27 Aralık 2010 Pazartesi

Birileri 'şiddet'ten mi söz etti?

“Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir.”
Karl Marx

Geçen ay Dolmabahçe’deki vahşet, ve hemen akabinde üniversitelerde öğrencilerin siyasi figürlere karşı ‘yumurtalı’ protestoları, gündemi bir anda 'öğrencilerle iktidar arasındaki çatışma' olarak belirledi.

Bu esnada gerek iktidarın meclisteki temsilcileri, gerekse medyadaki temsilcileri öyle laflar ettiler ki bu olaylarla ilgili, kanımız dondu, şahsen bu konuda birkaç kelamda bulunmak da, tarafımca şart oldu.

Öncelikle yazının başında Marx’ın sözünü vermemin sebebi, daha en baştan bizce şiddetin ne olduğunun en yalın haliyle anlaşılması içindi. Bizce şiddet, Marx’ın da dediği gibi, yeni bir toplumu doğuracak araçlardan bir tanesidir.

Gelelim yumurtaya… Yumurta bir şiddet aracı mıdır? Bunu tartışabiliriz. Alman devrimci Marksistlerinden Walter Benjamin’in şiddet üzerine eleştirisindeki şu sözleri, yumurtanın bir şiddet aracı olup olmadığına dair yapılacak güncel bir politik tartışmaya katkı sunacak değerdedir:

“Öfke, her ne kadar insanın en gözle görülür şiddet patlamaları yaşamasına neden olsa da, önceden belirlenmiş, şiddeti araç olarak gören bir amaçla ilişkili değildir. Öfkeli bir şiddet, bir araç değil, bir manifestodur. Şiddetin eleştiriye tabi kılınabildiği, tamamıyla nesnel bir tezahür etme hali mevcuttur burada.”

Benjamin’in bu sözlerinin, özellikle, “öfkeli bir şiddet, bir araç değil, bir manifestodur” kısmının, bizdeki öğrenci protestolarına uyarlanabileceğini düşünüyorum. Evet, bence de şayet yumurtalı protesto bir şiddet kullanımıysa, burada şiddet artık bir araç değil, bir manifesto halini almıştır. Öğrencilerin manifestosunun en başında da: “Yeter!” yazmaktadır. Bu bir öfkedir. Haklı bir öfkedir.

Yumurtanın bir şiddet aracı olup olmadığını tartışmak mümkündür dedik. Fakat şunu tartışamayız: Demokratik olduğu söylenen bir ülkede, öğrenciler sadece protesto haklarını kullandıkları için polis tarafından yoğun bir vahşete maruz kalmışken ve bu vahşet esnasında da bir kız öğrenci bebeğini kaybetmişken, öğrencilerin üniversitelerine gelen siyasi temsilcileri ‘yumurta’ aracılığıyla protesto etmeleri tartışılıyor ve öğrenciler ‘şiddet yanlılığı’yla ve hatta ‘terör örgütü üyeliği’yle suçlanıyorlarsa, bunda tartışacak bir şey yoktur.

Hele hele, Vakit gazetesi’nde yayımlanmış bir karikatürde bebeğini kaybeden kız arkadaşımızın karnına bir bomba yerleştirilip, eline de, “Darbeye özgürlük!” pankartının tutuşturulup güya Ergenekon’a bağlanmasınaysa, verilecek cevabımız yoktur. Sözün bittiği yerdeyiz, küfretmek istiyoruz, edecek küfür bulamıyoruz.

Fakat çok zor da olsa sakinliğimizi korumaya çalışırsak, durumun bizce iki yönü vardır. Marx’ın sözüne geri dönersek, bizim şiddetimizden yeni bir toplum doğacak demiştik. Peki yumurtanın içinden yeni bir toplum doğar mı? Elbette hayır. Bunu evvela o yumurtaları atan arkadaşlarımızın ve televizyonda Burhan Kuzu’nun kafasının tam ortasında kırılan yumurtayı gördüğümüzde içimizden, “Oh be!” diyen bizlerin bilmesi gerekir. Kuşkusuz toplumun tüm kesimleri gibi uzun zamandır suskun olan öğrenci hareketini bu gösteriler morallendirmiştir. AKP’ye giydirilmeye çalışılan ‘demokratlık’ ve ‘özgürlükçülük’ gömleğinin, bu adamlara ne kadar bol geldiğini ortaya çıkarması açısından da çok önemlidir. Ama yine de bu heyecan dalgasına kapılıp, hayalci davranmamak lazım. Yumurta üzerinden siyaset yapılmaz. Yumurta sadece bir teşhir aracıydı. Meydanlarda arkadaşlarımıza ölümüne girişen, doğmamış bir bebeği katleden ve gözaltına aldıkları arkadaşlarımızı da içerde işkenceden geçiren zorbaların ertesi gün utanmadan üniversitelere gelmesine verilecek en iyi karşılık verilmiş ve bu adamların ne kadar arlanmaz, yüzsüz adamlar oldukları da meydana çıkarılmıştır. Bu yüzden o yumurtaları atan tüm arkadaşlarımızı kutluyor, elleri dert görmesin diyoruz…

Fakat meselenin esas ele alınması gereken yönü, atılan bu yumurtalar üzerinden karşı tarafın yaptığı çarpıtmalar ve propagandalardır. Haftalarca yumurtanın içinde faşizm arayanlardır. (Hatta kimileri ırkçılık bile aradı.) Oysa o yumurta sadece bir tepkiydi, bir yeter çığlığıydı, bir yuh sesiydi. Ne öğrenciler içinde Kemalist nüanslar aramak için bir taraflarını yırtan Ahmet Altan’lar, ne hamile bir kızın eylemdeki işini sorgulamaya kalkan Emre Aköz’ler, ne öğrencileri hastalıklı bir varlık olarak niteleyen Mümtaz’er Türköne’ler, ne de ÖDP’li gençleri Roni Margulies’e attıkları –son derece lüzumsuz- yumurtalar üzerinden ırkçılıkla suçlayarak tüm bu olanların üzerine tüy diken DSİP’li şarlatanlar, bunu anlayamazlar. Arkadaşlarımızı dövüp bir de üniversitelerimize bize ahkam kesmeye gelenlere yumurta atmayı şiddet olarak görenler, daha şiddetin ne olduğunu görmemişlerdir. Öğrenci şiddetinin ne olduğunu görmek istiyorlarsa, İtalya’yı, Yunanistan’ı, İngiltere’yi, Fransa’yı aylardır birbirine katan Avrupalı gençlerin eylemlerine baksınlar. Darısı başımıza diyoruz…

Öğrencileri salt şiddet taraftarlığıyla ve terör örgütü üyeliğiyle suçlayıp, kriminal bir vakanın içine atmak isteyip bel altından vuran burjuvazinin temsilcileri bilmelilerdir ki, bizler, “Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi!” diyenleriz. Tarihten günümüze kadar hep ilk saldıran sizler oldunuz. Bizlerse bugün sadece kendimizi müdafaa etmek derdindeyken, yarın bu vahşete dayalı sisteminizi başınıza yıkmaya talip olan gönüllülerden başka kimse değiliz.

“Şiddeti savunmuyoruz” demiyoruz; ama siz üzerimize toplarınız, tüfeklerinizle saldırırken, size karşı atılan bir taşın, şiddetten değil, izzet-i nefsimizden kaynaklandığını söylüyoruz.

Bir gün sizle denk güçte savaşacağız ve gerçek şiddeti size o zaman göstereceğiz. Ama o güne kadar şiddetin ne olduğunu da, hiç kimse sizden daha iyi öğretemez.

Şiddet mösyö burjuvazi, coplarınızdan, gaz bombalarınızdan evvel, kimliklerimize kadar yerleştirdiğiniz çiplerdir! Sokaklara yerleştirdikleriniz kameralardır! Evlerimizin içine, telefonlarımıza yerleştirdiğiniz dinleme cihazlarıdır! İki insan politik bir mevzuda sohbet ettiklerinde, akıllarına telefonlarının bataryalarını çıkarmak gerektiğinin gelmesidir! Sizden gizli hiçbir şey yapamamaktır! Size karşı çıkamamaktır! Aleyhinize bir sözde, bir eylemde bulunamamaktır! Sizden olmak ya da darbeci olmaktır! Gazetelerinizde muhbirlerinizce en adi şekilde fişlenmektir! George Orwell’in 1984’ündeki Büyük Birader’in, 2011 Türkiye’sindeki adıyla, ‘ileri demokrasi’nizdir!

Şiddet bay Tayyip Erdoğan, satın aldığınız ve alenen yalan söyleyen gazetelerinizdir, televizyonlarınızdır, medya ağlarınızdır! Yazarlarınızdır! Onların iğrenç yüzleridir! Kirli ilişkilerinizdir! Bankalarınızdır! İsviçre’deki hesaplarınızdır!

Üniversitelere atadığınız rektörlerin, öğrencilerini, “Bu üniversite benim! Burada siyasi slogan atamazsınız! Toplarım kimliklerinizi, atarım hepinizi bu okuldan!” diye açıkça, kameralar önünde tehdit etmesi ve bu tehditini de yine televizyon programlarında pervasızca savunup, “Beni kutlamalısınız!” demesidir.

Ne coplarınız, ne gaz bombalarınız, ne de işkence tezgahlarınız… Gerçek şiddet, pornoculuktan köşe yazarlığına terfi ettirdiğiniz Emre Aköz denen adamla aynı ülkede yaşamaya her gün dayanmaya çalışmaktır. Nazlı Ilıcak’ın o meymenetsiz suratını her gün televizyonda görmektir. Bundan daha büyük bir şiddet tahayyül edemiyoruz.

Şiddet, benim gibi sakin bir adamı dahi çileden çıkartan, her yerinden çürümüş bu yalan ve talan üzerine kurulu düzeninizdir.

Fransız düşünür Georges Sorel, Şiddet Üzerine Düşünceler adlı eserinde şu anki durumumuzu özetler gibidir: “Devletin gücünün arttırılması, düşüncelerinin temelidir; siyasetçiler siyasal örgütlerinde güçlü, merkeziyetçi ve disiplinli; muhalefetten gelen eleştirilerin yolundan saptıramayacağı, susmayı dayatacak ve sahte buyruklarını ilan edebilecekleri bir iktidar hazırlığına giriştiler şimdiden.”

Türkiye’de durum daha da fena; çünkü bu iktidar kuruldu bile. Ve Benjamin’in de dediği gibi, iktidarı koruyan şiddet, tehdit eden şiddettir. İşçileri, emekçileri, öğrencileri tehdit eden bu şiddete karşı örgütlenmeli ve varolan araçların üzerine yeni araçlar bulup, kendimizi savunmak zorundayız arkadaşlar. Çünkü başka bir çaremiz yok!

Onur Özgen (RED Dergisi, Ocak 2011, 52. sayı)

Hiç yorum yok: