29 Kasım 2011 Salı

Post-ileri demokrasi despotizmi

"Kitle hareketi yıllarında, demokrasi kavramı egemen sınıfların yeni ideolojik baskılarına maruz kaldı. Bu sınıflar sadece 'demokratik' gücün yabancılaşmasını değil, 'demokrasinin' belirgin bir şekilde 'demos'tan kopmasını, ya da en azından halkın gücünün, demokrat değerlerin temel kriteri olmasından çıkmasını istiyorlardı. Bunun sonucunda, 'demokrasinin' odağı, halkın gücünün etkin kullanımından, yurttaşların pasif bir biçimde yararlanabileceği anayasal haklara ve yöntemsel işleyişlere kayması oldu. Bu, alt sınıfların ortak gücünden, bireysel yurttaşın özel hayatının gizliliğine ve yalıtımına geçişti. 'Demokrasi' kavramı giderek artan bir şekilde liberalizmle özdeşleştiriliyordu." (1)

Baskın Oran, 18 Eylül tarihli Radikal İki'deki yazısına şöyle başlıyordu: "'Ölçemediğinizi anlayamazsınız ve yönetemezsiniz'i önemsersek, benim gazete arşivindeki 'AKP’nin Sevapları' klasörü 5,93 MB, 'AKP’nin Günahları' klasörü 17,4 MB. Fakat, 'sevaplar'ın megabaytına tek başına zirve yaptıran bir konu var: Askeri vesayetin kaldırılması. Bendeniz için esas önemli olan, karşımdakinin silahlı olmaması. Bu sağlanmadan siyasi mücadele yapılamaz. Hiçbir şey yapılamaz."

Baskın Oran'ın idealindeki liberal devlet, belki sistem ile karşıtları arasında kısmen adaletli davranmaya çalışabilir, ta ki sistem karşıtları güçlü bir pozisyona evrilene kadar. Fakat Türkiye'de, hani şu askeri vesayetin kaldırıldığı, karşıdaki gücün artık silahlı olmadığı ve siyasi mücadele alanının açıldığı ülke var ya, işte orada her çıkan protesto eyleminde, üstelik her türden muhalefetin sindirildiği bir dönemde devlet, tazyikli sularını, gaz bombalarını, jandarmalarını, yetmedi panzerlerini, tanklarını, 22 tabur askerini öne sürmekte tereddüt etmiyor. Peki tüm bunlar olurken, Baskın Oran ne yapıyor?

Fransız Marksist düşünürlerden Jacques Ranciére, 1999'da kaleme aldığı ve Türkçe'ye Uyuşmazlık adıyla çevrilen kitabında; siyasetin, sermayenin idaresiyle mutlak olarak özdeşleşmesini, artık demokrasi 'usulleri'nin arkasına gizlenen utanılacak bir sır olmaktan çıkardığını, bunun da sosyalistlerin yanı sıra liberallerin de kabul ettiği apaçık bir olgu olduğunu yazar.

Türkiye'deki liberal ideologlarsa, sermayenin siyaset üzerindeki ağırlığını her geçen gün arttırmasını, bir diğer deyişle siyasetin ekonominin elinde rehin olmasını görmezden gelip, daima flu bir demokrasi perdesinin arkasından utanmadan konuşmaya devam ediyorlar.

Onlara göre varsa yoksa uyum, uzlaşma, diyalog, hoşgörü... Terry Eagleton, bu liberal illüzyonu şöyle özetliyor: "Bir yanda açgözlü patronlar ile kavgaya hazır işçiler varken ortada duran, tam olarak aklın, hakkaniyetin ve itidalin cisimleştiği; efendi, tatlı dilli, liberal kafalı vaiz, cansiperane vaziyette savaşan iki tarafı bir araya getirmeye çalışmaktadır." (2)

Kapitalizmden ve onun neoliberal temsilcilerinden tüm topluma herhangi bir sınıfsal fark ayırtetmeksizin özgürlükçü ve demokratik bir yaşam alanı tesis etmesini bekleyenler, kendilerini mevcut siyasi iktidarı demokratikleşmeye ikna etmek gibi ulvi bir göreve adayanlar için üzgünüm; ama, "Demokrasi ile kapitalizm baş aşağı döndürülmüştür." Ve bunu söyleyen de eski ABD Çalışma Bakanı Robert Reich'tir. (3)

Baş aşağı demokrasi
Bu açıdan, Türkiye'de de demokrasinin baş aşağı döndürülmüş hali olarak görebileceğimiz 'ileri demokrasi'nin evrildiği yeri irdeleyebiliriz.

Öncelikle, 90'lı yıllara kıyasla, 2000'lerin ilk 10 yıllık bölümünü, kısmen daha rahat bir dönem olarak ifade etmek, sanırım pek de yanlış olmaz. Fakat, geride bıraktığımız 12 Haziran seçimlerinin ardından, yeni bir dönemin başladığı aşikar. Ve bu yeni dönem, kimilerine göre 90'lara bir geri dönüşü ifade etse de, 90'lardan da beter bir politik iklime geçişi de temsil edebilir.

Dolayısıyla anayasa referandumunu ve genel seçimleri, Türkiye için bir geçiş döneminin son perdeleri olarak görmek mümkün. Peki nereye geçtiğimizi görebiliyor muyuz? Tünelin sonundaki ampul parıldamasının gözlerimizi kamaştırması geçti mi? Ömer Laçiner'in Muhafazakar Demokratik Devrim teorilerinin bir sonu geldi mi? (4)

Murat Belge, 2008 yılında Taraf'taki bir röportajında, ilerici ve solcu kalmanın birinci koşulunun, Türkiye'de demokrasinin köklenmesine katkıda bulunmak olduğunu söylüyordu. O röportajın bir bölümünde şöyle diyordu: "Mesela üniversitelerde türbanın yasak olması, devletin Müslüman kesime uyguladığı bir haksızlıktır." Başka bir bölümündeyse şöyle: "Yoksa 'mülkiyeti kaldıralım' gibi solcu laflar çok anlamlı değil şimdi."

Türban artık serbest. Serbest de olsun, sorun yok. Fakat hala, "Adalet mülkün temelidir!" mottolu mahkemelerde haksızlıklar işlenmeye devam ediyor. Çünkü mülk, hala adaletsizliğin temelini oluşturmaya devam ediyor. Suç, bunları artık pek de anlamlı bulmayan Murat Belge'de değil tabii. Marx, mülkiyet ilişkileri hakkında yazarken, altına, "İleri demokrasilerde geçerli değildir!" notunu düşmeyi unutmuş!
Bu durum biraz da demokrasiden ne anladığımızla ilgili. Marksizme göre, demokrasi yalnızca parlamentonun koyduğu sınırlara hapsedilecek kadar değersiz bir şey değildir. Taş kafalı politikacıların, menfaatçi bürokratların pis ağızlarında değil; ancak halkın özyönetimi altında değer bulabilir.

Ellen Meiksins Wood'a göreyse, halkın özyönetiminde ciddi gerilemeler yaşanmıştır ve bu gerilemeden sonra demokrasi, varlığını ancak temsili olarak sürdürebilmiştir. Wood, şöyle açıklar bu durumu: "'Temsili demokrasi'de halkın yönetimi, demokrasinin temel kriteri olarak kaldı; yönetim oligarşinin gölgesindeki temsiliyet süzgecinden geçirilse de, halk kavramı toplumsal içeriğinden boşaltılsa da. Sonraki yüzyılda demokrasi kavramı kendisini antik anlamından daha da uzaklaştıracaktı." (5)

Tüm bunların ışığında, tarihteki en hakiki demokrasinin, sanırım 1871 Paris Komünü'nde uygulanabildiğini söyleyebiliriz. Bunun en büyük sağlayanıysa, Murat Belge'ye artık anlamsız gelen, Komüncülerin özel mülkiyeti kaldırıp, kooperatif üretimi hayata geçirmek istemeleriydi.

Yani gerçek anlamda demokrasi, yalnızca bir işçi iktidarında anlam kazanabilir. Bu konuda, yukarıda da görüşlerini paylaştığımız E.M. Wood'un kapitalizm ile demokrasi arasındaki zıtlığa ilişkin fikirleri hayli zihin açıcıdır, özellikle sol liberallere tavsiye olunur!

Wood'a göre, kapitalizm, demokrasinin anti-tezidir. Çünkü hayatın temel ihtiyaçlarını metalaştırmıştır ve daha fazla alanı metalaştırarak demokratik hesap verilebilirliğin dışına çıkartmaktadır.

AKP kime hesap verecek?
Wood'un, 'demokratik hesap verilebilirliğin dışına çıkılması' vurgusu, Türkiye'deki 'ileri demokratik' sürecin evrildiği yeri doğru anlamak adına bize yardımcı olabilir. (En azından Haziran'dan bu yana yaşadıklarımız bize bunu gösteriyor.) Şayet, post-ileri demokratik dönem başlamış gibi görünüyor. (Liberallerimiz bunu, post ejaculation syndrome olarak da değerlendirebilirler.)

Bu açıdan yeni dönemdeki gelişmeleri, AKP'nin geçiş döneminde neler yaptığıyla beraber ele almakta fayda var.

AKP, evvela devlet üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmayı amaçladı. Sağlamlaştırdı da. Devletin tüm organlarını birer birer ele geçirdi. Derin devleti tasfiye ediyorum diyerek; aslında tek yaptığı derin devleti de ele geçirmek oldu.

Kamuoyuna darbe tehlikesinin bulunduğu yönünde propaganda yaparak, demokrasinin devamı için kendi varlığının korunmasının şart olduğunu topluma kabul ettirdi. AKP, bu yolla sadece TSK'nın dengesini bozup onu ele geçirmedi; kağıt üzerinde derin devletin tasfiye edilmesi gereken bir operasyonu, kendi varlığına karşı olan tüm odakların üzerinde de bir tehdit aracına dönüştürmeyi başardı.

AKP'nin hegemonyasının yeniden üretimi için anayasadaki erkler ayrılığının yok edilmesi de çok önemliydi. Referandumda evet oyunun çıkması, en başta buna hizmet etti. (Siz bakmayın Arınç'ın 'ideolojisiz anayasa' laflarına. Sarıldıkları neoliberalizm ideoloji değil de, bir din türü falan mı?)

Zira bundan böyle istedikleri yeri özelleştirken, kimseye hesap vermek zorunda değiller. Gerekirse köylerimize kadar gelip, derelerimize, ormanlarımıza el koymaya kalkabilirler. En son Gerze'de yaptıkları gibi!

Kürtlerin kaderi, hepimizin kaderi
AKP'nin geçiş dönemindeki demokratik açılım laflarını bir kenara bırakıp, yeniden topyekün Kürtlere savaş açmaya girişmesi de, önümüzdeki yeni dönemin despotik genel karakterini belirleyecek olan başlıca unsurlardan biri olacak gibi duruyor.

Fakat bu durum, sadece Kürtleri ilgilendirmiyor elbette. Bunu anlamak için son dönemde PKK ile gerçekleşen karşılıklı çatışmaların sonucunda gelen ölüm haberlerinin giderek artmasının ardından Başbakan'ın yaptığı açıklamalara bakmamız yeterli.

Başbakan açıklamalarında, bu saldırıların Türkiye'nin 'ilerleme'sine mani olmak için yapıldığını söylüyor. Yani bu 'ilerleme'ye karşı olanları 'terörist' ilan ediyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Erdoğan'ın sadece elinde silah olana terörist dememesi, BDP'yi kastederek, "İsim değiştirerek ortalıkta gezen teröristler" tanımını kullanmayı seçmesi. Teröristler; çünkü iktidara muhalifler. Aynı şekilde biz de teröristiz. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte Kürtlerin payına düşenle, bizim payımıza düşen arasında pek de bir fark yok. Kürt hareketine olan eleştirilerimizi saklı tutarak, Kürtlerle ortak bir tutum içine giremezsek, bu işten sadece AKP'nin karlı çıkacağı çok açık.

Cumhurbaşkanı'nın da dediği gibi, devlet muhaliflerine karşı büyük bir intikama bileniyor. Fakat Gül unutmamalı ki, Kürtler devletten daha kindar olmaya karar verirse, onların devletten soracağı hesabın haddi hesabı yoktur. Ve eğer kendisinin ettiği intikam yeminini Kürtler de ederse, bu işten hükümetin kendisi zararlı çıkar. Hani hep dedikleri o istikrar var ya, o istikrarları zararlı çıkar. Tabii bu arada olan yine binlerce gence olur. Ki bu vicdanı olan hiç kimsenin isteyebileceği bir şey değildir. Ama çok iyi bildiğimiz bir şey varsa, o da devletin vicdanının olmadığıdır. Onların vicdanı, ölen gencecik askerlere güya üzülür, hemen ardından da daha fazla gencin ölmesi için 22 taburla kara harekatına girişir. Bu ikiyüzlü vicdanla hesaplaşmak, onu teşhir etmek zorundayız.

Hukuk mu, guguk mu?
Peki her politik durumda, adaletsizlikte, hukuksuzlukta hükümetin bir günahını, sorumluluğunu aramak doğru mudur? Elbette doğrudur. Çünkü ipler tamamen onların elinde.

Öyle olmasa, Deniz Feneri soruşturmasını yürüten savcılar görevden alınıp, üstüne bir de haklarında soruşturma yiyebilir, aynı davanın sanıklarıysa kaşla göz arasında salınabilirler miydi? Hizbullah örgütünün tutuklu yöneticileri kameralara sırıta sırıta dışarı çıkabilirler miydi? Veya şike operasyonları seçim sonrasına ertelenebilir miydi? Ya da ortalıkta bir sürü gizli görüntü ve ses kayıtları dolaşıp, Başbakan bunlar hakkında hepsinden haberi varmış gibi konuşabilir miydi?

Hepsi bir yana, Hizbullah'ın 6 yöneticisiyle Deniz Feneri davasının 6 sanığını kaşla göz arasında altışar altışar serbest bırakan bu devlet, 117 ODTÜ'lü arkadaşımızınsa okullarına gelen Başbakan'ı protesto ettikleri için 10 yıl 6 aya kadar hapislerini isteyebiliyorsa, neyi tartışıyoruz ki? Bir ülke düşünün ki, okuyabilen şanslı gençleri tutuklanıyor, okuyamayan yoksul gençleriyse dağa sürülüp öldürülüyor. Ama nerede kaşarlanmış katil, dolandırıcı varsa elini kolunu sallaya sallaya geziyor, hayatını yaşıyor. Ne güzel memleket değil mi?

Yeni dönemde medyanın rolü
Peki insanların bu kadar güzel bir memlekette(!) yaşadıklarından haberleri var mıdır dersiniz? Elbette hayır.

Başbakan'ın son asker ölümlerinden sonra genel yayın yönetmenleriyle yaptığı toplantının hemen ardından birçok haber ajansının yayınladığı ortak açıklamada kısaca Başbakan'ın emir ve görüşlerine hazır olduklarını belirtmeleri, medya ile iktidar arasında ne menem bir ilişki olduğunu hepimize göstermiş olsa gerek.

Öyle ki, Hakkari’deki ölümlerin ardından kendi kendine sınır ötesi kara operasyon yapan medyamız, nedense Kıbrıs’ta askerliğini yapan ve terhisine 5 gün kala disiplin koğuşunda işkence görerek öldürülen Uğur Kantar’ı görmüyor. Tıpkı 19 yılda 1345 askerin ‘eğitim zahiyatı’ olmasını görmediği gibi. Oğlunun cenazesini almaya gelen babasınaysa komutan, “Olur böyle şeyler” diyor, dalga geçer gibi, medyamız bunu da görmüyor. Zira bir asker ölümüne tepki göstermek için illa ki PKK tarafından öldürülmesi gerekiyor. Komutanı sever de, öldürür de…

Diğer yandan aynı aşağılık medya, ülkede saydığımız tüm bu katliamları, adaletsizlikleri, hukuksuzlukları istisnasız ve sistemli bir biçimde -ve tabii Başbakan'ın isteklerine uygun bir şekilde- türlü komplo teorilerine bağlayıp, Ergenekon'un basit birer yapılanmasına dönüştürebiliyor.

Yalnızca, geçtiğimiz aylarda Cihan Haber Ajansı'nın servis ettiği, Zaman gazetesinin de manşetten duyurduğu TKP'lilerin üniversitelerde örgütlenmeye hız verdiğine dair habere bakmamız, durumun vehametini anlamamıza yardımcı olabilir.

Zaman'ın, "Üniversiteleri karıştırmaya hazırlanan TKP'nin planları deşifre oldu" başlığıyla verdiği haberin içeriğine baktığımızda, elbette başlıkla alakalı hiçbir şey göremiyoruz. Yalnızca, polis raporlarına göre TKP'nin üniversitelerdeki kulüpler aracılığıyla örgütlenmeyi planladığı ve bu doğrultuda bir dizi panel düzenlemek gibi çalışmaları olduğu söyleniyor. Ne büyük suç değil mi?

Hatta haberde, bazı TKP'li öğrencilerin isimleri dahi veriliyor, hedef gösteriliyor. Yarın öbür gün bu öğrencilerin başlarına bir şey gelse, gözaltına alınsalar, tutuklansalar, şaşırır mıyız? Ne yazık ki hayır. Hatta bu habere karşılık gazetecilik ödülü dahi verilebilir.

Öfkeli ve akıllı
Peki durum bu kadar karamsar mı? Hakikaten dönülmez bir faşizmin ufkundayız ve vakit de çok mu geç? Hayır. Bu karamsarlık, faşizmden de tehlikelidir ve onun bir nevi besleyicisidir de. Kabullenmişlikse, Dostoyevski'ye göre, insanı korkunç bir yaratık haline getirir.

Bu yüzden, Ulrike Meinhof'un dediği gibi, üzgün olmaktansa öfkeli olmak yeğlenmeli. AKP'nin uygulayıcısı olduğu neoliberalizme karşı, acil bir şekilde ideolojik ve politik bir karşı koyuş gerekiyor.

Fakat sadece öfkeli olmak da yetmez. Akıllı da olunmalı. 1950'ler ABD'sinin McCarthy dönemindeki anti-komünist karalama kampanyalarını dahi gölgede bırakabilecek çapta espiyonaj faaliyetleri yürüten bir hükümet ve medya kuşatmasının içinde her an kriminal bir vaka haline getirilme tehlikesiyle karşı karşıya olunulduğu unutulmamalı.

Zira ülkenin dört bir yanında girişilen yeni cezaevi inşalarından da anlayabileceğimiz gibi 'demokrasi' giderek ilerliyor ve hepimizin sabahın köründe çalınacak bir kapısı var!

Dipnotlar:
(1) Ellen Meiksins Wood, Kapitalizm Demokrasiye Karşı, Yordam Kitap, s. 263.
(2) Terry Eagleton, Marx Neden Haklıydı?, Yordam Kitap, s.223.
(3) Aktaran Terry Eagleton, Marx Neden Haklıydı?, Yordam Kitap, s.225.
(4) Muhafazakârlık: Var olan durumu koruma amacını güden düşünce tarzı. Devrim: Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik; ihtilal. Muhafazakar Devrim: Oksimoronun allahı.
(5) Ellen Meiksins Wood, Kapitalizm Demokrasiye Karşı, Yordam Kitap, s.262.


Onur Özgen (RED Dergisi, Kasım 2011, 62. sayı)

21 Ekim 2011 Cuma

Adaletin 200'ü, Hrant'ın 'arkadaş'larının yüzsüzlüğü

"Liberal, iğrenç bir sözcüktür." (Jean Paul Sartre, 1964 Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddederken.)

Ahmet Şık, 16 Ağustos'ta kaleme aldığı yazısında, liberallerin Hrant Dink cinayeti davasıyla ilişkilerini şöyle değerlendiriyordu: "Çok gariptir ki, bu soruşturmalara ciddiyet kazandıran Hrant Dink suikastında emniyet teşkilatının da en az askeri teşkilat ve MİT kadar ihmalleri olmasına rağmen; bu ihmal ilgi alanlarına hiç girmez bu zevatın. Cinayete ortak olmak boyutundaki bu 'ihmali' irdelemezler; ama sorsanız 'Hrant'ın arkadaşlarıdırlar'. Şaşırtıcı değil; çünkü sessizlik burada da devrededir. Sevgili Arat, Hrant Dink cinayetinde üst düzey bir kamu görevlisi olarak ihmali olduğu iddia edilen Muammer Güler'in AKP'den milletvekili adayı yapılmasını (şimdi TBMM'de); "bizi sırtımızdan hançerlediler" diyen Cemil Çiçek'in aslanlar gibi koltuğunu korumasını eleştirir. Al sana yine sessizlik.
(...)
O yere göğe koyamadıkları sultanları, seçimlerden iki gün önce gazeteci Ruşen Çakır'a verdiği röportajda, "Ne Yahudiliğimiz, Ne Ermeniliğimiz, ne afedersiniz Rumluğumuz kaldı..." diye cümlesine başlayıp özünde ne olduğunu ortaya koyan bir konuşma yapar. Malum zevat, yine susar ve 'balkon konuşması'nı beklememizi tavsiye ederler. Seçim meydanlarında böyle konuşmalara tolerans göstermemizi, bunun olağan olduğunu savunanlar bile olur aralarında. Zaten sevgili Hrant Dink, AKP iktidarda iken katledilmemiştir. Yine AKP iktidarda iken katilleri yargılanıyormuş gibi yapılmamaktadır. Gerçek katillere ulaşmamız AKP iktidarında engellenmemektedir. Bu yüzden de, "Ey iktidar şu tetikçi çakalların ardındaki devlet gücünü yargıla!" diyemezler."

Hrant Dink Vakfı neye hizmet eder?
Ahmet Şık'ın bu paragraflarında genel hatlarını çizdiği bu malum liberal zevat tiplemesine en uygun insanlardan biri olan Ahmet Altan, geçtiğimiz ay içerisinde Uluslararası Hrant Dink Vakfı tarafından, Hrant Dink ödülüne layık görüldü.

Vakfın ödülü verme kriterlerinde şunlar yazıyor: "Ödül, her yıl ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna bireysel risk alan, ezber bozan, barışın dilini kullanan, bunları yaparken, insanlara mücadeleye devam etme yolunda ilham ve umut veren, biri Türkiye’den biri Türkiye dışından kişi, kurum veya gruplara veriliyor."

Vakıf, gerçekten söylediği gibi biri Türkiye'den biri Türkiye dışından iki kişiye ödül verdi. Peki ya diğer kriterleri ne yapacağız?

Vakfın bu ödül seçiminin ardından epey tartışma döndü. Her ne kadar kimileri bu ödül seçimine inanamadığını belirtse de, ben pek de o görüşte değilim.

RED'in geçmiş sayılarının birinde, Uluslararası Hrant Dink Vakfı'nın yetkili isimleri arasında Soros'la ve hatta Fethullah Gülen'le ilişkileri olan İbrahim Betil'in, A&B Halkla İlişkileri şirketinin sahibi Sibel Asna'nın, Oral Çalışlar ve Ali Bayramoğlu gibi ne oldukları ortada isimlerin bulunduğu; vakfı destekleyen kuruluşlar arasındaysa, Avrupa Birliği dışında Chrest Vakfı, Gülbenkyan Fonu, Heinrich Böll Stiftung Derneği, Global Dialog, Friedrich Naumann Vakfı, Hollanda Konsolosluğu, Tower Travel ve Aktif İleti gibi liberal kuruluşların, STK'ların bulunduğu açıklanmıştı.

Yani böyle bir kuruluştan Ahmet Altan'a ödül çıkması gayet doğal; çünkü burdan başka bir şey çıkmaz. Zira bu vakfın, kuruluş amacı aslında budur: Hrant Dink üzerinden birbirlerini -liberalizmi- ödüllendirmek.

Yukarıda bu vakfın görevlilerinden olduğunu belirttiğimiz Oral Çalışlar'ın, üniversite yıllarında Deniz Gezmiş'le arkadaş olması, bugün geldiği noktadan bağımsız bir şekilde hala Deniz'lerin yoldaşı olmasına yetiyormuş gibi, 68'e dair anılarını kitaplaştırabildiği bir ülkede, kendilerine Hrant'ın arkadaşları diyen bir grubun da çıkıp Hrant adına Ahmet Altan'ı ödüllendirmesi normaldir.

Fakat ne Oral Çalışlar, Deniz Gezmiş'in arkadaşıdır; ne de bu vakfın yöneticileri, -Hrant'ın aile fertleri hariç- Hrant'ın arkadaşlarıdır.

Nedim Şener'e hapis, Ahmet Altan'a ödül!
Vakıf yöneticileri Ahmet Altan'ı ödüllendirirken; Ahmet Altan, Hrant'ın duruşmasına gitme zahmetine dahi girmedi. Birçok yazarın yaptığını yapmayı çok görüp, 15 Eylül'de (Hrant'ın doğum günü) köşesinde Hrant'ın adını anmaya tenezzül etmedi.

Hal böyle olunca da, insanlar haklı olarak düşünüyorlar: "Hrant'ı vuran katil 20 yılla, cinayeti aydınlatmak için araştırmalar yapan Nedim Şener 32.5 yılla yargılanıyor. Fakat Hrant'ın adına kurulmuş bir vakfın yöneticileri, Nedim Şener'i ödüle layık görmek şöyle bir yana dursun, düzenledikleri törende ismini anıp bir selam yollama nezaketinde dahi bulunmuyorlar. Bu ne iştir?" diye.

Hepsi bir yana, Hrant'ın cinayetinin arkasındaki sır perdelerinin aralanması için büyük emekler harcayan ve büyük ölçüde de cinayetin sorumlularını ortaya çıkaran Nedim Şener'in tutuklanmasının haberini, "Gazetecilik faaliyetinden tutuklanmadılar!" manşetiyle verip, açıkça Şener'in ve Şık'ın tutuklanmalarını destekleyen bir gazetenin başyazarının ödüllendirilmesi, hakikaten midesi olan bir insanın kolay kolay kaldırabileceği bir şey değil!

Ama devir, böyle bir devir. Ve tarihte de böyle kepazelikler yok değil. 11 Eylül 1973'te Şili'de gerçekleştirilen darbe sonucunda Allende'nin devrilmesinde büyük payı olan ABD'nin o dönemki Dışişleri Bakanı Henry Kissenger'in, darbeden tam bir ay sonra Nobel Barış Ödülü'ne layık görülmesi de ilk bakışta gözümüze tipik bir oksimoron örneği olarak görünebilir; fakat Nobel Barış Ödülü'nü kimlerin verdiğini düşündüğümüzde, aslında ortada garipsenecek bir durum olmadığını görebiliriz.

Kısacası Nedim Şener'in tutuklandığı bir ülkede, Ahmet Altan'ın ödüllendirilmesi doğaldır. Ayrıca aynı ödülün, darbe günlüklerinin yayınlandığı dönemde Ahmet Şık'ın kendisinin arkasında olduğu günleri çabucak unutup, geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosu'nun düzenlemiş olduğu bir panelde, Şık ile Şener'in tutuklanmalarının hükümeti eleştirdikleri için değil, derin yapılanmalara yönelik haberlere imza attıkları için gerçekleştiğini ve Türkiye'deki basın özgürlüğü hakkındaki eleştirilerin abartı olduğunu söyleyebilecek kadar zıvanadan çıkan Alper Görmüş'e iki yıl evvel verildiğini de unutmamak gerek. Dolayısıyla Görmüş'ün ellerinin kaldırdığı bir ödül, yine ancak onun gibilerinin ellerine yakışır.

Saçmasapan bir dava...
Ödül konusunu geçip, biraz da Ahmet Şık'la Nedim Şener'in son durumlarına değinilmeli. Bilindiği gibi iki gazeteci hakkında iddianameler oluşturuldu, kabul edildi, her birinin hakkında da 15 yıla kadar hapisleri istendi.

İddianameleri okuduğumuzdaysa, nasıl bir saçmalığın ortasında olduğumuzu anlıyoruz. Şık ile Şener, silahlı örgüte yardım etmekle suçlanıyorlar; ama iddianame boyunca bunu dolduracak bir tek kanıt göremiyoruz. Esas suçları malum: Hükümet aleyhinde -onların deyimine göre hükümeti yıpratıcı- kitap yazmak...

Şurası kesin ki, Ahmet Şık ile Nedim Şener, hükümetin kamuoyunu kandırıp oyalamak için ortaya attığı senaryoları sorgulamışlar ve büyük ölçüde de çözmüşlerdir, şu anda da bunun bedelini ödemektedirler.

Le Monde gazetesi dahi durumun farkında. Ahmet Şık ile Nedim Şener'in gazeteci arkadaşlarının düzenlediği, 'Adaletin 200'ü yürüyüşü'ne çok geniş yer ayırıp, iddianamenin tatmin edicilikten uzak olduğunu ve Şık ile Şener'in hassas konuları araştırdıklarından dolayı sessizleştirildiğini yazıyorlar. Fakat bizim anlı şanlı Hrant Dink ödüllü yazarlarımız sus pus.

Sadece suskun da kalmıyorlar; gazetelerinde, hazırlanan iddianameleri öyle bir şekilde servis ediyorlar, öyle kirli bir dezenformasyon faaliyetinin elemanları oluyorlar ki...

Mehmet Baransu çıkıyor örneğin, "Ahmet Şık ve Nedim Şener hakkında şok suçlamalar!" diye bir şeyler yazıyor. Neymiş, Soner Yalçın'dan Şık ile Şener'e talimatlar gelmiş, seçimden önce kitabın (İmamın Ordusu) bitirilmesini istemiş. Diyelim ki doğru, ne kadar tehlikeli bir talimat değil mi?

Kitap yazmak mı silahlı örgüt kurmak mı?
Ahmet Şık ile Nedim Şener, 200 gündür kitap yazmak suçundan tutuklu ve her birinin 15 yıla kadar hapisleri isteniyor. Mehmet Ağar'ınsa, silahlı örgüt kurmak suçundan 5 yıl hapsi isteniyor. O da, Yargıtay onay verecek de, ondan sonra. Böyle bir saçmalık nasıl savunulabilir?

Ama savunuyorlar. Her gün gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında, Hrant'ın katlinin ardındaki sır perdelerini açığa çıkaranları derin devletle ilişkilendirip, Hrant'ın öldürülmesini seyredenleriyse derin devleti yok edenler olarak tanıtıyorlar ve ardından Hrant Dink ödülünü kaldırıyorlar.

Ya Hrant yaşasaydı?
Hadi gelin dürüst olalım. Yaşamaması için gösterilen tüm üstün gayretlere rağmen Hrant bugün hala yaşıyor olsaydı, onu da Ergenekoncu ilan etmeyecek miydiniz? 70'lerde TKP/ML üyesi olan, daha sonra ÖDP içinde faaliyet yürütmüş, BirGün'de yazarlık yapmış birisinin Ergenekoncu olmaması düşünülebilir miydi size göre? Mehmet Baransu böyle bir fırsatı hiç kaçırır mıydı?

3.5 yıldır çok özlediğimiz Hrant Dink, eğer bugün yaşasaydı ve tıpkı Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi, yıllarca mücadele ettiği işkencecilerle, derin devletin, kontrgerillanın başaktörlerleriyle, mesela Mehmet Ağar'la aynı davanın içine sıkıştırılsaydı, sanıyorum ki, kendisini böyle bir saçmalığın içinde bulmaktansa, ölmüş olmayı tercih edebilirdi.

Ha, "Mehmet Ağar'ın 5 yıl hapis cezası alması da bir şeydir!" mi diyorsunuz? Ağar gibilerin ölümünden sorumlu olduğu insanların sayısını devletin bile tam olarak bildiği söylenemez. Dolayısıyla, Ahmet Şık ile Nedim Şener'in 15 yıla kadar hapsinin istendiği bir yerde, Mehmet Ağar'ın alacağı 5 yıllık hapis hiçbir şeydir. Ve onurlu gazetecilerin yıllarını hapiste geçirme ihtimali, devletin eskiden pis işlerini yaptırdığı; fakat artık işine yaramayan adamlarını gözden çıkarmasından, bin kat daha önemlidir.

Ayriyetten, aynı Mehmet Ağar, genel seçimlerden dört gün önce kime oy vereceğini, "Bugün gelinen noktada, geleneksel çizgimizi içinde bulunduran parti AK Parti'dir. Dolayısıyla onlara oy veririm" sözleriyle açıklıyordu.

Evet, Mehmet Ağar yarın hapise girebilir; fakat fikirleri kesinlikle iktidardadır.

Onur Özgen (RED Dergisi, Ekim 2011, 61. sayı)

3 Ekim 2011 Pazartesi

Sorunumuz ideolojik değil, ontolojiktir abiler!

Hermann Hesse, “Gerçek mizah, bir insan kendi kişiliğini önemsemekten vazgeçtiği anda başlar” der.

Bugün fakültedeki çok solcu arkadaşlardan biri yanıma gelip, "Eylemlerde göremiyoruz seni?" diye sorunca, bu söz aklıma geldi ve sorunun öznesi olan 'ben'i ve sanki sorgulandığını hissettiğim devrimci kişiliğimi önemsemeyip, işi mizaha vurarak, "Yeşil parkam yok be hacı, ondandır" diye bir cevap vermiş bulundum. Ben öyle deyince, dünyanın sırrını sol cebinde taşıyan arkadaşım, sorunumun ne olduğunu hemen çözüverdi: Galiba artık devrime inanmıyormuşum. "Niye yahu? Ben bu vatanın evladı değil miyim?" diyecek oldum, boş verdim.

Ama şimdi, belki aranızda beni anlayabileceğini düşündüğüm birkaç insan vardır diye gelip sizin kafanızı ağrıtacağım. Sadece kendim için de değil, benim gibi devrimcilikleri kendinden menkul tüm mücadele kaçkını yoldaşlarım için.

Yahu insanlar, kuzum siz kendinizi ne sanıyorsunuz acaba? Benim ya da bir başkasının devrime inanıp, inanmadığı bu kadar önemli mi? Kendimize, söylediklerimize, yaptıklarımıza, yaşadıklarımıza gerçekten inanıyor muyuz ki, bir de devrime inanalım? Hem bakalım, devrim bize inanıyor mu?

Önemli olan yorumlamak değil değiştirmekti öyle değil mi? En zoru da dünyayı değiştirmekti. Yok işte, öyle değil. Daha zoru, kendimizi değiştirmek. Kendiyle hiçbir kavgası olmayan bir insanın; dünyayla, toplumla ve onun değer yargılarıyla bir meselesi olabilir mi?

O yüzden gelin, her gün sokağa çıkmadan önce saçımızı başımızı düzeltip yakışıklı ya da güzel olup olmadığımızı kontrol ettiğimiz aynaların karşısına, bir kere de aynadaki suratın sahibini gerçekten tanıyıp tanımadığımızı anlamak için geçelim. Polis panzerlerinin karşısında çok cesaretli olabilirsiniz her biriniz; ama bakalım aynanın karşısında da sökecek mi?

Tanıyabilecek misiniz aynadaki adamı, kadını? Aynen devrime inandığınız gibi, aynada gördüğünüze de inanabilecek misiniz? İnanırsınız tabii. Ne de kolay inanıyorsunuz.

Durun durun, hemen heyecanlanmayın. Benden öyle pek beylik laflar, çok bilmiş lakırdılar duyamayacaksınız bundan sonra. Ben de sizden duymayacağım. Çünkü duymayacağım sizi, dinlemeyeceğim. Ama sadece tek bir şey söyleyeceğim size, siz de beni dinlemeyin: Gördüğünüze inanmayın!

Var mısınız beyler, bayanlar; abilerim, ablalarım? İnandıklarımızı sorgulamaya var mısınız? Sahici olmaya, kalıbımızın adamı olmaya var mısınız? Aynaya karşı ilk Clark bakışını, en afili devrimci olanımız atsın. Var mısınız?

Gelin, devrime ya da herhangi bir şeye ne kadar inandığımızı kendi hayatlarımızda test edelim. Alalım çelişkilerimizi, zaaflarımızı, komplekslerimizi, hırslarımızı ve tabularımızı birer birer karşımıza, bakalım en önce hangimiz devriliyor, hangimiz daha devrimci?

Soralım bir kendimize: İnsan bir şeye neden inanır? Hele hiç görmediği, tatmadığı, bilmediği bir şeye. Allah'a neden inanır örneğin birileri? Çünkü, yukarılarda bir yerlerde kudretinin yanı sıra adaletinin ve merhametinin de sonsuz olduğu varsayılan bir gücün olması, yalnız bir varlık olan insanın kendisini daha rahat ve huzurlu hissetmesini sağlayabilir.

Birileri de, cennetin gökyüzünde olmasını yeterli görmeyip, yeryüzüne indirmeyi isteyip devrime inanabilir. Diğer bir deyişle, Lenin'in o harikulade deyimi olan ezilenlerin şölenine. Lakin öyle böyle bir şölen değildir bu. Tahayyül edemezler; çünkü böyle bir şeyi görmemişlerdir. (Eisenstein'ın filmlerini de henüz izlememiş olabilirler.) Ama yine de bir devrimin olacağına inanmaya devam ederler; çünkü buna mecburdurlar. Ancak böylece yaşadıkları hayat, daha çekilir hale gelebilir.

O halde ben de kendi cevabımı vereyim: Evet, daha güzel bir dünyanın kurulabileceğine ben de inanıyorum, şayet devrim bunun bir aracıysa, devrime de inanıyorum. Çünkü başka çarem yok.

Ama çoğunuza inanmıyorum. En başta da kendime. Eylemlerinizde pek görünmeme nedenim de budur. Şimdilik en büyük eylemim, bu ilk kişisel manifestomu yazmak. Devamı da gelecek. Belki pek ses getiren bir eylem olmayacak; ama en azından, benim eylemim diyebileceğim bir şeyim olacak.

Ve giderek her şeyin herkesleştiği, herkesin de her şeyleştiği bir zamanda, insanın kendisine ait bir şeyinin olması da bir şeydir. Hem de çok önemli bir şeydir. Darılıp gücenmece yok!

Dikkat ettiyseniz manifestomun sonuna geldim ve sizi devrimciliğimin olanca ateşiyle falan da kucaklamıyorum. Çünkü ben Deniz Gezmiş değilim.

Kamuoyuna ve tüm ergenlere duyurulur.

Not: Sırrı Süreyya Önder'e de inanmıyorum, evet.
Daha önemli not: İki saattir kendimizle hesaplaşıyoruz, bir kere Oğuz Atay demedik! ("Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, "Ne yapmalı?" diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: Kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez." Tutunamayanlar, s. 93.)

Onur Özgen

16 Ağustos 2011 Salı

Bir kifayetsiz muhteris olarak Perihan Mağden...

"Basınımızda üç adet Vijdan Kuaförü mevcut. Yıllardır vijdanlı hanımlara-beylere, bi yerlere yetişen kızlara oğlanlara ne fönler çektiler, ne krapeler topuzlar yaptılar, sözden bigudileriyle ne permalar yarattılar!" diyor Taraf'taki son yazısının ilk cümlesinde, Perihan Mağden. Üç adet vijdan kuaförü dediği, yani Umur Talu, Ece Temelkuran ve Yıldırım Türker... Mağden'in son kurbanları...

Bir önceki gündeme gelişinde, güya Ertuğrul Özkök'ü eleştirdiği yazısının sonunda birden Nuray Mert'i Ergenekoncu ilan edivermişti. Hadi, Nuray Mert'le eskiye dayanan bir kişisel husumetleri vardı diyelim. (Ki bu, daha utanç verici bir şey olur, ama neyse.) Peki ya bu seferki hedeflerine ne diyeceğiz?

Sıfır argüman, sınırsız küfür...
Evvela, Mağden'in üslubunu bir ele almalı. Yazılarında, öyle rahatsız edici bir tarz var ki... Politik bir tavır, yok. Prensipler, yok. Vizyon, yok. Olgular, argümanlar, yok. Ne var? Sadece bol küfür ve hakaret var. Hal böyle olunca, benzer düşündüğünüz yerler olsa dahi, kendisine katılmak içinizden gelmiyor.

Örneğin, yazısının başlığını da oluşturan, vicdan solculuğu olgusu, Temelkuran'la Türker için bana göre de cuk oturur. İkisinin de siyasal analiz yeteneklerine pek güvenmem, dolayısıyla politikayı daha çok vicdanlarıyla yorumladıklarını düşünürüm. Ancak ikisinin de mümkün olduğunca sistemle dertleri ve de iyi kalemleri olduğu için, yazılarını beğeniyle takip ederim. Bir şartla: Kendilerinden bir okur olarak beklentilerimi de fazla büyütmem. Bu yüzden, Mağden'in deyimiyle 'konjonktürel dalgalanmalarını' beğenip, cansiperane savunmalara da geçmem.

İktidarın gölgesinde laf cambazlığı...

İkinci husus olarak, Perihan Mağden'in neden özellikle birbirleriyle ortak noktaları çok olan bu isimleri kendisine hedef seçtiğini irdelemek lazım. Yani, medyada uğraşacak yazar kalmamış gibi, Mağden, neden son zamanlarda kendisine hedef olarak muhalif isimleri seçmeye başladı?

Nuray Mert, Umur Talu, Ece Temelkuran ve Yıldırım Türker... Bu dört ismin en önemli ortak noktası nedir? Dördü de patron medyasında yazmaktadır ve dördü de olabildikleri kadar AKP iktidarına karşı eleştirel kalemler olarak sivrilmektedirler. Zurnanın zırt dediği yer de, işte tam olarak burasıdır.

Perihan Mağden, dört yıllık politik bir ayrışmanın belki de son safhalarını yaşadığımız kritik bir dönemde, iktidarın karşısındaki tüm kalemlere teker teker saldırmayı seçiyor.

Seçtiği hedeflerine saldıracak doğru dürüst bir argüman bulamadığı için de, yazdıkları gazeteler üzerinden saldırıya geçiyor.Umur Talu'yu Cem Uzan'ın Star'ına veya Fatih Altaylı'nın Habertürk'üne köşelenmekle suçluyor mesela. Kendisi de bir dönem Doğan Medya'ya bağlı Radikal'de yazmamış gibi ya da tüm bunları Taraf sütunlarından yazmıyormuş gibi davranması ilginç tabii...

Peki Mağden, iktidarın muhalif kalemlere yönelik yürüttüğü sistematik bir saldırının ögelerinden biri olmayı bilinçli olarak mı seçti, yoksa büyük bir akıl tutulması mı yaşıyor? Halil Berktay ve Murat Belge gibi kaşarlanmış yazarların yanı sıra; Rasim Ozan Kütahyalı, Yıldıray Oğur ve Melih Altınok gibi yeni yetmelerin yazdığı bir gazetede yazmayı seçip, yanı başında bu kadar rezil bir topluluk dururken, kafayı Yıldırım Türker'e takmasına neden olacak ve tüm bunların yanında bir kere bile olsun, "Yahu ben ne yapıyorum?" dedirtmeyecek çapta derin bir akıl tutulmasının var olabileceğine inanmıyorum. Keşke öyle olsa.

Perihan Mağden, Radikal'den neden ayrıldı?
Öte yandan Perihan Mağden'in bir zamanlar kendisinin de yazdığı ve bugün Eyüp Can'ın yüzüne benzettiği Radikal'den neden ayrıldığı da önemli bir ayrıntı. Özellikle, son yazısında da neredeyse her cümlede bir yer verdiği, popüler yazarların geniş okuyucu kitleleri tarafından takip edilmesine bu kadar meraklıysa, bu soru daha da anlam kazanıyor. Çünkü Radikal'deyken, en az bugün büyük bir hasetlik beslediği belli olan yazarlarınki kadar geniş bir hayran kitlesine sahipti.

Radikal'de birlikte yazdıkları dönemde, hayli büyük bir okuyucu kitlesi tarafından takip edilen Hakan Gülseven'in gazeteden ayrılması için iyi bir sebebi vardı örneğin: Radikal'de yazamadıklarını yazabileceği, sisteme doğrudan, kıvırmadan vurabileceği muhalif, devrimci bir dergiyi, yani RED'i çıkartmak. Amacına da ulaştı. RED, öyle veya böyle, kendisinin de olağanüstü emekleriyle beş senedir çıkıyor ve Radikal'deki okuyucu kitlesini niceliksel olarak belki yakalayamasa da, çok daha nitelikli bir okuyucu kitlesine sahip. Tüm bunları, Mağden'in kendisi de, ilk sayılarında yazılarıyla RED'e katkı sunduğu için iyi bilir.

Peki, Perihan Mağden'in Radikal'den ayrıldığında kafasındaki plan neydi? Taraf'ta yazmak mı? Hakikaten, Mağden'in kafasındaki plan, program böyle bir şey miydi? Radikal'in yapamadıklarını yapması için kurulan bir gazetede yazmak mı?

Eğer böyleyse, Mağden'in Radikal'den sonra yazmak için seçtiği gazeteye bakarak, kendisine göre vijdan kuaförlerinde bulunmayan devamlılığın-tutarlılığın, tersten de olsa Perihan Mağden'de fazlasıyla mevcut olduğunu kabul edebiliriz sanırım! Fakat yine vijdan kuaförlerinde yok dediği hicap hislerini, kendisinde de göremediğimizi, hicap duyarak eklemek gerek...

Bir Oğuz Atay deyimi: Kifayetsiz muhteris
Taraf gazetesinde, eşyanın tabiatına uygun biçimde, tabiri caizse hep dönekler yazmakta. Keşke bunların arasına Perihan Mağden katılmamış olsaydı. Bu açıdan kendisi için elimden sadece üzülmek geliyor.

Fakat dozajını giderek arttırdığı küçük hesaplarının, hasetliklerinin, fesatlıklarının, kibirinin, yersiz öfkelerinin ve hakaretlerinin nedenini anlayabilmek mümkün değil.

Kendisiyle belki de kalan tek ortak noktamız Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'da çok sık kullandığı bir deyim vardır: Kifayetsiz muhteris. Anlamını bilen için çok ağır olan bu lafı, Mağden de çok iyi bilir. Ve bence, Perihan Mağden'in geldiği yeri en iyi özetleyebilecek deyim budur.

Mağden'in muhterisliği karşısında kifayetsiz kalabilir ama, bir vijdan kuaförlüğü de biz yaparsak: Sahi, sen ne zaman böyle bir insan oldun Perihan Mağden? Yoksa, hep böyle bir insan mıydın zaten?

Onur Özgen

12 Ağustos 2011 Cuma

Makul bir 'komünist'in kaleminden 'aşırı' bir isyan...

Günlerdir, İngiltere'deki isyan hareketlerine odaklanmış vaziyetteyiz. Ana akım medyanın olayları aktarış biçimi tiksinti verici olduğu için, daha çok bağımsız haber kuruluşlarının ve İngiltere'den güvendiğimiz kaynakların haberlerine ve görüşlerine bakıyoruz. Ortak kanı, Tottenham’da siyahî bir vatandaş olan Mark Duggan’ın bir polis tarafından başına sıkılan kurşunla öldürülmesinin sonrasında başlayan olaylar; ülkede bugüne kadar süre gelen işsizlik, yoksulluk ve göçmenlere karşı uygulanan ırkçılıkla da birleşince gençliğin sisteme karşı duyduğu bir öfke patlamasının yaşanması olarak görülüyor.

Bu öfke patlamasının İngiliz hükümetini, Londra'da yaşayan zenginleri, gerek İngiltere'deki gerekse diğer ülkelerdeki büyük medya kuruluşlarını, vs. korkutması ya da rahatsız etmesi anlaşılır. Fakat, bundan bir solcu niye rahatsızlık duyar?

Sol Haber Portalı yazarlarından Yurdakul Er'i, İngiltere'deki olaylardan daha önceki Mısır'daki isyan hareketlerine kadar birçok kitle hareketleri epey rahatsız etmiş olacak ki, dün 'Londra Kahire'den çok mu farklı?' başlıklı bir yazı yazma ihtiyacı hissetmiş. (1)

Er, yazısının hemen başında, Arap ayaklanmalarındaki kitleler ile Londra'da ortalığı karıştıran gençler arasında sosyalizm adına bir fark görmek zorunda olup olmadıklarını soruyor ve kendi sorusuna da kendisi cevap veriyor: "Değiliz!"

Nedenini ise şöyle açıklıyor: "Çünkü sosyalist taleplerin ağırlığının hissedilmediği zaman ve mekanlardaki kitle hareketlerini kutsamak, onlarda baştan sona devrim ve devrimcilik görmek, sosyalizmle bağdaştırılamayacak bir kolaycılığa karşılık geliyor."

Şu an dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı gibi, elbette İngiltere'de de ciddi bir sosyalist kalkışma falan yok. Fakat sosyalistler adına hayli umut verici gelişmelerin olduğu da bir gerçek. Yurdakul Er, İngiltere'deki gelişmeleri nereden takip ediyor bilemiyoruz. Fakat bizim kaynaklarımıza göre, umut verici gelişmeler olarak bazı notlar sıralayabiliriz.

Ülkede bir senedir, son yılların en kitlesel eylemleri olarak nitelendirilen, yüz binlerin sokağa döküldüğü eylemlerin yapıldığını söyleyebiliriz mesela.

Kasım 2010'da üniversite harçlarının üç katına çıkarılmasına karşı tüm ülkede 100 bine yakın üniversite öğrencisinin sokaklara çıkması; hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı Mart ayında işçi sendikalarının örgütledikleri mitinge 500 bini aşkın emekçinin katılması; emeklilik haklarındaki kesintiye karşıysa 750 binden fazla kamu çalışanının tüm ülkede genel grev örgütlemeyi başarması ve bu genel grevin, ülkedeki son 30 yılın en büyük eylemi olması gibi...

Bu saydığımız gelişmeler, özellikle Türkiye gibi sol adına dip vaziyetteki bir ülkenin komünistleri için, kafi derecede umut verici ve de sevindirici olmalı. Fakat korkarım, Yurdakul Er için öyle değil.

Yukarıda saydığımız gelişmeler, Yurdakul Er'in önce Londra'da ortalığı karıştıran gençler olarak nitelediği, sonra da kitle hareketine çevirdiği ayaklanma durumunun, aynı zamanda ciddi de bir evveliyatı olduğunu göstermiyor mu? Peki bu evveliyatın içeriğindeki, sayısı 750 bini aşkın bir genel grev, ne zamandan beri komünistler tarafından sosyalist taleplerin ağırlığının hissedilmediği bir mecra olarak kabul görüyor?

Devam ediyor Yurdakul Er, müthiş değerlendirmelerine: "Yunanistan’ı örneğin, Yunanistan Komünist Partisi’nin etkili varlığı nedeniyle, diğer yerlerdeki kitlesel başkaldırılardan ayırmak zorundayız. Misal: Mısır’da hareketin gerçek sahipleri kısa sayılabilecek bir sürede belirginlik kazandı. Meydan, emperyalist sistemin yeni adamlarıyla Müslüman Kardeşler türü örgütlenmelerin eline bakar oldu."

Yunanistan Komünist Partisi'nin (KKE) ülkedeki etkili varlığı bir köşede dursun, oraya daha sonra değiniriz; fakat öncelikle, Yurdakul Er'in parti ile kitle hareketi arasındaki ilişkiye bakış açısını biraz irdelemek gerekli.

Er'e göre, isyanların gerçekleştiği ülkeler içinde, bir tek Yunanistan'ı önemseyebilirmişiz! O da, KKE'nin ülkedeki etkili varlığı yüzündenmiş!

Birincisi, haklı sebeplere dayanan herhangi bir kitle ayaklanmasına dair, sırf söz konusu ayaklanmada komünistler etkin bir rol üstlenemiyor diye, baştan olumsuz düşünceler üretmek, sakıncalı bir bakış açısıdır. Bu durumda bir komünistin kafasını yorması gereken yer, bu ayaklanmada nasıl aktif bir rol üstlenebilecekleri ya da bu ayaklanmalardan nasıl devrimci kazanımlar çıkarılabileceği olmalıdır.

İkincisi, eğer durum bunun tam tersiyse de, yani komünistlerin etkin bir rol oynadığı bir kitle eylemi söz konusuysa, -ki Yurdakul Er'e göre Yunanistan'da durum KKE sayesinde aynen böyle- bunun da anlamı, partinin kitle hareketinden daha önemli bir konuma evrilmesi demek değildir. Dünyanın en büyük devrimcilerinin bir parti içinde toplandığını düşünsek dahi, eğer ortada bir kitle hareketi yoksa, o partinin içindeki dünyanın en büyük devrimcilerinin hünerlerini göstereceği bir alan da yok demektir.

Rosa Luxemburg, herkesi bu konuda net olmaya çağırır: "Bir devrimci işçi hareketinin yapacağı hatalar, adına merkez komite denilen herhangi bir organın yanılmazlığından bin kat daha değerli ve verimlidir tarihsel açıdan." (2)

Yani aslolan, partiden önce kitle hareketidir ve hareketin içindekilerin manevra kabiliyetlerini özgürce geliştirebilmeleridir.

Fakat nasıl partinin tek başına varlığı bir anlam ifade edemezse, kitle hareketi de, bir ayaklanma esnasında nereye yönlenmelerini gösterecek devrimci bir politik önderliğe ihtiyaç duyar. Doğrudur, kitle hareketlerinin geleceğini, o hareketi hangi politik grubun yönlendirdiği belirler. Ama sadece bu belirler dersek, bunun adı kitleyi yönlendirmek değil, kitleyi yönetmek olur. Bu da, bir devrimci kalkışma sırasında, o kitlelerin partiden, kendilerine bir devrim hediye etmesini bekleme hakkını doğurur. Madem kitle hareketlerinde, kitlelerin önemi bu kadar az, o zaman devrim, kendilerine profesyonel devrimci diyen bir grup komünistin ellerinden öpecektir.

Ayrıca bu düşünce şekliyle, gerçekleşen kitle ayaklanmalarının, aynı zamanda komünistler için örgütsel kazanımlar ihtimali anlamına geldiği de yok sayılmış olunuyor. Bir kitle ayaklanması, karşı devrimci görebileceğimiz bir politik grup tarafından yönlendiriliyor olsa dahi; bu, o ayaklanmadan derhal umudumuzu kesmemiz gerektiği anlamına mı gelir? Yoksa bu, komünistlerin önünde, kitlelerin verili bilinç düzeylerine, gereksinimlerine ve kendilerini isyan etmeye iten öfkelerine hitap eden sloganlarla ve devrimci faaliyetlerle kitleleri kazanmak ve süreç içinde onları seferber etmeye ikna etmek gibi çok zorlu bir görev bulunuyor demek midir?

Partinin amacı, kitlelerin mevcut politik bilinciyle politik sınıf bilinci arasında bir köprü kurmaktır. Ama bu da, sadece partinin başarabileceği bir şey değildir. Politik bilinç, ancak kitlelerin kendi eylemleri aracılığıyla öğrenebilecekleri bir şeydir. O halde partinin amacı, kitleleri bunun için seferber etmek olmalıdır. Çünkü kitle, yine ancak bu seferberlik içerisinde politikleşme şansına erişebilir.

Troçki bu konuda, komünistlerin görevinin kitleyi seferber etmek olduğunu söyler ve Yurdakul Er gibi adeta kehanetler üzerinden fikirler yürütmeye çalışanları da sert bir biçimde eleştirir: "Bizim görevimiz takvime bakarak kehanetlerde bulunmak değil, politik duruma uygun sloganlarla işçileri seferber etmektir. Stratejimiz, soyut spekülasyon değil, devrimci eylemdir." (3)

Stratejisi soyut spekülasyon olan Yurdakul Er'se, bir yandan dünyanın değişik bölgelerinde devrimci eylemlere girişenlerin çabalarını küçümsüyor, öte yandansa Yunanistan'daki kitle ayaklanmalarında KKE'ye hiç de haketmediği devrimci bir öncü rolü atfediyor.

Yunanistan'daki gerçekten devrimci partiler, örgütler, kuruluşlar; Yunan emekçilerini, hükümetin IMF, AB ve Avrupa Merkez Bankası ile imzalayıp krizin bedelini çalışanlara ödetmeyi planlandığı borç anlaşmasına karşı süresiz genel greve, meydanlara, sokaklara ve mücadeleye çağırırken; KKE her zamanki reformist tavrıyla, sadece seçim yapılmasını talep edebiliyordu. Hem de devrimciler, emekçiler, polislerle sokak sokak dövüşürlerken, meydanları birer birer zapt ederlerken ve kurulacak hiçbir burjuva hükümetini tanımayacaklarını ilan ederlerken!

Yani, Yurdakul Er bir konuda haklı. Yunanistan'da gerçekten ciddi bir devrimci durum var; fakat bunda KKE'nin en ufak bir payının olmadığı gibi, ciddi de bir geriletici işlevi var.

Yunanistan konusunu sonlandırıp, tekrar İngiltere'ye geçersek; Yurdakul Er'in buradaki olayları küçümseyici bir tarzla değerlendirmesinden, sanırım Britanya Komünist Partisi'nin ülkede pek de sözünün geçmediğini anlayabiliriz.

Partinin olaylara dair yaptıkları açıklamada, "Şiddete ortak olmamanın sorumluluğunu alıyoruz" gibi, gerçekten de ciddi bir tarihsel sorumluluk isteyen bir kelamda bulunabiliyorlarsa, neden etkili bir parti olamadıklarına da şaşırmamak gerek. Bir de, bu şekliyle eylemlerin içinde yer alamayacaklarını duyurup, gençlere de sınıfla buluşmaları gerektiğini öğütlemişler. Tabii, gençler eylemin bizzat içindelerken, eylemin içine giremeyeceklerini duyuran çemberin dışındaki bir partinin tavsiyelerini ne derece dinlerler bilinmez!

Hele hele, partinin içinde Yurdakul Er'in şu kurduğu cümleyi kurabilecek bir zat varsa, gençlere parti binalarını dahi molotoflatabilirler: "Böyle tepkiler, son tahlilde belki hiç yoktan iyidir ve bizim düşman olmayı seçtiğimiz eylemler de değildir, ama sosyalizmin şu veya bu şekilde bir damgasını taşımıyorsa, bunlara hep bir kuşkuyla yaklaşmak zorunda kalıyoruz. Kapitalizm, çetelerden, mafya tipi örgütlenmelerden çok mu hoşnutsuz da, böyle merkezkaç güçlerin vur-kaç eylemlerinden rahatsız olsun veya batsın?"

Yani kapitalizm, çetelerden, mafya tipi örgütlenmelerden mutsuz olmuyorsa, sistemden hoşnutsuz ve öfkeli bu gençlerin şiddet gösterileri için mutluluktan havaya uçabilir! Diğer bir deyişle, mafya örgütlenmeleri, çeteler ile isyancı gençler arasında pek de bir fark yoktur!

Kapitalizmin adına niyet okumalarına devam ediyor Er: "Kapitalizm, bugün artık kendisini sürdürmek için böyle aşırılıkları taşımak zorunda kaldığını öğreniyor."

Yurdakul Er'in 'aşırılık' tanımı ilgi çekici. Ona göre, siyahi göçmenlerin yaşadığı, üstüne üstlük ekonomik sorunların da had safhada yaşandığı bir bölgede, siyahi bir vatandaşın polis kurşunuyla öldürülmesiyle doğal olarak ortaya çıkan öfke patlaması, bir aşırılık. Çünkü içinde şiddet barındırıyor. Oysa ne yapmalıydı o gençler? Derhal, evlerine en yakın Britanya Komünist Partisi merkezine gidip üye olmalılar ve partilerinin saygınlığına laf getirmeyecek makullukta eylemlere girişmelilerdi.

Yurdakul Er, aşırılık kavramını gözden geçirmeli.

Aşırı olan, 2005'te Fransa'da yine benzer bir olay sonucunda iki siyahi göçmen gencin polis tarafından katledilmesidir. Bu cinayetin sonunda 400'e yakın yerde bir ay süren isyanlar, sadece doğal bir sonuçtur.

Aşırı olan, 2008'de Yunanistan'da genç Alexis'in yine polis tarafından öldürülmesidir. Ardından başlayan olaylar, bu cinayetin yarattığı doğal bir sonuçtur.

Aşırı olan, bu yaz Tunus'ta üniversite mezunu seyyar satıcılık yapan Bouazizi'nin yoksulluk nedeniyle kendisini ateşe vermesidir. Bunun sonucunda ülkede ayaklanma çıkması, doğal bir sonuçtur.

Ve aşırı olan, geçtiğimiz günlerde Tottenham'da polisin sokak ortasında siyahi bir vatandaşı kafasına sıkarak öldürmesidir. Bu olaydan sonra etrafın yangın yerine dönmesi de doğal bir sonuçtur.


Bir doğal sonuç daha var ki, o da Yurdakul Er'in bu müthiş yazısında kapitalizmle iki ortak noktasının çıkması:

Birincisi; kapitalizme göre de Yurdakul Er'e göre de aşırı olan, nedense hep ezilenlerin, mağdurların, yoksulların, emekçilerin ve onların çocuklarının şiddeti oluyor.

İkincisi; yazısının sonlarında, Avrupa kapitalizminin bu tür eylemliliklerden çok rahatsız olduğuna inanmadığını dile getirmiş. Kendisine ilk defa katılıyorum. Ben de Avrupa kapitalizminin bu tür eylemliliklerden çok rahatsız olduğuna inanmıyorum. En azından Yurdakul Er kadar rahatsız olmuyordur!

Dipnotlar:

(1) Yurdakul Er'in ilgili yazısı: http://haber.sol.org.tr/yazarlar/yurdakul-er/londra-kahire-den-cok-mu-farkli-45354
(2) Rosa Luxemburg, Rus Sosyal Demokrasisinin Örgütlenme Sorunları, 1904.
(3) Lev Troçki, 'Pekin'deki Dostlara Mektup, 3 Ekim 1932'


Onur Özgen

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Babil, yanmaya devam ediyor...

Önce Tunus'ta isyanlar patlak verdi. 24 yıllık diktatör Bin-Ali, devrildi. Ardından Mısır'da milyonlar sokağa döküldü. Yıkılmasına imkansız gözüyle bakılan 30 yıllık diktatör Mübarek, devrildi. Ve sonra Libya ve sonra Suriye...

İsyanlar Arap yarımadasından, Avrupa'ya da sıçradı. İspanya'da parlamentonun onayladığı çalışanların iş güvencelerini azaltan yeni iş reformuna karşı genel grevler başladı.

Aynı şekilde Yunanistan'da hükümetin krize karşı kemer sıkma politikalarına karşı Yunan halkı sokaklara döküldü. Polislerle çatıştı, meydanları birer birer zapt etti.

Ve şimdi de İngiltere'de, siyahi bir vatandaşın polis kurşunuyla öldürülmesinden sonra başlayan olaylarda, önü alınamaz bir isyan başladı. Londra sokaklarında başlayan gösteriler, Birmingham, Bristol ve Liverpool gibi kentlere de sıçradı. Öfkeli kalabalıklar arabaları ateşe verdi, büyük dükkanları yağmalamaya başladılar.

Dünyada birkaç ay içinde bir dizi ülkede bu olaylar olurken, bizde ise yansımalar hep aynı.

Araplar ayaklandığında, biliyorsunuz, Araplar kendi başlarına hiçbir iş yapamayacak kadar zavallı bir halk olduğundan, kesin bu işin içinde emperyalistler vardı. O yüzden yaramazdı. At çöpe!

Yunanlılar ayaklandı, e Yunanlılar da tembellerdi. Hiç çalışmazlar, armut piş ağzıma düş isterlerdi. Dolayısıyla bu kadar hazırcılığa dağ bile dayanmayacağından, ekonomileri patlak vermişti ve şimdi de ortalığı birbirine katmaya başlamışlardı. Beter olsunlardı!

İngilizlerinse basit birer kundaklama ve yağmalama vakasıydı. Fakat İngiliz hükümeti, en yakın zamanda bu taşkınlıkların sonunu getirirdi. Zaten, Londra'ya yerleşen Türk esnaflar da, ellerine sopaları, döner bıçaklarını alıp, sokak sokak İngiliz anarşist kovalamaya koyulmuştu. Evelallah bizimkilerin de yardımıyla, birkaç güne bu olaylar biterdi.

(Biz mi? Biz müreffeh-feh-feh-feh! Biz gelişmiş-miş-miş-miş! Demokratik-tik-tik-tik! Biz en Kemalist-tiz-tiz-tiz!)

Şaka maka, Türkiye'den dünya aynen böyle gözükmekte, evet. Koca koca gazeteler, televizyon kanalları, İngiltere'deki olayları, bir avuç siyah giymiş anarşistin çıkardığı taşkınlıklar olarak verip, sokaklarda ellerinde döner bıçakları gösterici kovalayan Türkleri de, "Kahraman Türkler!", "Türkler Londra'yı savunuyor!", "İngilizler Türkleri konuşuyor!" manşetleriyle verdi.

Evet, İngiltere'de rahatları, huzurları bozulan beyaz İngilizlerin kaybetmekten korktukları lükslerinin bekçiliğini yapan ve böylece takdirlerini kazanan Türkler... Ne kadar onurluca değil mi?

Öte yandan, sadece bizim ülkemizdeki değil, tüm dünyadaki ana akım medyanın, İngiltere'deki olayları sırf basit birer kundaklama ve yağmacılık olayları olarak değerlendirmesinde şaşırılacak bir şey yok. Sanki bu olaylarda sokağa dökülen insanların sıkıntılarının ya da bardağı taşıran son damla olarak birkaç gün önce siyahi bir vatandaşın polis kurşunuyla öldürülmesinin hiçbir payı yokmuş gibi davranmaları son derece normaldir.

Mesela olayların başladığı Tottenham'ın, Londra'daki en büyük siyahi nüfusu barındıran ve aynı zamanda işsizliğin en yüksek olduğu banliyö olmasının hiçbir önemi yok onlar için. Veya isyanın çok kısa zamanda diğer şehirlere de yayılmasının nedeninin ekonomik sıkıntılar olarak görülmesinin de bir önemi yok. Hükümetin özelleştirmeler yoluyla istihdamı daraltması, işsizlik ve sosyal güvenlik ödeneklerinde ciddi oranda kesintiye gitmesi ve tüm bunların da yoksul emekçileri ayaklanmaya itmesinin, hiçbir ama hiçbir önemi yok.

Bu olayların aynısı bugün Türkiye'de gerçekleşse, huzurları bozulan zenginlerin koruyuculuğunu üstlenecek eli sopalı sokak çeteleri, yine manşetlerde göklere çıkarılacaktır. Çünkü mesele mevcut düzenin korunmasıysa, bugünkü suni statüko tartışmaları bir kenara bırakılacak, ulusalcısından muhafazakarına, faşistinden liberaline düzenin tüm temsilcileri, ateşli birer statüko savunucusu kesileceklerdir.

Fakat biz, bu tür olayları, televizyonlarının başında, çaylarını yudumlayarak değerlendiren ahmakların dar bakış açılarıyla değerlendirmeyiz. Bizim için aslolan, isyan eden kitlelerin penceresinden dünyaya bakmaktır. Ve ancak bu şekilde baktığımızda, birbiri ardına gerçekleşen ayaklanmaların temel nedenini; kapitalizmin, Marx'ın 1844 El Yazmaları'nda ve Alman İdeolojisi'nde belirttiği gibi, insanları yabancılaştırması olarak görürüz. Sorunu, bireyleri ve de toplumu, giderek kendisine, dünyaya ve yaşama yabancılaştırarak önemsizleşmelerini sağlayan kapitalizmde ararız.

NBC haberlerinin birinde, Tottenham'daki genç bir adama isyanlarının gerçekten bir işe yarayıp yaramadığı sorulduğunda, genç adamın verdiği, "Elbette yaradı. Eğer isyan etmeseydik, şu an benimle konuşuyor olmazdınız, değil mi?" cevabıyla anlatmak istediği şey tam olarak budur!

Ya da Mısır'da ayaklanmaların gerçekleştiği zamanlarda bir göstericinin sarfettiği, "Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor!" sözleriyle anlatmaya çalıştığı şey de tam olarak budur!

İnsanlar artık, "Ben varım!" demek istiyorlar. Kitleler, özgürlüklerinin ve kurtuluşlarının kendi elleriyle gerçekleşebileceğine, yeniden inanmak istiyorlar. Çünkü başka çareleri yok!

Gerçekleşen tüm isyan gösterileri de, bu isteğin gözler önüne serilmiş halinden başka bir şey değil. Tek mesele, bu gösterilere hangi gözle baktığımızda. Eğer Londra sokaklarında yakılan arabalar, korkuyla göz bebeklerimizi büyütüyorsa, bu, hiçbir şey anlamadığımızı ya da belki de anlamanın işimize gelmediğini gösterir.

Bugün, dünyanın birçok yerinde, günde 1 doların altında çalışmak zorunda kalan milyarlarca insan varsa ve bir avuç azınlığın sürdüğü refahın bedeli, bu milyarlarca insanın kanı, gözyaşı ve sefaletiyse, bu talan ve sömürü imparatorluğunun yıkılması, elbette sessiz sedasız olmayacaktır.

Hatta ne yazık ki, insanlığın önünde, bugüne kadar döktüğü kan ve gözyaşı kadar daha dökmesi gereken kan ve gözyaşı durmaktadır. Fakat bir farkla! Bugüne kadar birilerinin işkembesini doldurmak için dökülen kan ve gözyaşı, bir gün gelecek ki, sadece insanlığın kendi özgürlüğü ve kurtuluşu için dökülecektir.

Kaldı ki insanlık, çektiği acıların ve maruz kaldığı haksızlıkların bedelini, sorumlularına ödetmekte de çok geç kalmıştır. (Marx'ın öngörülerine göre 150 yıl kadar.) Bugün kimilerimizin dehşetle, kimilerimizinse heyecanla izlediği isyanlarsa, bu ödenecek bedelin sadece ön fragmanlarıdır.

Dehşetle izleyenlerin tek korkuları, güvenlikli sitelerindeki, havuzlu villalarındaki konforunu kaybetme ve evlerinin önündeki lüks otomobillerine acaba bir şey olur mu korkusudur. Ne insanların çektiği acılar onların umurlarındadır ne de bu acıların ne pahasına çekildiği.

Bugün İngiltere'de yakılan otomobiller, kimilerine vandalizmin tipik bir örneği olarak gelebilir. Fakat, duruma şöyle de bakabiliriz: Londra'daki zenginler, otomobillerini yanar vaziyette izlerken, belki de hayatlarında ilk defa, yaşadıkları şehirde, lüks hayatlarını borçlu oldukları yoksulların da varolduklarını hatırlamışlardır.

Ayriyetten, göstericiler değil Londra'daki arabaları, bütün Londra'yı yaksalar, bu, kapitalizmin insanlığa karşı işlediği suçların yanında yine de sönük kalacaktır. Ama ne gariptir ki, yanan arabaları dehşetle izleyenler, mesela dünya çapında reklama ayrılan bütçenin her yıl 500 milyar dolar artmasını gayet sakinlikle karşılamaktadırlar. Hem de, bir BM araştırmasına göre, reklama ayrılan bu miktarın sadece yüzde 10'unun, dünyadaki açlığı yarıya düşürmek için yeterli olacağını bile bile! Peki neden hiçbir şey yapmıyorlar? Çünkü dünyanın tepesine üşüşmüş bir avuç asalağın rahata alışmış kıçlarına ve onların tabaklarından uşaklarına düşen kırıntılara bir şey olmasın istiyorlar da ondan!

Hangisi gözünüze daha büyük bir vahşet olarak görünüyor? Emperyal savaşlar, sömürgeci yayılma, katliamlar, açlık, doğanın yokedilmesi, ırkçılık, vs. mi? Yoksa dünyanın herhangi bir ülkesinin herhangi bir büyük kentinde, birkaç yüz otomobilin yakılması ya da dükkanların yağmalanması mı?

İngiliz devrimci Marksizminin önemli temsilcilerinden Tarık Ali'nin olayları değerlendirdiği yazısında belirttiği gibi, elbette Londra sokaklarında dükkanların yağmalanması doğru bir şey değil. (1) Fakat bu tür olaylarda, ortalık terörize edildiği vakit, gösterilere katılan kitlenin bir kısmı, olayın politik boyutundan sıyrılıp, kendilerini sadece sayesinde harekete geçtikleri öfkelerine bırakabilirler ve pek de manası olmayan bir takım şiddet gösterilerine başvurabilirler. Dükkanların yağmalanması da böyle bir şeydir. Bu da, gösterileri doğru hedefe götürecek, derleyip toparlayacak bir siyasi önderliğin bulunmamasından, tabiri caizse kitlelerin başı boş halde olmasından ve böylece eylemlerinin süreç içinde depolitize hale gelmesinden kaynaklanmaktadır.

Tarık Ali'nin ilgili yazısında vurguladığı şu kısım bu açıdan önemlidir: "Bu ülkede güçlü bir muhalefet partisi olsaydı, neo-liberal sistemin sallanmakta olan iskeleti kendiliğinden çöküp daha fazla kişiye zarar vermeden onu sökmeyi savunurdu." (2)

Yine de tüm bu olaylar, işin özünü kaçırmamıza mazeret olmamalıdır. Kapitalizm, insanların bir kısmı için yarattığı büyük refah ve zenginliğin yanı sıra, daha büyük bir kısmı için yarattığı yoksulluk ve gelir adaletsizliğiyle beraber büyük de bir öfke yaratmaktadır. Ve tüm bu olaylar, kapitalizmin sorumlu olduğu bu öfkenin bir sonucudur.

Dolayısıyla, şu konuda anlaşmalıyız: Dünyadaki tüm şiddet gösterilerinin biricik sorumlusu kapitalizmdir ve hedefi de kapitalizm olmalıdır.

Şiddeti, varolan toplumsal düzenin günahlarından soyutlayarak, bir avuç öfkeli, kendini kaybetmiş kalabalığın yarattığı kargaşa ortamı olarak tanımlayan ikiyüzlülere karşı Horkheimer'ın bir sözünü uyarlarsak, kapitalizmden söz etmek istemeyenler, onun yarattığı şiddet ortamı hakkında da ağızlarını açmamalıdırlar. (3)

Öte yandan burada sorulması gereken esas soru, aylardır dünyanın değişik bölgeleri ve ülkelerinde birbiri ardına gerçekleşen ayaklanmaların ortak hedefinin kapitalizm mi olduğudur? Yoksa, karşı karşıya olduğumuz vaka, kapitalizmin sorumlu olduğu; fakat dünyanın her yerinde farklı derecelerde yaşanılan yoksulluğun, sömürünün, gelir adaletsizliğinin ve hukuksuzluğun -diğer bir adıyla burjuva hukukunun- kitleler üzerinde kendiliğinden yarattığı bir öfkeden mi ibarettir?

Bana göre, içinde bulunduğumuz durum, ikinci durum. İnsanlar, dünyanın farklı yerlerinde, birbirlerinden çok değişik kültürlerin ve hayatların içinde yaşarlarken, nasıl olurlar da, birbiri ardına isyan gösterilerine girişirler? Çünkü hepsinin ortak noktası, hoşnutsuz ve öfkeli olmaları.

Fakat bu kesinlikle küçümsenmemeli. İnsanları isyan etmeye iten bu öfke çok değerli ve önemlidir. Çünkü bu, insanların hala onurlarını ve haksızlık karşısında gösterdikleri tepkisel reflekslerini koruyabilmiş varlıklar olduklarını gösterir. Çünkü bu, kapitalizmi yıkacak öznelerden bir tanesidir. Çünkü bu, kapitalistleri insana dair en çok korkutan şeylerden biridir. Adorno da, "Burjuvazi hoşgörülüdür, insanı olduğu gibi kabul eder; zira olabileceklerinden korkmaktadır" derken bundan bahsetmektedir.

Diğer yandan, dünyanın değişik noktalarında isyan eden kalabalıkların bir diğer ortak noktaları da, tabii yine dereceleri birbirlerinden farklı olmak üzere, bu öfkelerini yeteri düzeyde anlamlandıramamalıdır. Aksi takdirde, birkaç ay içinde, bir parmağın üzerinde sayıda ülkede gerçekleşen hatrı sayılır şiddetlerde ayaklanmanın sonucunda, yeni bir devrimler çağının açılması gerekirdi.

Peki neden ayaklanmaların gerçekleştiği hiçbir ülkede, isyan eden kitlelerin sorunlarının doğrudan çözümü olabilecek çapta bir devrim gerçekleşmedi? (4) Çünkü, ne Arap ülkelerinde ne de İspanya'da, Yunanistan'da, İngiltere'de, kendiliğinden gerçekleşen isyanları doğru hedefe, sisteme karşı yönlendirebilecek, olası karşı saldırılara karşı kitleleri toparlayabilecek, yeniden yönlendirebilecek ve bu uzun mücadelenin sonunda devrim ihtimalinin belirmesini sağlayabilecek bir politik önderlik bulunmamaktadır. Dahası, tüm bu ülkelerdeki isyanları hakkını vererek takip edebilen, değerlendirebilen uluslararası çapta bir önderlik, bir Enternasyonal de bulunmamaktadır.

Böylelikle, neredeyse ayda bir dünyanın başka bir ülkesinde bir isyan patlak vermekte ve ülkede gerçekleşmesi olası bir işçi devriminin tek politik temsilcileri olan komünistler, bu isyanlara müdahale edememekte ve kurulu düzenin temsilcileri de, öyle veya böyle, isyanları olabilecek en az zararla atlatabilmektedirler.

Yani, neo-liberal sistem, kendi yarattığı öfkeli kalabalıklar tarafından, evet sallanmaktadır; fakat bu hoşnutsuz ve öfkeli kitleleri devrime götürecek bir uluslararası devrimci önderlik bulunmadığından, sistem kendisini durmadan yenilemeye devam etmektedir. (5)(6)

Dolayısıyla tüm bu uluslararası ayaklanmalardan, kısaca bazı önemli sonuçlar çıkarmamız gerekir:

1) İdeolojik kavrayışımız da örgütsel anlayışımız da enternasyonalist olmak zorundadır. Örneğin Türkiye'de devrimci bir mücadele vermek amacında olan herhangi bir yapı, bilmek zorundadır ki, Türkiye halklarının kaderiyle tüm Ortadoğu halklarının kaderi bir olacaktır. Dolayısıyla, Türkiye'de var olmak istiyorsak, Ortadoğu'daki gelişmelerde de söz sahibi olabilecek vaziyete gelmek zorundayız.

2) Marksizme yönelik milliyetçi ve liberal ideolojik bulandırmalara karşı, sınıfsal bakış açımızı muhafaza etmeliyiz. İçinde bulunduğumuz gerici dönemlerde, eğer hiçbir şey yapamıyorsak, en azından, çok büyük mücadelelerle bugüne taşınan ideolojik birikimimizi korumalıyız. Ancak bu şekilde gelecek tarihsel yükseliş dalgasına hazır durumda olabiliriz (7) ve ancak bu şekilde Marksizm belini doğrultabilir. (8)

3) Anti-kapitalist ve dolayısıyla anti-emperyalist olmak zorundayız. Ülkemizdeki ve dünyamızdaki hiçbir politik gelişmeyi, kapitalizmin ve emperyalizmin dışında değerlendiremeyiz. Ve bu da, solcu kalmamızın yegane koşuludur.

4) Bu temel ideolojik meselelerde anlaşan tüm komünistler, devrimci bir politik önderliğin inşasına girişmekle ve işçi sınıfı saflarında örgütlenmekle yükümlüdür. Aristoteles'teki gibi, önemli olan nasıl hissettiğimiz değil, ne yaptığımızdır!

Dipnotlar:

(1) (2) Tarık Ali'nin ırb.co.uk'ta yayınlanan 'Neden burada, neden şimdi?' başlıklı yazısı için: http://www.birgun.net/worlds_index.php?news_code=1312892090&year=2011&month=08&day=09

(3) Horkheimer'ın bu sözünün orjinali: "Kapitalizmden söz etmek istemeyenler, faşizm konusunda da ağızlarını açmasınlar."

(4) Arap devrimleri kuşkusuz büyük bir öneme sahiptir. Fakat burada bahsettiğimiz devrim, anlaşılacağı üzere, varolan düzeni tersyüz edecek yegane devrim olan, işçi devrimidir.

(5) Buradaki esas endişelenmemiz gereken konu, sistem kendisini yeniledikçe, yani sallanıp yıkılmadıkça, kitleler üzerinde yayılan umutsuzluk dalgasıdır. Bu durumda kapitalizm, kendisine karşı kendiliğinden baş gösteren isyanların sonunda güçlenmektedir; çünkü onu yıkacak kitlelerin gözünde, giderek asla yıkılamayacak bir güç olarak görünmeye başlar. Çünkü ona en ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda, devrim fikri ortadan kalkmışken, devrime inanmak pek de kolay bir iş değildir.

(6) Tam da bu noktada, Terry Eagleton'ın Yordam Kitap tarafından Mayıs 2011'de basılan 'Marx Neden Haklıydı?' kitabında geçen şu güzel dileği düşüyor aklımıza: "İnşallah, okul çocuklarının tarih dersinde, bir zamanlar milyonlarca insan açken, bir avuç başka insanın fino köpeklerini havyarla beslediği olgusu karşısında inanmazlıkla çığlıklar attığı bir toplumsal düzenin yaratılması bu kadar uzun sürmez." (s.113)

(7) Troçki'nin 28 Ağustos 1937'de kaleme aldığı 'Bolşevizm mi Stalinizm mi?' çalışmasının giriş kısmını aynen paylaşmak gerekirse: "Günümüz benzeri gerici dönemler, işçi sınıfını öncüsünden yalıtıp dağıtmakla ve zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda politik düşünceyi çoktandır aşmış olduğu evrelerin gerisine savurarak, hareketin genel ideolojik düzeyinin düşmesine de neden olur. Bu koşullarda öncünün başlıca görevi, bu genel gerileme seline kapılmamaktır. Akıntıya karşı gitmek gerekir. Eğer elverişsiz güçler dengesi daha önce kazanılmış olan politik mevzilerin korunmasına olanak tanımıyorsa, en azından ideolojik mevzilerde direnmek gerekir, çünkü geçmişte büyük bedeller karşılığında kazanılan deneyim bu ideolojik mevzilerde yoğunlaşmıştır. Böyle bir politika budalalara 'sekterlik' gibi görünür. Gerçekte ise bu, gelecek tarihsel yükseliş dalgasıyla birlikte yeni ve devasa bir sıçrayış yapabilmek için önceden hazırlanmaktan başka bir şey değildir."

(8) Fredric Jameson, The Ideologies of Theory [Teorinin İdeolojileri], (Londra, 2008), s. 514.


Onur Özgen

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Generalden yoldaş, Baransu'dan gazeteci olur mu?

Taraf gazetesinde dün, 'Yoldaş General' başlığıyla manşetten bir haber verildi. Haber Mehmet Baransu'ya aitti. Özetle, Balyoz'dan tutuklanan Korgeneral Ziya Güler'le ilgili MİT'in bir raporu olduğu, bu raporda Güler'in 1972'de THKP-C'den yargılandığı, 1989'daysa TBKP'li olduğu iddia ediliyordu.

Taraf, Mehmet Baransu'ya servis edilen bu bilgiyi araştırmaya dahi tenezzül etmeden manşetten verebiliyorsa ve bunun üzerinden THKP-C ve TBKP'nin nezdinde devrimciler ile derin devlet arasında bağlantıların olduğunu yazabiliyorsa, 29 Temmuz 2011 tarihi, gazetecilik mesleği adına utanç verici bir gün olarak, defalarca olduğu gibi yine Taraf gazetesi imzasıyla kayda geçmiştir.

Üstelik, Mehmet Baransu'nun kendisine gelen bu bilgiyi Taraf gazetesinde onaylatabileceği birçok dönek yazar da mevcuttur: Murat Belge, Halil Berktay, Nabi Yağcı, Roni Margulies, Melih Altınok, vs. gibi... (Hatta Nabi Yağcı, TBKP'nin eski Genel Sekreteri'dir.)

Neyse ki, bu ülkede gazeteciliğin hakkını verenler de yok değil. Nitekim, yine eski TBKP delegelerinden, BirGün gazetesi yazarı Aziz Çelik, Taraf'ın bu haberinin asparagas olduğunu belgeledi.

Buna göre BirGün gazetesi, Mehmet Baransu'nun TBKP üyesi Ziya Güler kod adlı Feridun Gürgöz'ü, Korgeneral Ziya Güler sandığını ortaya çıkardı.

BirGün bu ifşa haberinin manşetini, "Baran(su) kaçırdı!" olarak seçip, tabiri caizse cuk oturturken, meseleyi açıklığa kavuşturan Aziz Çelik'in konuyla ilgili yaptığı açıklamayı ise aynen paylaşmayı uygun görüyorum:

"Taraf ve Baransu’nun ‘Yoldaş Genaral’ başlıklı haberinin asparagas olduğu ortaya çıktı…

MİT ve Emniyetin servis ettiği bilgileri gazetecilik süzgecinden geçirmeden sansasyon için kullanan gazeteciliğin düştüğü hazin durum bu.

Haberde yer alan Korgeneral Ziya Güler ile TBKP Politbüro’ya rapor yazan Ziya Güler bambaşka kişiler.

Ziya Güler TKP yöneticilerinden Feridun Gürgöz’ün parti adıdır.

TÜSTAV Sarı Defter Dizisinden çıkan ‘Saat Geri Dönmüyor’ adlı anılarında Ziya Güler’in Gürgöz’ün parti adı olduğu yazılı.

Taraf ve Baransu MİT belgesini süzgeçten geçirmeden sansasyon amacıyla, solu ve komünistleri karalamak için kullanmış.

Taraf ve Baransu’ya göre TSK’nın bir generali kendi adıyla TBKP Politbürosu’na rapor yazabiliyormuş.

Oysa birazcık solu bilen biri bu gibi parti ve yazılarda müstear ad kullanıldığını bilir.

Ama bu ‘salak general’ müstear değil kendi adını kullanmış!

İşin daha tuhafı MİT bu raporu bir partilinin takma adla yazmış olacağını anlamıyor ve bunun generalin kendisi olduğunu sanıyor.

Ve bu rapor bir insanın yargılanması ve tutuklanması için belge oluyor ve sonra haber oluyor.

Şu saçmalığa bakar mısınız?

Ve şu gazeteciliğe bakar mısınız?!

Polis ve MİT’ten servis edilen belgeleri olduğu gibi yayınlayan ünlü ve sansasyonel gazeteci kendi gazetesinde yazan TBKP eski Genel Sekreteri Nabi Yağcı’ya sorma gereği bile duymuyor. Çünkü o gazeteci MİT ve polise herkesten çok güveniyor.

Karala solu, karala komünistleri bunun adı gazetecilik olsun.

Ülkemiz çok MİTçi gazeteci gördü. Şimdi onların foyası meydana çıktı.

İleride de bugünün MİTçi gazetecilerinin foyası meydana çıkacak.

Taraf ve Baransu’nun sola ve komünistlere bir özür borcu var.

Bu asparagas haberden dolayı özür dilesinler!"


Aziz Çelik'in ellerine sağlık...

Tabii diğer yandan, konuyla ilgili Nabi Yağcı'nın da neler dediğine bakmakta fayda var. Çünkü BirGün'ün bu haberi, haberi yapan Mehmet Baransu'dan çok, Nabi Yağcı'yı rezil etmiştir. İnsanın, Genel Sekreteri olduğu bir partinin MK üyesini tanımaması, kod adını bilmemesi mümkün mü? Ama Nabi Yağcı ne yapıyor? Gazetesini yalancı çıkarmamak için kıvırıyor. Şöyle diyor Yağcı açıklamasında:

"Dünkü Taraf'ta 'Yoldaş General' başlığı altındaki haberde Balyoz davasından tutuklu muvazzaf Korgeneral Ziya Güler hakkında iki MİT belgesi yayımlandı. Bu belgelerden biri 1989 tarihinde Ziya Güler'in TBKP'ye gönderdiği söylenen bir raporla ilgili. Ziya Güler adını hiç duymadığımı, hakkında bir bilgiye sahip olmadığımı açıklamak gereğini duydum. Gerekliydi, çünkü susmak, ikrar sayılabilir ve eğer bir haksızlık varsa birinin haksız yere suçlanmasına neden olabilirdi. Kaldı ki, böyle bir belge gerçekse bile, eğer başkaca kanıtlar yoksa salt bundan dolayı bu kişinin bir kalkışma içinde olduğu söylenemez. Haberde kafalara takılan birçok nokta var ama kişiyle ilgili bilgi sahibi olmadan söylenebilecek başkaca bir şey de yok."

Sözün kısası, Mehmet Baransu bundan sonra haber yapmadan önce, kaynaklarının ve aynı gazetede yazdığı eski solcuların güvenilirliğini bir kez daha gözden geçirsin. Geçirsin ki, böyle rezil olmasın.

Devrimciler, generalden yoldaş olmayacağını iyi bilir. Senin gazeteci falan olmadığını bildikleri gibi.

Kimlerle yoldaş kimlerle düşman olduklarını da iyi bilirler. En azından Nabi Yağcı'dan sonra, daha iyi bilirler.

Peki neyi bilmezler? Yoldaş olmakla itham ettiğin generaller gibi, sıkıyı görünce istifayı basmazlar. Devrimcilikten istifa etmek gibi bir şey yoktur çünkü lügatlarında. Ha bak, onu da Nabi Yağcı iyi bilir mesela.

Yani demem o ki, "Devrimciler ile derin devlet arasında bağlantı buldum!" diye sazan gibi atlayacağına, devrimci hareketlerin içinde parti genel sekreterliği görevine kadar gelebilmiş Nabi Yağcı'nın hayatına bir bak önce. Bak ki, belki azıcık ibret alırsın.

(Taraf'ın ilgili haberi: http://www.taraf.com.tr/haber/yoldas-general.htm)

1 Temmuz 2011 Cuma

Yaşamak bu yangın yerinde, insan kalarak...

Çıkarın ışıkların peçesini,
Birlikte yürüsün gölgeleri,
Birlikte yürüsün ölülerimizin.

Behçet Aysan

4 yaşındaydım. Annem nedenini anlayamadığım bir şekilde televizyona bakıp hüngür hüngür ağlıyordu. Ama ekranda bir binanın alevler içinde olduğunu görünce kötü bir şey olduğunu anlamıştım. Sonuçta yangın kötü bir şeydi, bunu biliyordum. Tam o anda bir ses duymuştum televizyondan. Binanın çevresindeki güruhun içinden bir adam bağırıyordu: "Allah'ım bu senin ateşin, cehennem ateşi bu!" Korkup anneme sokulmuştum. Çünkü duyduğum seste sadece nefret vardı, hissetmiştim.

Bugün 22 yaşındayım, annemin neden ağladığını uzun zamandır, ne yazık ki biliyorum. Nasıl ağlanılmaz? Onun yerinde şu yaşımdaki halimle ben olsaydım, cinnet bile geçirebilirdim. 33 tane birbirinden değerli insan, gözlerinin önünde yanıyor, yakılıyor. Devlet ise sadece seyrediyor. Seyretmekle kalmayıp, dönemin başbakanı Tansu Çiller, "Çok şükür otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir" diye açıklama yapıyor. İnsan nasıl aklını kaçırmaz?

Bense, o lanetli günden, 2 Temmuz 1993'ten bugüne kadar, teker teker tanıdım o 33 güzel insanı. Metin Altıok'u tanıdım örneğin. "Yaşamak görevdir yangın yerinde, yaşamak insan kalarak" diyordu bir şiirinde onun için Ataol Behramoğlu, hayatımın temel düsturlarından birini oluşturuyordu bu mısralar.

1976'da çıkan ilk kitabı olan Gezgin'ndeki Sis şiirini ilk okuyuşumda gözlerimin nasıl yaşardığını, nasıl olur da bunu yazabilir diye şaşkınlığımı dün gibi hatırlıyorum:

(...)
Ölümü tastamam ezberledim de geldim,
Dilimde bu buruk türkü tadıyla
Bilmem ki burdan nereye giderim.

Sonunda kendime bir top yangın edindim,
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.
(...)


O günden beri kendi göğümü aramaya koyulduysam ben de, Metin Altıok sayesindedir bu.

Sonra bir başka şair, Behçet Aysan... Onu da Ezginin Günlüğü şarkılarından tanımıştım. Neredeyse sevdiğim bütün Ezginin Günlüğü şarkılarının sözlerinin yazarı olduğunu gördüğümde, sahaf sahaf bütün kitaplarını toparlamaya çalışmıştım. Unutulmayan adlı şiirini ilk okuduğumda, nasıl bir burukluk dolmuştu içime:

(...)
Bense, yulaf kokan
Dağlı ellerinde
Dolaşmak gibi kolaydır
Sanırdım yaşamak ve sana kansız
Bir gökyüzü
Getirirdim
Getirebilsem ah,
- Avlusunda çocukların
Korkmadan oynadığı -
Lalelerle
Donanmış simli bir gökyüzü.
(...)


Ya Hasret? Ah Hasret! 23 yaşındaydın daha. Yaşın kadar yıl geçti aradan, 18 yıldır biz de hasretiz artık, sana hasretiz. Tek bir türkünü dinleselerdi, senin kılına zarar verebilirler miydi acaba? Senin sesin, kalbinin kulağı en sağır olana bile hissettirirdi insan sevgisini, öyle bir sesti seninkisi. Öyle ya; şairler şiirler yazıyor, ressamlar resimler yapıyor ve siz, ozanlar, türküler söylüyordunuz. Peki bütün bunları niçin yapıyordunuz? Dünya alışkanlıktan değil de, sevgi ve mutluluktan dönsün diye.

Yaşamak, martı kanadında rüzgar taşımaktı ona göre. O, milyonlarca insanın koca ömürlerinde taşıyamadığı rüzgarı, 23 yılda yüklenebildi. Bir insan ömrünü neye mi vermeli? Hasret neye verdiyse, ona: Sevgiye, güzelliğe, barışa, dayanışmaya, insanlığa, kardeşliğe, özgürlüğe...

Erdal Ayrancı'yı da kaybetmiştik Sivas'ta. Henüz 35 yaşındaydı o da, küçücük bir kızı vardı, Zeynep... Üzülmemek mümkün mü, kızını doyasıya sevemediği için ve daha fazla şiir yazamadığı için, şu mısralarını okuduğumuzda:

(...)
Düşerse kanımın bir damlası yere
Bilsinler ki
Orada kırmızı yediveren gülleri açacak
Ve bülbüller ağıt yakacak ölüme
Korksunlar korksunlar artık
Korksunlar alev çemberindeki akrep gibi
Çünkü ölümleri
Gül dikenlerinden olacak...


Sonra, değerli edebiyat eleştirmeni ve çevirmen Asım Bezirci... Sonra, eşi Muhibe Akarsu'yla can veren bağlama üstadı Muhlis Akarsu... Sonra, tek isteği dostluklar kurulsun, insanlar gülsün, son bulsun savaşlar, insan ölmesin olan, halk ozanı Nesimi Çimen... Sonra, yine eşi İnci Türk ile elele ölen aktör Muammer Çiçek... Sonra şair Uğur Kaynar... Sonra, oteldeki odasında hiç sesini çıkarmadan mızıka çalarak ölümü beklediği söylenen karikatürist Asaf Koçak... Sonra, büyük ozanlarımızdan Davut Sulari'nin kızı olan sanatçı Edibe Sulari...

Ve şans eseri yangından kurtulan büyük usta Aziz Nesin'le birlikte yanlarındaki daha birçok genç insan... Hepsinin isimlerini bir kez daha analım: Gülender Akça, Mehmet Atay, Sehergül Ateş, Belkıs Çakır, Serpil Canik, Carina Cuanna Thuijs, Serkan Doğan, Murat Gündüz, Gülsüm Karababa, Koray Kaya, Menekşe Kaya, Handan Metin, Sait Metin, Huriye Özkan, Yeşim Özkan, Ahmet Özyurt, Nurcan Şahin, Özlem Şahin, Asuman Sivri ve Yasemin Sivri...

Bugün, hepsinin olmasa da çoğunun ismini biliyoruz, hepsini saygıyla, minnetle anıyoruz. (Ölen çoğu genç insan da yaşayabilselerdi, büyük ihtimalle şu anda her birini tanıyor, biliyor olacaktık.)

Peki ya onları yakanları? Yobaz birer katil olmaları dışında, akıllarımızda yer eden başka bir özellikleri var mı? İsimleri, cisimleri nedir? Umrumuzda mı?

Ha, onları savunanların her şeyini biliyoruz ama. Dün Onur Caymaz'ın BirGün'deki yazısında* yaptığını bir kez de biz yapalım, hepsini yine ifşa edelim. 33 aydını ve iki otel görevlisini yakan katillerin avukatları kimlerdi ve bugün ne yapmaktalar, buyurun:

Av. Şevket Kazan, eski RP Milletvekili ve eski Adalet Bakanı;
Av. Celal Mümtaz Akıncı, Afyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi;
Av. Hayati Yazıcı, AKP’nin Devlet Bakanı;
Av. Haydar Kemal Kurt, AKP Isparta Milletvekili;
Av. Zeyid Aslan, AKP Tokat Milletvekili, Başbakan Erdoğan’ın eski avukatı;
Av. Hüsnü Tuna, AKP Konya Milletvekili;
Av. Burhanettin Çoban, Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı;
Av. İbrahim Hakkı Aşkar, 22. Dönem AKP Afyon Milletvekili;
Av. M. Ali Bulut, AKP Maraş Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi;
Av. Bülent Tüfekçi, AKP Malatya İl Başkanı;
Av. Halil Ürün, RP kayıp trilyon davası sanığı, AKP Afyon Belediye Başkan adayı;
Av. Mevlüt Uysal, AKP İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı;
Av. Nevzat Er, Eski AKP Eminönü Belediye Başkanı;
Av. Suat Altınsoy, AKP Konya İl Başkanı Yardımcısı;
Av. Tayfun Karali, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darülaceze Müdürü;
Av. Ferruh Aslan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü;
Av. İbrahim Kök, AKP Elazığ Milletvekili Aday Adayı;
Av. Ali Aşlık, eski AKP İzmir İl Başkanı;
Av. Bedrettin İskender, AKP Ümraniye Belediye Başkan adayı;
Av. Ekrem Bedir, Sakarya AKP Hendek Belediye Meclis Üyesi;
Av. Eyüb Karagülle, eski Saadet Partisi İlçe Başkanı;
Av. Faruk Gökkuş, AKP, Kâğıthane Belediye Başkanlığı Aday Adayı;
Av. Hasan Hüseyin Pulan, AKP İstanbul İl Disiplin Kurulu üyesi;
Av. Hurşit Bıyık, AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı;
Av. Reşat Yazak, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi.


Evet, 18 yıl evvel Sivas'ta insan yakan katillerin avukatlığını yapanların hepsi, bugün AKP'nin içinde. Şaşırdık mı? Hayır. Ama herkes bilsin, işte bugün bize demokrasi dersi vermeye kalkanlar, işte bu katillerdir.

Ve 18 yıl önce bugün, Madımak'ın önünden katil sürüsünü uzaklaştıramayan devletin gücü, bugün, katliamın yapıldığı yerde yitirdiklerimizi anmak isteyenleri engellemeye yetebiliyor, Madımak'ın önünde anma töreni yapılmasını yasaklayabiliyor.

Yanmak serbest, anmak yasak!

Bunlara denilebilecek tek sözü, dün Metin Altıok'un kızı Zeynep Altıok Akatlı etti. Madımak'ta talep ettiğimiz utanç müzesini kurmayıp, yerine yapılan sözde bilim ve kültür merkezinin girişinde, katliamda yitirilen isimlerin yazıldığı panoda, 33 aydın ve 2 otel görevlisinin adlarının yanı sıra, katliamdan sorumlu iki kişinin daha isminin yazılmasının ardından şu kısacık soruyu sordu: "Sizin hiç babanız yandı mı?"

Not: Bu sabah 4.30'da gök gürültüsüyle uyandım, sonra hangi güne uyandığım geldi aklıma ve bir daha da uyuyamadım. İçimdekileri döküp, biraz olsun rahatlamak istedim, sonra belki yine uyuyabilirim diye. Kalktığımda sabah 6'ydı. Yazıyı bitirdiğimdeyse yağmur dinmiş, güneş çoktan açmıştı. Ve düşündüm ki, Behçet Aysan'la başlamıştık yazıya, Behçet Aysan'la bitirmeli:

Yağmur dindi sevgilim, bak dinle;
Her şey dindi, acıysa dinmemiş halde...


(*) Onur Caymaz, 1 Temmuz 2011, 'Sivas, 18 yaşında...' http://birgun.net/actuels_index.php?news_code=1309520494&year=2011&month=07&day=01

Onur Özgen

19 Haziran 2011 Pazar

Aziz Nesin yaşasaydı kime oy verirdi?

Yazının başlığını Egemen Bağış görseydi, Che gibi Aziz Nesin'in de yaşasaydı AKP'ye oy vereceğini söylerdi sanırım. Kendisini ciddiye almıyoruz.

Tıpkı, bir seçimden daha AKP açık ara galip çıktığı için, her seçim sonrası olduğu gibi, AKP’ye oy veren yoksulları; cahil, geri kafalı, ilkel, aptal olmakla suçlayan ve kendilerine de Aziz Nesin'i alet eden her biri birbirinden zeka küpü arkadaşları da ciddiye almadığımız gibi. Ama şimdiden söyleyelim, Aziz Nesin yaşasaydı CHP'ye de oy vermezdi.

Yavrularım, Aziz Nesin'in ülkedeki acayiplikleri hayatı boyunca tiye aldığı -çünkü başka türlüsü kuşkusuz onun için dayanılmaz olurdu- o ince zekası, cahilliğe küfretmekle, cahillere küfretmenin arasındaki ayrımın dahi farkına varamayan sizin zekanıza öyle bir tur bindirir ki, aylarca kendinize gelemezsiniz. O yüzden bırakın bu ülkenin yüzde 60'ı aptal ve biz çok ileri zekalıyız ayaklarını. Sonuçta kiminiz AKP'ye oy veriyor, kiminiz CHP'ye, ama hepiniz evinizde paşa paşa Survivor'ı izliyor musunuz, izliyorsunuz. Merak etmeyin, Aziz Nesin de yukardan gülerek sizi izliyor.

Aziz Nesin konusunu çözüme bağladıysak, bu küçük burjuva aydınlarıyla uğraşmaya devam edelim.

İnsanlara daima tepeden bakan ve çözümü, o küçük akıllarınca, hiçbir zaman önüne pratik bir şey koyamadıkları, yaklaşamadıkları, içinden biri olamadıkları halkı, karşılarına çıkan her sorunda hakir görmekte bulan bu korkak, ikiyüzlü, ne yöne dönecekleri belli olmayan, kendilerinden bile kuşkulu, rezil küçük burjuvalara, hayatlarının şamarını vaktiyle Oğuz Atay atmıştır. Bu tarihi tokadı, bir kez daha hatırlatmak boynumuzun borcu olsun:

"Ey zavallı milletim, dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece klüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor: Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatmıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz!” (1)

Bu sözler benim için, şu ana kadar okuduğum en sağlam aydın eleştirisidir. Ve hiç kuşkusuz bugün de geçerliliğini korumaktadır.

Ağızlarda, belki de dünyanın en erdemli şeylerinin savunulduğu; fakat kalplerde, dünyanın en alçakça şeylerinin hissedilebildiği, kısacası at izinin it izine karıştığı bir devirde, aydınlarımız da tüm bu kokuşmuşluklardan payını almaktadır.

Atay'ın da işaret ettiği gibi, zavallı milletin sorunlarını kendi sorunu gibi göremeyen, acılarını kendi acılarıymış gibi hissedemeyen; ama görüyormuş, hissediyormuş gibi yapan, asalak bir aydın sınıfımız var.

Ve tam da bu noktada, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur‘unda İhsan’ın Mümtaz’a önerdiği yol önem kazanıyor: “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol!”

Bir zamanlar toplumda aydın olmanın, bir mesuliyeti vardı, hapse girmek, düşünce suçlusu olmak gibi. Peki ne değişti? Gerçekten söylendiği gibi, ülkemiz özgürleşti mi? Fikir hürriyetinin önü mü açıldı? Bilakis, basılmamış kitapların dahi toplatıldığı günleri yaşıyoruz. Peki o halde değişen ne?

Eskiden aydın olmak demek, muhalif olmak demekti. Toplumdaki aykırı bir ses olmak demekti. Bir mevzu üzerinde insanlar birbirlerini yerken, "Yahu kardeşler, bakın bu işin bir de şu yönü var!" diyebilmek, görülmeyen şeyleri görmek, sonuçlarına aldırmadan bildiğini, inandığını söylemekti. Yani sözün özü, aydın kişi, namuslu kişiydi.

Peki şimdi? Evvela toplumdaki aydın prototipi ters yüz edildi. Aydın kişinin muhalifliği yok edildi, daima iktidardan, gücü elinde bulundurandan yana olan yeni bir aydın figürü oluşturuldu. Ve böylece, aydın olmanın olmazsa olmaz koşulu, eleştirel bakış da yok edildi.

Yani eskiden, Kundera'nın dediği gibi, iktidar bizi neremizden yaralıyorsa, orası kimliğimiz olurdu. Artık iktidarın neresini yalıyorsak, kimliğimiz orası oluyor.

Kundera, Komünist Parti üyesi olmasına rağmen, SSCB'nin ülkesi Çekoslovakya'yı işgal etmesine karşı çıkabildiği ve yıllarca sürgünde yaşamayı göze alabildiği için değerlidir. Tıpkı Adorno gibi. "Farklılık, aynılığa teslim olmanın fiyatını yükseltmek için geçerlidir" (2) derken Adorno, bu sözü, Hitler faşizminin yükseldiği bir Almanya'da söyleyebildiği için değerlidir, önemli bir beyindir, aydındır. Hiçbir zaman aynılığa teslim olmamıştır. Ne tesadüf ki o da yıllarını sürgünlerde geçirmek zorunda kalmıştır. Ve asla da fiyatı olmamıştır.

Peki bizim aydınlarımız? Farklı olmanın yasaklandığı, insanların düşünsel anlamda tek tipleştirildiği bir Türkiye'de, iktidarın makul aydın tipine uydukları için, yani aynılığa teslim oldukları için, hepsinin bir fiyatı var ve epey de yüksek. Adorno'nun bir fiyatı yoktu; ama onların var.

Aydın olmanın onurunu terketmiş, iktidarın güdümünde, iktidarın manipülasyonlarının ve dezenformasyonlarının doğrudan aracı oldukları için, her birinin bir fiyatı var!

Murat Belge'nin bir fiyatı var örneğin. Geçtiğimiz yıl içinde hükümetin 4-C uygulamasına karşı çıkarak, haklarını savunmak üzere direniş başlatan Tekel işçilerine bile laf uzatabildiyse, elbet bir fiyatı var.

Hopa'daki olayların ardından, polisin attığı gaz bombaları yüzünden kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden emekli öğretmen Metin Lokumcu üzerinden bile, "Bir adam öldü diye AKP'nin oyları düşecek diye sanıyorsanız, yanılıyorsunuz!" diyebilecek kadar insanlıktan çıkabildyse, AKP'nin oyları onun için bir insanın hayatından daha değerli hale gelebildiyse, tüm bunların elbette bir fiyatı vardır da ondan.

Ama boşuna Murat Belge'ye kızmayalım. O bir seçim yapmıştır. Ve uzun zamandan beri de o taraftadır. Kızacak biri varsa illa, o da kendimiz olmalıyız.

Murat Belge bunları yıllardır söylüyor. Evet, hiç bu kadar hayasızlaşmamıştı belki; ama iktidarın sesi olmayı kabul edeli epey oluyor ve hoşumuza gitsin ya da gitmesin, seçiminin gereklerini yapıyor. Ya biz? Biz tarafımızı belirledik, seçimimizi yaptık mı? Peki bunun gereklerini yaptık mı?

Murat Belge bunları söylerken, bir kere bile yakasına yapışıp, "Ne diyorsun kardeşim sen?!" diyebildik mi örneğin? Diyebilseydik, hala, "Ama Murat Belge de bu ülkenin entelektüel birikimine önemli katkılar sunmuştur" diye vızıldayan sivrisinekleri çekmek zorunda kalır mıydık?

Öte tarafın sözüm ona aydınları, seçimlerden sonra köşelerinde halkın ne kadar gerizekalı olduğuna dair bir taraflarından tespitler çıkarırlarken, yine onların yakalarına yapışıp, "Siz esas kendinize bakın!" deyip, aynayı kendi yüzlerine tutabildik mi?

Tabii öte yandan anlayamadığım olaylar da olmuyor değil. Medyadaki iktidar baskısında anlayamayacak bir şey yok. Bu baskılardan son dönemde nasibini alan Nuray Mert de hepimizin malumu. Ama mesela, Perihan Mağden nasıl farkında olamaz bu durumun? Nuray Mert'e yapılan operasyon gün gibi ortadayken, Başbakan seçim mitinglerinde kendisine öfke kusarken, Perihan Mağden neden Taraf'a bir yazı yollayıp, güya Ertuğrul Özkök'ün Ahmet Kaya'nın mezarını ziyaret etmesini eleştirirken, yazının sonunda -konuyu oraya nasıl bağlayabildiğini de anlayamadığım bir şekilde- Nuray Mert'in Ergenekoncu olduğunu ima etme gereği duyar?

Perihan Mağden'in bu yaptığını medyada her gün yapmaya hazır olan ve zaten hali hazırda da yapan yüzlerce iktidar yalakası varken, neden bu göreve Perihan Mağden soyunur? Anlayamıyorum.

Hadi diyelim ki, Perihan Mağden, bu yazısıyla düştüğü yerin farkına varamayacak kadar siyasi analiz yoksunu bir kadın. Peki aydın duyarlılığına ne oldu? İktidar topyekün bir meslektaşına saldırırken ve zamanında kendisi de bu saldırılardan epey nasibini almışken, nasıl olur da o meslektaşını savunmaz, üstüne üstlük sırtından hançerlemeye kalkar? Yazık...

Artık şunu net bir biçimde dillendirmek gerekiyor. Türkiye'deki aydın sorunu, en önemli sorundur. İşsizlik, evet büyük sorundur. Yoksulluk, bence esas sorun zenginlik olsa da, evet büyük bir sorundur. Ama en büyük sorun, bu ülkenin tabiri caizse kaşarlanmış, yıllardır başımıza aydın diye üşüşmüş, palazlanmış entelektüel çetelerdir.

Peki yapılması gereken ne? Yepyeni bir aydın sınıfı oluşturmak!

Başımıza halkçı, muhalif kesilip, daha cahilliğe küfretmekle, cahillere küfretmenin ayrımına bile varamazlarken, 9 yıllık AKP iktidarına karşı halka önerebildikleri tek alternatif CHP'ye oy vermek olan elitist, küçük burjuva aydınlarının da; iktidarın güdümünde, iktidarın çıkarlarını kollayan, otorite sevdalısı, güç yalakası, AKP'nin organik aydınlarının da dışında, yepyeni, devrimci bir aydın sınıfı!

Yoksulların, ezilenlerin, mağdurların dertlerini kendi dertleri gibi görebilen; ama bunu da dışardan değil, bizzat o kitlelerin içinde, onlarla beraber yaşayarak, hissederek başarabilen ve ne olursa olsun konumunu daima iktidarın karşısında mevzilendiren, iktidara kendi görüşleri gelse dahi, aydın olmanın en önemli gereği olan eleştirel bakış özelliğini asla yitirmeyen, gereğinde kaleminin ucunu iktidara karşı ok gibi sivreltirken, gereğinde de eline bir taş alıp -evet bildiğimiz taş, kaldırım taşı- iktidara fırlatan, devrimci bir aydın sınıfı yaratılmalıdır.

Bunun için evvela kendimizle, samimi bir şekilde hesaplaşmak zorundayız. Toplumun karanlığıyla yüzleşmeden, kendi karanlığımızla yüzleşmek, kendi çelişkilerimizi ve zaaflarımızı mümkün olduğu kadar en aza indirgemek ve toplumdan önce kendimiz aydınlanmak zorundayız. Çünkü Wittgenstein çok haklı: ancak kendinde devrim yapabilen devrimci olabilir. Ya da başka bir deyişle son sözü Oğuz Atay'a bırakırsak: kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez. (3)

(1) Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar, İletişim Yayınları, syf: 51.
(2) Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, Kabalcı Yayınevi, syf: 132.
(3) Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, syf: 93.


Onur Özgen (RED Dergisi, Temmuz 2011, 58. sayı)