1 Kasım 2010 Pazartesi

Gelecek her yerde Bolşevizmindir!

“Lenin ve Troçki'yle arkadaşları bir ilkti, onlar dünya proletaryasına örnek oluşturarak herkesten önce öne atıldılar. Rusya'da sorun sadece ortaya konulabilirdi; fakat çözülemezdi. Bu anlamda gelecek her yerde 'Bolşevizme' aittir.”
Rosa Luxemburg

Ekim devrimini anlatan en sade ve anlaşılır satırlar, Alman komünist hareketinin en değerli isimlerinden Rosa Luxemburg’a ait. Bundan tam 92 sene önce, yani 1918’de söylemişti bu sözleri Rosa. “Gelecek her yerde Bolşevizme aittir,” diyordu, geçmişte Bolşeviklerle nice ciddi polemiklere girmiş biri olmasına rağmen.

Rosa bu sözü söyledikten bir yıl sonra, Alman Devrimi için harekete geçtiğinde, Almanya’da Bolşevik Parti gibi bir parti yaratılamadığı için öldürüldü. Yani Ekim Devrimi’nin yalnızca ilk iki senesine tanık olabildi ve devamında yaşananları göremedi. Buna rağmen, Ekim Devrimi’nin anlamını mükemmel özetliyordu.

Rosa, Rusya’da sorunun sadece ortaya konulabileceğini fakat çözülemeyeceğini söyleyerek, Bolşeviklerin yaktığı kıvılcımın tüm dünyaya yayılması gerektiğini vurguluyordu; emperyalizmin yenilgiye uğratılması, kapitalizmin dünya ölçeğinde yok edilmesi gerektiğini, insanlığın gerçekten insanca yaşayabileceği bir dünyaya ancak böylelikle ulaşılabileceğini vurguluyordu… Aksi takdirde, hem Sovyetler Birliği’nin, hem de insanlığın geleceği karanlıktı…

1917 öncesi Rusya…
Peki Rosa’nın da büyük bir övgüyle bahsettiği Lenin, Troçki ve yoldaşları öne atılmadan evvel, Rusya nasıl bir ülkeydi? Eğer 19. Yüzyıl’ın sonlarından itibaren başlarsak Rusya tasvirimize, yaklaşık 150 yıllık bir geçmişe sahip, zorba bir imparatorluğu görürüz. Öyle ki, imparatorluğun sloganı, “Tanrı bizimle!”, milli marşı “Tanrı Çar’ı korusun!” iken, geniş bir coğrafyaya yayılmış halklar, monarşinin zulmü altında, Tanrı’nın bile terk ettiği bir topraklarda yaşıyordu.

Batı’da burjuva devrimleri iki yüzyıl önce gerçekleşmişken, imparatorlukta hâlâ feodal düzen hüküm sürüyordu. Buna mukabil dönemin dünya komünist hareketi, devrim için yüzünü sanayi devrimini gerçekleştirmiş ve gelişmiş bir işçi sınıfına sahip olan Batı ülkelerine çevirmişken, Rusya Doğu’nun geri kalmış bir halklar hapishanesi işlevini görüyordu sadece. Ve hiç kimse böyle bir ülkede değil bir işçi devriminin gerçekleşmesini, herhangi bir devrimci atılım dahi beklemiyordu. (Buna büyük ölçüde Marx da dahildir. Fakat yaşamının son dönemlerinde Marx’ın Rusça öğrendiği ve ilk Rus Marksistlerinden Vera Zasuliç’le mektuplaştığı, bu mektuplarından sonra da Rusya’daki devrimci hareketlere özel olarak eğildiği biliniyor.)

Bireysel terörizmin doğuşu ve Bolşeviklerin tavrı
İşte böyle bir ülkede, Çarlığın zulmüne ve baskılarına karşı ilk başkaldırıyı, 19. Yüzyıl’ın ortalarından sonra ortaya çıkan Narodnikler (Narodnaya Volya – Halkın Dostları- adlı örgütlenmenin mensuplarına verilen isim) başlatıyordu. Narodnikler, daha çok bir köylü hareketini esas alıyordu. Ancak kırsal bölgelere gittiklerinde, devrimci fi kirlerine köylülerin gösterdiği kayıtsızlık, hatta düşmanca tutum karşısında büyük hayal kırıklığına uğradılar. Böylelikle, bildiğimiz anlamda ‘bireysel terörizm’ doğdu. Kitlelerden umudunu kesen Narodnikler, Çarlık mensuplarına yönelik gerçekleştirilecek suikastlar yoluyla bir ayaklanma başlatabileceklerini düşünüyordu. Lenin’in ağabeyi de Narodnik örgütlenmenin liderlerindendi ve Çar III. Aleksandr’a yönelik bir suikast girişiminin ardından idam edilmişti.

Lenin ve Troçki’nin mücadeleye ilk atılışları, Narodniklerin Rusya’daki devrimci çevrelerde bariz bir hakimiyetinin olduğu bu döneme rastlar. Rus devriminin temelleri, bireysel terörizme karşı kitle mücadelesinin savunusu üzerinde yükselmiştir: Lenin 1894’te kaleme aldığı Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar isimli broşüründe, Narodnikleri çok ağır bir biçimde eleştirdi. İlk olarak Narodnikleri sınıf savaşımını görmezden gelmekle suçladı: “Kapitalist toplumdaki sınıf savaşımını görmezlikten gelenler, bu toplumun toplumsal ve siyasal yaşamının tüm gerçek içeriğini de görmezlikten gelirler ve özlemlerini gerçekleştirmeye çabalarlarken, zararsız istekler alanında dolaşıp durmaya kaçınılmaz olarak mahkum olurlar.”

Ve ilk defa Rusya’daki devrimci hareketlerin içinde örgütlü mücadele fikrini tartışmaya açar:

“Sosyal-demokratların siyasal etkinliği, Rusya’daki işçi sınıfı hareketinin gelişme ve örgütlenmesini ilerletmek, bu hareketi, içinde bulunduğu yönlendirici bir fikirden yoksun, dağınık protesto, ‘isyan’ ve grev girişimleri durumundan çıkararak, tüm Rusya işçi sınıfının, burjuva rejime karşı yöneltilmiş ve mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmişine ve çalışan halkın ezilmesine dayanan toplumsal sistemin kaldırılmasına çalışan örgütlü bir savaşıma dönüşmelidir.”

Yine Narodniklerin terörist faaliyetlerine yönelik şu ciddi eleştiriyi yapar:

“Bunlar, işçilerin zihnini sosyalist bir işçi partisi örgütlemek biçimindeki doğrudan görevlerinden başka tarafa çekerek, çok ciddi bir hata işlemektedirler.”

Troçki de, Lenin’in bu broşüründen yıllar sonra kaleme alacağı ‘Marksistler Bireysel Terörizme Neden Karşıdırlar?’ isimli makalesinde benzer şeylere vurgu yapar. Troçki, sisteme karşı duyulan intikam duygusunun suikast eylemleri gibi bir sonuç getirmeyecek faaliyetlere değil, kolektif bir mücadelenin örgütlenmesi için kullanılması ve dahi, kışkırtılması gerektiğini belirtir:

“Bizim gözümüzde bireysel terör kesinlikle kabul edilemez, çünkü kitlelerin rolünü onların kendi bilinçlerinde küçültür, onları güçsüzlüklerine razı eder, gözlerini ve umutlarını bir gün gelecek ve misyonunu yerine getirecek olan bir intikamcıya veya kurtarıcıya çevirmelerine yol açar. (…) Terörist eylemlerin ‘etkisi’ ne kadar artarsa, tesiri ne kadar büyürse, kitlelerin dikkati o kadar bunlar üzerinde odaklaşır; öz-örgütlülüğe ve öz-eğitime ilgileri o kadar azalır.”

Ve şöyle bağlar konuyu Troçki:

“Eğer biz terörist eylemlere karşıysak, bu sadece bireysel intikam bizi tatmin etmediği içindir. Bizim kapitalist sistemle görülecek hesabımız, bakan denen bazı görevlilerle görülecek olandan çok daha büyüktür.”

Lenin sahneye çıkıyor...
O döneme kadar Çarlığa karşı mücadele deyince, birkaç bakana karşı gerçekleştirilen suikastlardan başka bir şey akla gelmezken, özellikle Lenin’in örgütlenme sorunu üzerine çalışmaları, Rusya’daki devrimci mücadelede çok başka bir evreyi başlattı. Lenin’e göre Marksizmdeki devrim anlayışının temel düsturu olan, ‘sınıf savaşımının keskinleşmesi’ için işçi sınıfının evvela öz-örgütlülüğüne kavuşması ve çelik disiplinli devrimci bir partiye sahip olması gerekiyordu. Marksist teoriyi 20. Yüzyıl’ın başlarındaki Rusya’nın azgünlüğüne göre formüle eden Lenin, böylece süreç içinde Bolşevik fikriyatın ve eylem kavrayışının oluşmasındaki baş aktör olacaktı.

RSDİP’in kuruluşu…
Nitekim, Lenin’in Narodnikleri eleştirdiği makalesinden dört yıl sonra, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) kuruldu. Bu Rusya’nın aynı zamanda ilk Marksist partisidir ve bundan sonra da sürecin Lenin’in işaret ettiği biçimde, yani bireysel eylemlere dayalı değil, örgütlülük üzerine kurulu bir mücadele hattında ilerleyeceğinin ilk göstergesiydi.

Lenin de RSDİP içinde başından itibaren önemli görevler üstlendi. Partinin gazetelerinden Iskra’yı sonradan siyasi rakipleri haline gelecek Julius Martov ve Georgy Plehanov ile birlikte çıkarmaya başladı. Fakat 1903’te Londra’da gerçekleşen İkinci Parti Kongresi’nde anlaşmazlıklar çıktı ve kongre sonunda parti, çıkan kararları onaylayan çoğunluk (Bolşevikler) ve kararı eleştiren azınlık (Menşevikler) olmak üzere ikiye ayrıldı.

Yolun başında parti içinde yaşanılan bu krizin önemi ilkin çok iyi anlaşılamasa da, süreç içinde meselenin devrime dair bir önderlik tartışması olduğu ortaya çıkacaktı.

1905 devrimi: Sınıfın 'hazırlık' dersleri...
Bölünmenin hemen ardından gerçekleşen önemli bir diğer dönemeç de 1905 Devrimi oldu. 1905 Devrimi, Çarlık yönetimi altındaki ilk kitlesel eylemlerin sonucunda gerçekleşmiş ve böylece kitleler içinde örgütlü olmanın ne kadar gerekli olduğunu ilk kez somut olarak göstermişti. Devrimin itici kuvveti işçi grevleriydi. Bu anlamda 1905 Devrimi, Rusya açısından eskisinden tamamen ayrı yeni bir dönemi başlatıyordu.

Fakat 1905 Devrimi, her ne kadar yıktıkları bakımından çok önemli bir devrimci kalkışma olsa da, sonuç olarak bastırılmıştı. Bunun en büyük nedeni, 1905 yılında Rusya’da devrimi gerçekleştiren kitlesel eylemleri yönlendirebilecek nitelikte bir devrimci işçi partisinin henüz oluşturulamamış olmasıydı. Kuşkusuz o dönemde bu eksikliğin farkına varanlar sadece Bolşeviklerdi.

1905 Devrimi, 1917’de işçi sınıfının iktidar aygıtlarının, Sovyetler’in doğuşu açısından da önemlidir. İşçilerin kendilerini ifade edebildiği, kendi kararlarını alabildiği birer konsey örgütlenmesi olan Sovyetler, bugün de insanlığın ulaşabileceği en demokratik mekanizmalar olarak öne çıkıyor.

Troçki, 1905 Devrimi sırasında Bolşeviklerden de Menşeviklerden de ayrı duruyordu. Devrim patlak verdiğinde Petrograd Sovyeti Başkanlığına seçilen Troçki, devrimci yükselişi tam kalbinde tecrübe etme şansına sahip oldu. Devrimin yenilgiye uğramasının ardından tutuklanan ve mahkemedeki parlak devrim savunusuyla ünü tüm Rusya’ya yayılan Troçki, hapishanede kaleme aldığı Sonuçlar ve Olasılıklar broşüründe, 1917’yi yaratacak koşulları neredeyse matematiksel bir kesinlikle kaleme alıyordu:

“İşçilerin ileri bir ülkeden önce, ekonomik olarak geri bir ülkede iktidara gelmeleri mümkündür. (…) Bize göre Rus devrimi öyle koşullar yaratacaktır ki, liberal burjuva politikacıları hükümet etme yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyma fırsatı bulmadan önce, iktidar işçilerin eline geçebilecektir – ve devrimin zaferi isteniyorsa, mutlaka geçmelidir.”

Troçki, devrime dair şu çıkarsamalara da ulaşıyordu:

“Proletarya, kapitalizmin büyümesiyle birlikte büyür ve güçlenir. Bu anlamda, kapitalizmin gelişmesi, proletaryanın da diktatörlüğe doğru gelişmesi demektir. Ne var ki, iktidarın işçi sınıfının eline geçeceği gün ve saat, doğrudan doğruya üretici güçlerin düzeyine değil, ama sınıf mücadelesi içindeki ilişkilere, uluslararası duruma ve nihayet bir takım öznel etkenlere (gelenekler, işçilerin inisiyatifi ve savaşa hazır olma durumları) bağlıdır.”

İşçi grevlerinin 1905 devriminin gerçekleşmesinde büyük önemi olduğunu söylemiştik ama bir diğer büyük etken, o dönem Rusya ile Japonya arasındaki savaştı. Savaş sırasında sefil bir durumda olan Rus bahriyelilerin savaş gemilerinde subaylarına karşı ayaklanması –ki bunların en önemlisi de tarihi Potemkin Zırhlısı’dır- askerlerin de siyasallaşmasını ve işçilerle eylem birlikteliğine girmesini sağlayacaktı.

Yani buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür. Halklar arasındaki savaşlar, insani olarak büyük bir trajediye yol açsa da, savaşan askerler arasında yoğun bir memnuniyetsizlik, kızgınlık yaratabilir. Devrimciler bu memnuniyetsizliğin gerçek kaynağını gösterebildikleri ölçüde, olağanüstü sonuçlar elde edilebilir. Nitekim nasıl Rus-Japon savaşı askerler arasında kendiliğinden bir isyan çıkartmış ve 1905 Devrimi’nin gerçekleşmesinde bu isyan büyük rol oynamışsa, 1917 devrimini yaratan etkenler arasında da Birinci Dünya Savaşı baş sırada geliyordu. Yoksulluğunun, sefaletinin üstüne bir de durmadan savaşmak zorunda bırakılan Rus halkının Çarlığa karşı duyduğu öfke binmiş ve o dönemde Bolşeviklerin, “Emperyalist savaşı iç savaşa çevirelim!” sloganı yoksul kitlelerce kabul görmüştü. Bu da Ekim Devrimi öncesinde emekçilerin saflarında Bolşeviklere yoğun bir katılımı sağlamıştı.

Şubat devrimi ve ikili iktidar...
Tabii bu katılım sadece emekçilerin saflarında değil, devrimcilerin saflarında da hızlanmaya başlıyordu. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, İkinci Enternasyonal’e bağlı büyük ‘sosyal-demokrat’ işçi partileri, her biri emperyalist paylaşım savaşının bir tarafı olan kendi devletlerini destekleme kararı aldıklarında, Bolşeviklerle birlikte Rosa, Troçki gibi bir avuç enternasyonalist, bu paylaşım savaşının işçileri patronların çıkarları için birbirine kırdırmak anlamına geldiğini vurgulamış ve işçilerin namlularını kendi gerici iktidarlarına çevirmesini savunmuştu.

Savaşın yarattığı yıkım, başlangıçta cepheye güle oynaya giden yoksullar arasında derin bir hoşnutsuzluğa yol açmaya başladı. Önceleri ‘vatan hainliği’yle yaftalanan Bolşevikler, hem işçiler hem de cephedeki askerler arasında hızla güç kazanıyordu. Şubat 1917’de Petrograd’ta büyük işçi mitingleri ve grevleri düzenlendi. Tüm bu mitinglerin ve grevlerin sonundaysa Çarlık devrildi ve ülke bir Meclis (Duma) idaresine girdi. Diğer yanda, işçi temsilcilerinden oluşan Sovyetler yeniden tarih sahnesine çıkıyordu...

Şubat Devrimi Rusya’da birçok şeyi değiştirirken, Bolşevik saflarda da, özellikle Lenin’de de köklü değişimlere neden oluyordu. Çünkü ülkede yaşananlar, yeni analizleri ve yeni politik tutumları gerektiriyordu. Lenin, daha önce ‘demokratik devrim’ tezini savunan Bolşevikler için yeni bir tutumu savunmaya girişti: Çarlık devrilmişti, işçi sınıfı iktidarı alabilirdi, hatta almak zorundaydı.

Böylece Lenin, Troçki’nin Sonuçlar ve Olasılıklar broşüründe ortaya koyduğu, “Liberal burjuva politikacıları hükümet etme yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyma fırsatı bulmadan önce, iktidar işçilerin eline geçebilecektir – ve devrimin zaferi isteniyorsa, mutlaka geçmelidir,” görüşüyle paralel bir çizginin savunusuna başladı.

Nitekim, Mayıs 1917’de Rusya’ya dönen ve yine Petrograd Sovyeti’nin başkanlığına seçilen Troçki, Lenin’in çağrısıyla Bolşeviklere katıldı…

"Bütün iktidar Sovyetlere!"
Zorlu geçen yaz günlerinde, Lenin de Rusya’ya dönmüş, bir yanda Duma, bir yanda Sovyetler arasında ikiye bölünen iktidarın işçiler tarafından zapt edilmesi meselesi üzerinde yoğunlaşmıştı. Ağustos ayı Çarlığa bağlı kuvvetlerin karşıdevrimci girişimlerine sahne oldu. Çarcı General Kornilov işçilerin püskürttüğü bir darbe girişiminde bulundu.

Artık ya işçiler devrime yürüyecek ya da devrimin bir kez daha ezilmesine seyirci kalacaklardı.

Bunun için Lenin ve Troçki 3 Kasım gecesi, bir an önce ayaklanma önerisini Bolşevik Parti Merkez Komitesi’ne sunuyor; fakat komite öneriyi reddediyordu. Bunun üzerine bir işçi kürsüye fırlıyor ve aynen şunları söylüyordu:

“Petrograd işçileri adına konuşuyorum, biz ayaklanmadan yanayız! Ne yaparsanız yapın, bilmem; ama size şunu söylüyorum ki, eğer Sovyetler’in ortadan kalkmasına göz yumacak olursanız, sizinle ilişkimizi keseriz!” İşte bu konuşmayla beraber ayaklanma kararı kabul ediliyor ve Rosa’nın da sözünde vurguladığı gibi, ‘Lenin, Troçki ve arkadaşları’nın önderliğinde, “Bütün iktidar Sovyetlere!” sloganıyla Rus işçi sınıfı devrime yürüyordu…

Tarih 7 Kasım 1917’yi gösterdiğinde (eski Rus takvimine göre 24 Ekim), askerler devrimin saflarında yerlerini alıyor, işçiler silahlanıyordu. Sovyetler ise tüm devlet binalarını ele geçiriyor ve Paris Komünü’nden sonra tarihteki ikinci işçi iktidarı kurulmuş oluyordu!..

Onur Özgen (RED Dergisi, Kasım 2010, 50. sayı)