9 Eylül 2010 Perşembe

Devrimci düşmanlığının dayanılmaz hafifliği

Ay durur menziliyle
Herkese ak yüzüyle
Sen aysan açık davran
Ya ondan ya bizimle

Turgut Uyar

Referanduma sayılı günler kaldı. İstatistiklere göre ‘hayır’ seçeneği ufak farkla önde gibi görünüyor. Yani başa baş bir sonuç çıkacak gibi durmakta. Fakat ne olursa olsun, ister ‘hayır’ çıksın ister ‘evet’, hepsinden önemli bir sonuç şimdiden ortaya çıktı.

Özellikle Ergenekon operasyonlarının başladığı 2007 yılından itibaren solda başlayan yarılma, bu referandum sürecinde de sosyalist solun birbirinden ayrı ayrı tavırlar almasıyla daha da derinleşti. İyi de oldu…

İyi oldu; çünkü sosyalist solun içine kümelenen sol liberallerin ne oldukları gittikçe belirginleşti. Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere deyimini uzun süreden beri duymuyorduk, yeniden duyar olduk.

Artık devrimciler ile karşıdevrimciler arasındaki çizgi daha belirginleşti, iyi oldu iyi…

RED dergisi yazarlarından Ümit Dertli, derginin Eylül sayısındaki Siyaset ve İnsaniyet başlıklı yazısında şöyle diyor örneğin:

“Eskiden, genç arkadaşlar hatırlamazlar, memleket cehennem gibiydi. Sokak ortasında insanlar kurşunlanır, parti binaları, gazete büroları bombalanırdı. Bir haftadan başlardı gözaltı süresi, 60 güne kadar çıkardı. Sorgudan sağ çıkabileceğinin garantisi yoktu. (...) Hapishanelerde diri diri yakılırdı insanlar. Ama ilginçtir, devrimcilik yapmak daha ‘kolay’dı o zaman. Kelle koltuktaydı ama kafalar netti. Dost düşman belliydi. Yekpareydi o vakitler sistem, ulusalcısı, liberali, İslamcısı, askeri, sivili birbirine düşmemişti daha. “Buna vurursak ötekinin yanına düşeriz,” kaygısı yoktu, “Birine karşı olan ötekinin yanındadır,” sözündeki ‘biri’ ve ‘öteki’, emekçiler ve patronlar olarak düşünülürdü. Özgürlük ve demokrasiyi de savunurduk, anti-emperyalizm ve bağımsızlığı da ve bunların içini komünistçe doldururduk.”

Aynen katılıyorum bu satırlara. Ve artık yeniden, devrimcilik yapmanın daha kolay olacağını düşünüyorum. Eskinin zorlu şartları, yine bugüne taşınır mı, taşınabilir elbette; ama şimdiden kesin bir yorum yapmamız zor. Fakat kafaların netleştiği kesin…

Öncelikle, netleşen kafalara değinirsek, daha üç sene önce Ufuk Uras’ı meclise sokan kafalar, işte bu kafalardır. (Baskın Oran’ı da sokacaklardı ya, neyse ki sokamadılar. Ufuk Uras’ın yanında paralı eğitimi savunan bir ‘solcu’ milletvekili, birçok solcu için çok ağır olurdu sanırım.)

2007’den beri Ergenekon dipsiz kuyusunda sol liberaller tarafından manipüle edilen ve zaman zaman da ‘ulusalcı olmak’ korkusuyla siyaseten yalpalayabilen kafalar, bu kafalardır.

Fakat aynı kafalar, iktidar tarafından geçirilmek istenen anayasa tasarısı için hazırlanan zokaları yutmadılar.

İlkin, “sivil anayasa getiriyoruz” dediler, olmadı. Askeri vesayetin yerine sivil vesayeti tercih ettiremediler.

Sonra, “statükoyu kaldıracağız” dediler, gene olmadı. Kemalist statükonun yerine kendi statükolarının kurulmasına sosyalist soldan destek bulamadılar.

En sonunda, “12 Eylül’le hesaplaşacağız” dediler, e bu sefer hiç olmadı. 12 Eylül’ün ‘our boys’larının, 30 yıl sonra 12 Eylül’le hesaplaşabileceğini, sosyalist soldan hiç kimse kabul edemezdi.

Peki bunların hepsini ‘soldan’ kimler yuttu/yutmak istedi ve yutturmaya çalıştı? DSİP, Küresel BAK, EDP, vs. gibi, sosyalist solla zaten bir alakası kalmamış, AKP’nin kuyrukçusu olmuş sol liberal partiler, kuruluşlar…

Yedikleri haltın üstünü örtecek ve ihanetlerine meşruiyet kazandıracak da bir slogan buldular kendilerine: “Yetmez ama evet!” diye…

Özellikle son birkaç gündür İstanbul’da ve İzmir’de düzenledikleri iki panelle de, epey konuşuldular. Zira İstanbul’daki panele Öğrenci Kollektifleri’nin panelde kendilerine söz verilmemesi üzerine yanlarında getirdikleri yumurtaları panelistlere atmaları damgasını vurdu. Ertesi gün de İzmir’de düzenledikleri panelde, bir grup ÖDP’li genç, panelistlerin üzerine boyalı su döktüler.

Şimdi bu iki paneldeki saldırıları doğru ele almak lazım. Öncelikle belirtmek gerekir ki, sol içi tartışmanın belli yöntemleri vardır. Ve sol içi şiddet, kesinlikle kabul edilebilir bir yöntem değildir. Normal şartlarda da, yapılan bu iki eylemin doğru olmadığını söylemek gerekirdi.

Fakat, ‘yetmez ama evet’ platformundaki partileri, kuruluşları ve isimleri, şahsen solda görmediğim için, bu tip saldırıları ‘sol içi şiddet’ başlığı altında değerlendirmeyi de doğru bulmuyorum.

Özellikle İzmir’deki panelde konuşmacı olan bir isim var ki, sadece kendisinin varlığı, o panele soldan gelen her saldırıyı meşrulaştırabilir. Vakit yazarı Abdurrahman Dilipak’tan bahsediyorum. Kendisi, devrimcilerin nezdinde, faşist ve devrimci düşmanı bir isimdir. Ve devrimcilerin, faşistlerin bulunduğu her yerde, faşizmi teşhir, tecrit ve imha etmek gibi bir görevi vardır. İzmir’deki boyalı saldırı da buna hizmet etmiştir ve dolayısıyla sonuna kadar meşrudur.

Diğer yandan, yapılan saldırılar bir şeyi daha ortaya çıkarmıştır. Saldırıların ertesinde, ‘yetmez ama evet’ platformu bir kınama metni yayınladı ve metnin altına öyle isimler imza attılar ki…

Mesela KESK başkanı Sami Evren’le Hak-İş Genel Sekreteri Mustafa Paçal’ın da yan yana olabileceğini gördük. Veya 2007 seçimlerinde AKP’den milletvekili adayı olan, ‘genç sivil’ Turgay Oğur’la, ‘AKP’ye karşı’ Ufuk Uras’ın bağımsız milletvekili adaylığı kampanyasını yürütenlerden biri olan Atilla Aytemur’un kol kola gelebileceğini. Veya 2002’de Irak Savaşı’na destek verdiği herkes tarafından bilinen Taraf yazarı Yasemin Çongar’la, Küresel BAK’ta savaş karşıtçılığı oynayan Zeynep Tanbay gibi aktivistlerin de birlikte olabileceğini…

Peki, tüm bu ‘ilkesiz birliktelikler’ bir yana dursun, ‘yetmez ama evet’ platformuna, tırnak içinde ‘sol’dan katılanları, neden soldan görmüyoruz? Bunun için Roni Margulies’in 8 Eylül 2010 tarihli Taraf gazetesinde çıkan köşe yazısına bakmak yeterlidir. Hatta yazısının sadece başlığına bile bakmak yeterlidir: “Devletin ‘solcu’ kolluk güçleri”

Yaptıkları panellere saldıran solcu gençleri hedef alan bir yazı yazmak için bu başlığı seçmiş Roni Margulies. Ve bu adam, isminde ‘devrimci’, ‘sosyalist’ ve ‘işçi’ ibareleri geçen bir partinin ikinci başkanı. Kendisi adına ne utanç verici bir başlık… Ama yazının içeriğini okudukça, Margulies’in ar damarını çoktan aldırmış olduğunu görüyoruz. (Zaten aksi halde Taraf’ta nasıl yazabilirdi?)

Şöyle başlıyor ibret dolu yazısına Margulies: “Türk solunun örgütlerinden dört tanesi geçen yaz bir iki kez ortak eylem düzenledi, ortak bir pankartın arkasında yürüdü. Sonra olmadı. Birleşmeyi beceremediler. Büyük olasılıkla, uzun toplantı masasının bir ucundaki Mustafa Kemal fotoğrafının altına hangisinin, diğer uçtaki Stalin büstünün yanına hangisinin oturacağı konusunda anlaşma sağlanamadı; ayrıldılar.”

Bu sözlere aslında çok bir şey demeye gerek yok. Ama madem öyle sormak isterim kendisine, mensubu olduğu partisini bugüne kadar sosyalist soldan hangi parti, kuruluş ciddiye aldı ve birlikte bir platform oluşturabildiler de, başka sosyalist partilerin oluşturdukları platformlar hakkında böyle ucuz yorumlar yapabiliyor? Cemaatin gazetesinde yaza yaza, Nazlı Ilıcak’larla Vakit yazarlarıyla ortak cepheler oluştura oluştura, bu kadar bayağılaşması normal aslında, şaşırmamak gerek…

Devam ediyor Margulies: “Ama bu yaz her şey daha iyi gidiyor. TKP, EMEP, ÖDP ve Halkevleri nihayet kalıcı bir birlikteliğe doğru emin adımlar atıyor. (…) Bu, sosyalizm için, devrimciler için o kadar önemli bir görev ki, dört örgütün aralarındaki ufak tefek farklılıklar bu tarihsel görevin yanında tümüyle önemsiz kalıyor! Dört örgüt, Ergenekon’un avukatlığından, asker ve bayrak hayranlığından, Genelkurmay şakşakçılığından, İslam düşmanlığından, halka karşı devlet savunusundan yola çıkıp nihayet bir sosyalistin gelebileceği en anlamsız noktaya geldi. Otuz yıldır değiştirilmesi gerektiğini söyledikleri 12 Eylül Anayasası’nın değiştirilmesine “Hayır” deme noktasında buluştular!”

Nasıl? Tarihte ‘devrimci’, ‘sosyalist’ kılığına bürünmüş, çok karşıdevrimci görmüşüzdür; ama hiçbiri bu kadar açıkça devrimcilere küfretmemiştir değil mi? Hadi, ‘Ergenekon avukatlığı’, ‘asker ve bayrak hayranlığı’, vs. gibi suçlamalara sosyalistler üç yıldır zaten alıştılar; ama devrimcilerin birbirini ‘İslam düşmanlığı’yla suçladığı hiç görülmemiştir herhalde. Margulies hükümetin kuyrukçuluğunu yapa yapa, savunduğu AKP’nin ‘işçi düşmanı’, gerici bir parti olduğunu unutmuş olsa gerek ki, yıllarca gericilerden duyduğumuz, ‘allahsızlar’, ‘dinsizler’ gibi küfürleri, kendisini resmi kurumlara ‘Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’ olarak tescil ettiren bir partinin ikinci başkanından duyuyoruz. Hayat, sen nelere kadirsin…

Sosyalistlerin ‘hayır’ demesini de şöyle değerlendiriyor Margulies: “Mesele Kemalist devletin savunusu, TKP’nin ifadesiyle ‘Cumhuriyet’in kazanımlarının korunması’ olunca, tartışmaya gerek kalmıyor, dörtlü çete polisiye önlemlere başvuruyor, devletin kolluk güçlerinin görevini üstleniyor.”

Şimdi, TKP’nin kendine has çıkarımları, ideolojik çözümlemeleri bizi ilgilendirmez. Fakat, sosyalistlerin bu yeni anayasaya ‘hayır’ demesini, Kemalist devletin savunusuna bağlamak için ya çok saf olmak gerekir ya da çok art niyetli. Roni Margulies; TKP, ÖDP, EMEP ve Halkevleri’ni ‘dörtlü çete’ olarak niteleyerek niyetini zaten belli ediyor. Ama biz haftalardır görüyoruz ki, sosyalistlerin devletin kolluk güçlerinin yerine geçtiği falan yok. Aksine devletin kolluk güçlerinden biri olan polis teşkilatının, partilerin referandum çalışmaları boyunca, ‘hayır’ diyen sosyalistleri devamlı tacizleri ve saldırılarıyla engellediği, buna karşın ‘evet’ diyen kendileriniyse ‘abluka altına alarak’ koruduğuna şahit oluyoruz. Bu anlamda Roni Margulies bu yazdıklarıyla yüzsüz bir iftiracı konumuna düşüyor…

Yazısının en ‘rezil’ kısmındaysa şunları söylüyor Margulies: “Zor kullanmak söz konusu olduğunda, TKP ve EMEP biraz geri planda kalır, ÖDP ve Halkevleri’nin çapulcu sürüsü kahramanca öne atılır. Kırk yılda tek bir fikir üretememiş olan Dev-Yol geleneği şiddet üretmekte ustadır.”

O kadar utanmazsın ki, hesaplaşacağınızı söylediğiniz 12 Eylül’de asılan Erdal Eren’in TDKP geleneğini sahiplenen EMEP’i böyle ‘hayasızca’ ağzına alabiliyor ve yine 12 Eylül’de ve öncesinde şehitler vermiş bir tarihe sahip olan Devrimci Yol geleneğini sahiplenen ÖDP ve Halkevleri’ne mensup gençleriyse, ‘çapulcu sürüsü’ olarak nitelendirebiliyorsun.

Öncelikle şunu belirteyim, yaşım itibariyle ne Devrimci Yol’lu olma ihtimalim vardır ne de Devrimci Yol geleneğinden gelen bir partiyle, kuruluşla örgütsel ya da ideolojik bağım vardır. Hatta şunu da belirteyim ki, Troçkistim. (Roni Margulies ve partisi DSİP’in ‘Troçkist’ olarak anıldığı bir memlekette çok zor bir uğraş; ama öyleyim.)

Fakat bir devrimcinin, hangi sol gelenekten geliyor olursa olsun, bu ülkenin devrimci tarihinde ismi geçen bir örgütü, bir geleneği, ‘çapulcu’ diyerek nitelemesi kabul edilemez. Bu üslup, devrimcilerin değil, karşıdevrimcilerin üslubudur. Dünya tarihi, egemenler tarafından ‘çapulcu’ olarak nitelenmiş devrimci örgütlerle doludur.

Ve şunu da belirteyim ki, örgütsel ve ideolojik hiçbir bağımın olmadığı Devrimci Yol geleneği, tarafımca saygı duyulacak bir gelenektir ve bu geleneği bugün sahiplenen arkadaşları da, siper yoldaşım olarak görürüm. Kendileriyle ideolojik her türlü tartışmaya girebilirim; fakat hiç çekinmeden de bir eylem birlikteliğine de girebilirim. Çünkü devrimci, devrimcinin yoldaşıdır. Bu sadece solcuların anlayabilecekleri, örneğin Roni Margulies gibilerinin asla anlayamayacağı, değerli bir birlikteliktir. Fakat bilinsin ki, Roni Margulies’le veya partisinden herhangi biriyle beraber çişe dahi gitmem. Biraz amiyane bir tabir olmuş olabilir ama, durum bundan ibarettir.

Ve belirtmek lazım ki, bu adamlara bundan böyle yapılacak hiçbir saldırının, artık ‘sol içi şiddet’ başlığı altında değerlendirilmesi mümkün değildir. Çünkü bu adamları ‘sol’dan sayanların solculuğundan şüphe etmek lazımdır.

Son olarak, “Benim bildiğim, ‘sosyalist’ diye devletle mücadele edene denir” demiş... Kendisinin hayatının hangi döneminde devletle mücadele ettiğini bilemiyoruz tabii. Fakat devlete karşı şehitler vermiş devrimci gelenekleri çapulculukla suçlayanlara ne dendiğini biliyoruz: 'hain', 'ihanetçi' ve 'alçak'.

Onur Özgen (BirGün)

1 yorum:

Halkın Günlüğü dedi ki...

H. Gülseven üstadla tanışmaya nail oldum.. Umarım birgün tekrar karşılaşır, uzun uzun sohbetler ederiz..

Not: Belki eklersiniz, blog listemdesiniz!
http://halkingunlugu.blogspot.com/