”

İkinci yalanları da bu işte… ‘Askeri vesayet rejimi’nin, ‘statüko’nun ezildiğini söyleyip, demokrasi ve özgürlükler üzerine demagojiler üretmek: “Özgürlükler alanının genişlemesi, sınıf mücadelesi de dahil tüm mağduriyet alanlarında ezilen ve baskılananlara yeni imkanlar sunmuyor mu?” sorusu buna örnek gösterilebilir Uras’ın. Ona göre ülkede özgürlükler alanı genişliyor!.. Üç oda bir salon!..

Peki, bir bakalım… Örneğin iktidar partisi yurdun dört bir yanında referandumda ‘evet’ denmesi için çalışmalarını sürdürürken, referandumda ‘hayır’ diyen bir sol partinin faaliyetlerini İstanbul Valiliği’nin yasaklaması veya Başbakan’ın ‘evet’ demeyeceğini açıklayan sendikaları tehdit etmesi, özgürlükler alanının genişlediğine mi, yoksa ülkedeki ‘sivil’ vesayet rejiminin giderek ağırlığını arttırdığına mı delalettir?

Size yeter de artar bile!
Hayır, bir de kendilerini ve izledikleri politikayı öyle haysiyetsizce meşrulaştırmaya çalışıyorlar ki… “Sanırsınız ki, 12 Eylül anayasasında herhangi bir gedik açılması önlenebilirse, neo-liberalizme karşı büyük bir zafer kazanılacak,” diyor Uras. Yani açık açık AKP’nin, evet evet hani şu bildiğimiz 12 Eylül cuntacılarının yol verdiği tarikatların içinden çıkan ve yine darbenin canlandırdığı neo-liberalizmin son temsilcisi olan parti olan AKP’nin, 12 Eylül’le hesaplaşacağını söylüyorlar…

Bir de anayasaya, ‘Yetmez ama evet’ diyorlar ya... Bari insan gibi çıkın, “Evet kardeşim AKP bize göre çok iyi işler yapıyor, bu anayasa da süper, on numara!” deyin… ‘Yetmez ama evet’ ne demek?! 12 Eylül’le hesaplaşmak görevini AKP’ye devreden sizlere mi yetmeyecek bu anayasa? Yeter de artar bile!..


Onur Özgen (RED Dergisi, Eylül 2010, 48. sayı)

Hiç yorum yok: