24 Eylül 2010 Cuma

Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere!

“Devrimci Solcu İş... İşçi Partisi’ni kutluyorum.”
Recep Tayyip Erdoğan

Yazının başlığındaki deyim, ‘Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere’ çok sevdiğim bir deyim. Zaman ve mekan tanımayan sözcükleri, cümleleri, deyimleri çok severim. Bu da onlardan…

Hele kavramların birbirine karıştırıldığı ya da içinin boşaltılarak yok edildiği günümüzde, daha da kıymet kazanıyor gözümde. İhanetler bütün saflarda kol gezerken, safımızın ne olduğunu belli etmeye çağırıyor bizi. Doğrunun ve dürüstlüğün saflarına! Çünkü Orwell’in de dediği gibi, “Yalan evrenselleştiği zaman hakikati söylemek devrimci bir eylemdir.”

Aynılar aynı yere... Aynılar... Ne kadar sıradanlar değil mi? Yalanın evrenselleştiği bir zamanda aynı olmak, yani yalancı olmak. Ne kadar aşağılık bir şey değil mi? Hele ki sıradan ve avutulan kalabalıklar yığınından ibaret olan bir toplumda 'aydın' olduğunu iddia edip, 'devrimci' olduğunu iddia edip, yani her şeyin farkında olup buna rağmen farkında değilmiş gibi yapanlar, aşağılığın da ötesinde bir şey, değil mi?

Peki ya ayrılar? Yani farklılar... Yani hem her şeyin farkında olup, farkındalığının gereğini yapanlar ve bunun da kefaletini ödemekten çekinmeyenler... Kimine göre enayi olanlar... Hatta Adorno'ya göre, aynılığın fiyatını yükseltmek için geçerli olanlar...

Mesela, Ufuk Uras’ın fi yatı kaçtır acaba? Geçmişte ne kadardı, bugün ne kadar? Nasıl bu kadar kıymetlendi piyasayı yönetenlerin gözünde?

21 Eylül tarihinde Twitter sayfasında EDP’nin düzenlediği tekne gezisinden bahsediyordu kendisi mesela, kuşkusuz çok eğlenmişlerdir, referandum kutlamaları falan... Umarım tekne de büyüktür epey, şanlarını yürütecek kadar en azından. Ha ayrıca, “Ah o teknede ben de olsaydım!” diye iç geçirenlerin sayısının ne kadar fazla olduğundan da eminim. Öyle ya! Aynılar, aynı yere…

Peki ya ayrılar nereye? Mesela, uzun süre Hakan Soydemir ismiyle dergimizde yazılarını paylaşan abimiz nereye? Ufuk Uras’ın teknesinden çok ayrı bir yere olduğu kesin. Ufuk Uras ve arkadaşları teknede yiyip içerken, öyle ya zaferlerini kutluyorlar, Hakan Abi’nin sabaha karşı kaldığı adres uzun namlulu silahlar ve ‘özel timci’ polisler tarafından basılıyor ve apar topar gözaltına alınıyordu.

Bir taraflarını yırtıyor!
Neden peki? Baksanıza, meclisimizdeki tek ‘sosyalist’ milletvekilimiz, aylardır bir taraflarını yırtıyor, “Ülkemiz özgürleşiyor, demokrasi geliyor!” diye! Koskoca milletvekili, hele hele ‘sosyalist’ bir milletvekili, yalan söyleyecek değil ya! (Olsa olsa, “Özgürlük, 'farklı' düşünen için özgürlüktür,” diyen Rosa Luxemburg ablamız yalan söylüyordur!)

Yoksa memleketimizde demokrasiden geçilmiyor! Özgürlükler gırla! İnsanın, “Yeter ulan bu kadar özgürlük!” diyesi geliyor, fonda çalan Livaneli’nin ‘Özgürlük’ şarkısını kullanan Vodafone reklamlarıyla…

Sonracığıma, darbelerle hesaplaşılıyor ülkemde! Daha ne?! Demokrasinin yıldızı başbakanımız hepsine gösterecek gününü, Menderes’in ruhu için, Özal’ımın hatrı için! Gerçi 30 yıl oldu, Tukaş Kenan Evren’in turşusunu ha kurdu ha kuracak ama olsun! Başbakanımız gözyaşlarıyla boğacak tüm darbecileri!

Bu masallara inanırsanız, işte o zaman ülkeye demokrasinin ve özgürlüklerin geldiğini göreceksiniz. Hatta iyi bir çocuk olursanız, Şirinler’i bile görebilirsiniz, mümkündür. Ufuk Uras’ın bindiği teknede Şirinler’i de gösteriyorlarmış efendim.

Ha! Yemiyor musun bu masalları? Yediremiyor musun? Onurunu korumakta direniyor musun? E birader kendin kaşındın o zaman be! Aç bakayım kapını, “Tak tak tak!”, polis geldi! Hem de miğferleri ve uzun namlulu silahlarıyla… Ordu gibi…

Hakan Abi, işte o ‘hâlâ’ onurlu olanlardandı. Yemedi bu masalları, yediremedi. Yazılarında ülkenin özgürleştiğini değil, devletin içinde örgütlenen cemaat yapılarını anlatıyordu. Yazsaydı o da 13 Eylül’de ülkemize demokrasi güneşinin doğacağını, başına böyle bir şey gelmezdi elbet. Nazlı Ilıcak’la, Abdurrahman Dilipak’la kolkola girip İstiklal Caddesi’nde 70 adım falan atsaydı… Ama o, 12 Eylül günü referandumdan ‘evet’ çıkarsa şayet, devrimcilerin ve emekçilerin üzerindeki baskıların daha da artacağını düşünenlerdendi. Düşündüğü gibi çıktı da…

Ben bu yazıyı 24 Eylül günü sabaha karşı yazarken, 12 gün içinde, referandum sonrası şu ana kadar ülkede yaşanılanlar şunlardı: Hakkari bombalamaları, HES’i protesto edenlerin gözaltına alınması, Tophane’deki sanat sergilerini basmalar ve en son sol parti, kuruluş ve yayınlara yönelik baskınlar, gözaltılar…

Tabii bunlar henüz hiçbir şey. Bunlar sadece işin ‘yetmez’ kısmı. Dahası çok yakında. (To be continued…)

Ha bu 12 gün boyunca ülkede yaşanılanlara, misal o ‘yetmez ama evet’çi soytarılardan tek bir yorum gelmedi tabii. Onlar malum, ‘özgür özgür’, ‘demokrat demokrat’ açılıveriyorlardı tekneyle özgürlüklere, o koy senin, bu koy benim!..

Buyurun, isterseniz siz de binin. AKP’nin teknesi bu! Herkese yer var!

Sivas'ın katilleri dümende! Güvertede UFuk Uras içkisini yudumluyor. Çevresine ülkeye özgürlüklerin geldiğine dair palavralar sıkmakla meşgul, her zamanki gibi. (Tam o sırada bir sosyalist daha gözaltına alınmakta oysa.)

Ümit Kıvanç da orada. Sosyalistlikten istifa ettiğini açıklayınca, teknede alkış kıyamet kopuyor.

Roni Margulies de gaza gelip giriyor söze, “Zaten bu sosyalistler çapulcu sürüsünden ibaret!” diyor. Omuzlara alınıyor.

Engin Ardıç da bağırıyor köşeden, “Piç kuruları! Piç kuruları!” diye.

Oral Çalışlar’ın, ‘Fethullah hocaefendi hazretleri’ diye söze başladığı muhabbetlere pek bir teveccüh gösteriliyor. Yanında getirdiği oğlu, “Solcu kızlar da çirkin zaten,” diyerek etraftakilere, “İlahi Reşat! Ne ilginçsin!” dedirtiyor...

Ömer Laçiner ise yeni teoriler oluşturmakla meşgul bi köşede, AKP’nin muhafazakar demokratik bir devrim gerçekleştirdiğini söylüyor.

Baskın Oran söze girip bi ezber bozacak, vakit bulamıyor! Hem oradakiler bütün ezberlerini bozdurmuş, dolara yatırım yapmışlar... Boynuzlar kulağı çoktan geçmiş!..

Bir ara Cemil İpekçi görünüyor gibi… Köşede Nazlı Ilıcak oğluyla tef çalıp dansöz soyuyor olmalı. Dansöz de muhafazakar ve bir yandan demokrat. Hemen oradaki Cemil İpekçi mi? Belki de dejavu. Dansöz kıvırıyor...

Ama fark edilmiyor bile, tekne dansöz kaynıyor çünkü! Ne demiştik yazının en başında? Aynıların hepsi aynı yerde! AKP’nin teknesinde!

Önde sebep, fonda martılar! Durmak yok, yola devam!..

Peki ya ayrılar? Siz neredesiniz? Bir yeriniz yurdunuz yok mu? Bir sabah aniden çalınacak bir kapınız da mı yok?

Onur Özgen (RED Dergisi, Ekim 2010, 49. sayı)

Hiç yorum yok: