30 Ocak 2011 Pazar

Başkaldırıyorum, öyleyse varım!

Fransız edebiyatçı Albert Camus'un en sevdiğim sözü: "je me révolte, donc nous sommes," yani, "başkaldırıyoruz, öyleyse varız" kelamıdır. Descartes'in, "cogito ergo sum," yani, "düşünüyorum, öyleyse varım" sözüne verilmiş esaslı bir cevaptır bu ve bence rasyonalistlerin kalesine atılmış çok şık bir goldür. Ve bu golü, futbol oynadığı dönemde kalecilik yapmış olan Camus'un atmış olması da güzel bir ironidir.

İçinde bulunduğumuz günlerde ise, insanın varoluşu mevzusunda Descartes'in değil Camus'un haklı olduğu kanaatine varanlar olmuş olsa gerek ki, önce Tunus'ta sonra da Mısır'da halklar diktatörlerine karşı başkaldırmaya karar verdiler. Düşünecek pek bir şey yoktu zira. Tunus'ta Bin Ali'nin iktidarı 23 yıl, Mısır'da Mübarek'in iktidarı olmuş 30 yıl. Başkaldırmayıp ne yapacaksın? Düşünsenize, allah muhafaza Tayyip'in daha 20 küsür yıl başımızda olacağını. Aman aman... Tunus ve Mısır halkları da, "Yeter ulan artık!" dediler ve önce Tunuslular 23 yılllık diktatörü Bin Ali'yi devirip ülkeden kaçmaya zorladı, ardından da Mısırlılar 30 yıllık diktatörleri Mübarek'i devirme noktasına geldiler. (Yani bu yazı yazılırken öyleydi. Ama dergi çıktığında devrilmiş de olabilir.)

Peki neydi Arap halklarını başkaldırmaya zorlayan şey? Cevap basit. Halkına diktatörce davranan liderlerin uyguladıkları baskı ve sömürü düzeni. Örneğin Mısır... 77 milyonluk bir ülke. Nüfusunun üçte ikisinin 30 yaş altında olduğunu görüyoruz. Fakat işsizlerin yüzde 90'ı da yine 30 yaş altından çıkmakta. Ve çalışanların büyük çoğunluğu da yoksulluk sınırında yaşamaktalar. (Bu açıdan Türkiye'ye benzer bir durumda diyebiliriz.)

Geçtiğimiz yıllarda İsrail'in Gazze üzerinden Filistin'e düzenlediği saldırılarda da İsrail'le açıkça işbirliği yapan, Gazze şeridine ambargo koyan ve ABD'nin de dostu olan, gerici bir rejimden bahsediyoruz. Ve kardeş Filistin halkının yanında olmak isteyen Mısır halkının da dolayısıyla utandığı ve sevmediği bir hükümet var ortada. Hem de 30 yıldır! Yani gerçekleşen isyan, geç kalınmış bir isyan. Geç kalındığı için de, ülkedeki diktatörlüğün Tunus'taki Bin Ali diktatörlüğünden de daha baskıcı bir şekle sahip olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki, ülkede polis her gün belli saatlerde eylemcilerin evlerini tespit edip basıp, insanları alıp götürebiliyor. Yani kelimenin tam anlamıyla bir polis devletiyle karşı karşıyayız! (Bu açıdan da Türkiye'nin bir üst versiyonu olarak görebiliriz.)

Tüm bu verileri göz önüne alıp konuşursak, isyanın nedenini bulmakta zorlanmayız. Tunus halkı da Mısır halkı da siyasal ve ekonomik özgürlükler talep ediyorlar.

Ve şu ana kadar görülüyor ki, taleplerini alana kadar da isyan etmeye kararlılar. Özellikle Tunus halkının Bin Ali'yi devirmesinin, Mısır halkının üzerinde bir domino etkisi yarattığı da su götürmez.

Fakat bir şeye dikkat çekmek gerekiyor. Ki bu hiç konuşulmayan bir gerçek. Bu isyanların gerçekleşmesindeki önemli etkenlerden birisi de, birkaç yıldır devam eden işçi eylemleri. Ve bahsettiğimiz bu eylemler de öylesine gerçekleşmiş alelade eylemler değil. Bir milyondan fazla işçinin katıldığı eylemlerden bahsediyoruz.

Ne yazık ki kimse bu işçi eylemlerinden söz etmezken, koskoca bir halk ayaklanmasının Facebook ve Twitter gibi sosyal paylaşım siteleri üzerinden gerçekleştiğine inanmamızı bekliyorlar. Özellikle ana akım medya, Mısır'daki gösterilerin ana gücünü teşkil eden ve gençlerden oluşan 6 Nisan Hareketi ismindeki muhalefet birliğinin, ilkin gösterileri Facebook ve Twitter üzerinden duyuru yoluyla tertip etmesini gereğinden fazla abartarak, bu siteleri birer özne, gösterileri düzenleyenleriyse nesne haline getirerek, bir tür manipülasyonda bulunuyor. Fakat işin aslı böyle değil elbette. Öyle olsaydı, hükümet ülkede internet erişimini kaldırdığında, eylemlerin de bıçak gibi kesilmesi gerekirdi. Aksine internet kesildikten sonra tepkiler daha da arttı, gösteriler daha da şiddetlendi. Tekrar belirtelim, Mısır halkı direniş gücünü daha önceden gerçekleşmiş olan işçi eylemlerinden almaktadır. Mübarek'i devirecek kadar güçlü isyanlar örgütlemelerinin belirleyici nedeni, bu işçi eylemlerinde kazandıkları gündelik yaşam pratikleridir.

Dolayısıyla, kökeninde işçi eylemlerinin olduğu bu ayaklanmaları bir 'İslam devrimi' olarak nitelemek de doğru değil. (İHH'nin yaptığı basın açıklamasında, İHH Başkanı Bülent Yıldırım konuşurken, arkadan gelen, "İslami direniş kazanacak!" sloganlarına, "Bu bir halk hareketi, içinde her kesimden insan var" şeklinde düzeltme ihtiyacı duyması da önemli bir ayrıntı bu açıdan.) Zaten ayaklananların belirli bir politik görüşü olmadığı gibi, bu ayaklanmayı örgütleyen herhangi bir siyasi önderlik de bulunmamaktadır. Ayaklanmaya katılanların tek ortak noktası, genç ve işsiz insanlardan oluşmuş olmalarıdır.

Diğer yandan, Mısır'daki en büyük İslami örgütlenme olan Müslüman Kardeşler'in de kökten dinci bir örgüt olmadığının altını çizmek gerekir. 28 Ocak'taki ayaklanmadan önce Müslümanların Hristiyan nüfusu ayaklanmaya çağırması ve Hristiyanların da bu çağrıya olumlu yanıt vermesi buna bir örnektir. Çünkü Mısır halkı şunun farkında: Müslümanlar da Hristiyanlar da Mübarek'in baskısı altında yaşıyorlar. Ve dinsel herhangi bir ayrımcılık, Mübarek'e karşı güçlerini zayıflatacaktır.

Ayaklanmalara ilişkin bir diğer önemli yanılgıysa, bu isyanı bizzat ABD'nin idare ettiği düşüncesi. Ki bu algıya biz alışığız. Başta Kürt hareketi olmak üzere, varolan düzeni değiştirmeye yönelik olan her toplumsal hareketin arkasında emperyalist bir gücün parmağını aramak, bizim toplumumuzda çok sık rastlanan bir refleks. Fakat biz biliyoruz ki, emperyalistler hiçbir zaman köklerinde işçi eylemleri olan halk ayaklanmalarına sempatiyle bakmazlar. Zaten ortada ABD'nin muhalefet ettiği bir hükümet de yok. Mübarek rejimi, tam da ABD'nin istediği türden bir rejim. ABD kanadından yapılan açıklamalara baktığımızda da bunu görüyoruz. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ülkede reformlar yapılması gerektiğini söyledi ve internet sansürünü kınadı. Fakat başka hiçbir şey söylemedi. Mısır hükümetine doğrudan hiçbir eleştiri getirilmedi.

Öte yandan burada esas bakılması gereken şey, ayaklanmanın talepleridir. Talepler haklıysa, koşulsuz destek verilmelidir. Arkasında ABD'yi ya da herhangi bir emperyalist gücü aramak, ezilen bir halkın haklı taleplerine karşılık verememe haline bir tür kılıf aramaktan başka bir şey değildir. Ve bu yaklaşım, son derece tehlikelidir, sağ sapmacı bir siyasettir. Mısır ve Tunus'taki ayaklanmalara veya ülkemizdeki Kürt hareketine, "Arkasında ABD var!" sığlığında bakan 'sol' hareketlerin de olduğunu düşünürsek, bu duruma vurgu çekmek önemli.

Ki Arap halklarının bu ayaklanmalarına en çok sahip çıkması gereken de solculardır. Çünkü daha önce de dediğimiz gibi, halkı isyan etmeye götüren ortak dertler siyasal hak ve özgürlüklerin yaşama geçirilmesi ve insan gibi yaşamaya yetecek kadar bir ekonomik yapı kurulması gibi solun ilgilendiği mevzulardır. Ve ortada bu talepleri tam olarak nasıl kazanacağını bilmeyen bir halk var. Evet, isyan ediyorlar; ama taleplerinin de karşılanacağı gerçek anlamda bir devrimin gerçekleşebilmesi için, onları yönlendirecek herhangi bir siyasi önderlik ortada yok. Ve ayaklanmanın bundan sonraki döneminde, gidişatı belirleyecek olan şey de, kitleleri kimin yönlendireceği. Eğer sol burada devreye girebilirse, Mısır'da eşitlikten yana bir devrim gerçekleşebilir. Ki mesela TKP, Mısır halkının gerçek bağımsızlığını kazanmasını sağlayacak öznenin çıkmasının imkansızlığından bahsetmiş, bizce bu kadar imkansız ya da umutsuz bir durum yok ortada, bilakis bizzat işçi eylemlerinin bu kadar belirleyici olduğu bir ortamda, ciddi bir devrimci durumun varlığından söz etmek lazımdır.

Ama tabii bu isyanları doğru şekilde yönlendiren, eşitlikten, demokrasiden, özgürlüklerden yana güçlü bir politik örgütlenme oluşmazsa; devreye ordu girebilir, bir şekilde Mübarek devrilerek, yerine Batı'nın da istikrarı korumak adına itiraz etmeyeceğini düşündüğüm Baradey gibi bir lider getirilebilir, bu da ihtimaller dahilindedir ve gerçekçi olmak lazım ki, bu bir halk devrimine göre gerçekleşmesi daha güçlü bir ihtimaldir.

Yine de güzel bir anektodla bitirelim yazımızı... 14 Temmuz 1789'da, Paris'te kalabalık bir grup, kraliyet otoritesinin sembolü haline gelmiş olan Bastil Hapishanesi'ne yürüyüp, kontrolü ele geçiriyor. Hapishane müdürü ve aşırı-sağ görüşlü iki politikacı linç ediliyor ve haberler gece yarısına kadar Versay Sarayı'na ulaşmıyor. Olanları duyduğunda, "Bu bir isyan mı?" diye soran kral XVI. Louis'e dük Rochefoucauld-Liancourt şu cevabı veriyor: "Hayır efendim, bu bir devrim."

Her şeye rağmen, kendi diktatörlerine karşı ayaklanan yoksul Arap halklarının başkaldırısını selamlıyor ve en yakın zamanda, "Bu bir isyan mı?" diye soranlara, "Hayır, bu bir devrim!" demek istiyoruz.

Not: Türkiye'de işçilere, yoksullara, öğrencilere, tüm muhalif güçlere karşı baskısını giderek arttıran iktidarın kapıkulluğunu yapanların, Mısır ve Tunus halklarının onurlu isyanlarına ortak olmaya çalışmalarından, tiksiniyoruz!..

Onur Özgen (RED Dergisi, Şubat 2011, 53. sayı)

15 Ocak 2011 Cumartesi

Herkes darbeci, demokrasi ileri!

Neler demişlerdi oysa sizin için. Çok demokrattınız. Acayip özgürlükçüydünüz. Ama sanırım biz yine demokrasiye ve özgürlüklere hazır değildik toplum olarak. Çok partili yaşama da yıllar sonra geçmemiş miydik sanki? Ya da birileri bize sizin hakkınızda çok fena yalanlar söylemişti. Bu da ihtimaller arasında tabii.

Ufuk Uras dememiş miydi referandumdan evvel, “AKP bu yeni anayasayla ülkedeki özgürlükler alanını genişletecektir” diye. Hakikaten genişledi. Evvela annemizin karnında polisler tarafından sokakta tekmelenerek öldürülme özgürlüğüne kavuştuk. Eskiden böyle miydi? İşkence tezgahlarında katledilirdik veya üniversite kampüslerinde, sokaklarda arkamızdan kurşunlanırdık. Neyse ki artık tüm bunları yaşamayacağız. Çünkü yaşamayacağız. Nazım diyordu ya şiirinde, “Hoş geldin bebek, yaşama sırası sende!” diye. Yaşasaydı da, bu durum için de bir şeyler yazsaydı keşke.

Sonra yine üniversitelerimizde polisler tarafından istedikleri yerde istedikleri zaman üstümüzün keyfi biçimde aranma ve gerekirse de gözaltına alınma hakkına kavuştuk. Annelerimiz, babalarımızdan duyardık hep, üniversitelerin içinde jandarmaların dolaştığı, darbe günlerini de şaşırırdık. Defterlerinin, kitaplarının arasına kadar arandıklarını söylerlerdi, çantalarından darbecilerin sakıncalı gördüğü kitaplar, dergiler, filmler çıkar mı diye. Korkarlarmış tabii. Anlıyoruz şimdi korkularını. Biz de rahat değiliz çünkü okullarımızda artık. Çünkü okula gittiğimizde elleri kitaplı gençlerden çok, coplarını sallaya sallaya yürüyen artisleri görüyoruz. Protesto edelim diyoruz, bu sefer de karşımıza demokrat, özgürlükçü AKP’nin atadığı rektörler çıkıyor. “Bu okulda siyasi slogan atmayacaksınız! Benim bu okul! Toplarım kimliklerinizi, hepinizi atarım bu okuldan!” diye çemkiriyor suratlarımıza. O an farkediyoruz, askerlerin yerini polisler, beyaz Türk’lerin yerini badem bıyıklılar almış. Adına da ileri demokrasi demişler.

E sonra ne yaparsak yapalım, AKP’ye muhalif olduğumuz an Ergenekoncu, darbeci olmak özgürlüğüne de kavuştuk tabi. “Üniversitemizde polis istemiyoruz!” diyoruz, ertesi gün köşesinde Ahmet Altan onu, “Ha demek ki asker gelsin istiyor bunlar” diye anlıyor, haliyle biz de darbeci oluveriyoruz. Mümtaz’er Türköne de, “Bunların örnek aldığı 68 kuşağı da böyleydi. İşleri güçleri darbe çığırtkanlığı yapmaktı” deyip, iki dakikada ontolojik ve kronolojik durumumuzu ortaya serip, ne kadar patolojik vakalar olduğumuz konusunda öyle objektif veriler koyuveriyor ki önümüze, elimiz kolumuz bağlanıyor adeta. Kurtuluş yok, darbeci ve ruh hastası gençler olarak mimleniyoruz bir anda.

‘Aksırıp tıksırıncaya kadar içenler’ olarak ötekileştirilme özgürlüğüne de kavuştuk. Olur da bir an içkinin yasaklandığını düşünmüş olursak elitist birer küçük-burjuva olduğumuz suratımıza vuruldu, her biri birbirinden proleter devrimci olan arkadaşlar tarafından. (1) 19 yaşındaysak şayet, bize içki vermeyen bakkal amcayı vurma hakkına da kavuştuk. İçki içmek için 24 yaş şartı koymuştu hükümetimiz zira; fakat silah ruhsatı almak için 18 yaşından büyük olmamız yeterliydi.

Her şeye bu kadar özgürlükçü bakan hükümetimizin başındaki isim, Kars’taki bir heykele bakarken de özgürlükçülüğün dibine vuruyordu elbet. Türk ve Ermeni halkı arasındaki dostluğu temsil eden heykeli ‘ucube’ olarak niteledi başbakanımız ve hükmü verdi: “Yıkılacak!”

Özgürleştik evet. Artık başbakanımızı sadece televizyonun başında, tabi çok bağırmadan, protesto etme hakkına kavuştuk. Sokakta, üniversitede, konferanslarda protesto edemiyoruz, polisler, özel güvenlik birimleri saldırıyor. Stadyum açılışlarında protesto etmeye kalksak, Egemen Bağış’ın başmüşaviri tarafından, ‘gerizekalı’ ve ‘kuşbeyinli’ olmakla; AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç tarafından da, ‘idraktan mahrum sefil’ olmakla hakarete uğruyoruz. Taraftarı olduğumuz kulübün başkanı tarafından da, “Başbakanımızı protesto edenler tespit edilecek ve gereği yapılacaktır” diyerek tehdit ediliyoruz. Ama evimizde dilediğimiz gibi protesto hakkımızı kullanabiliriz elbet. İleri demokrasi var bu ülkede.

Kaldı ki hükümetimiz her protestoya da karşı değil ki. Üniversitelere polislerin sokulması, HES ve köprü projeleriyle doğamızın mahvedilmesi veya Ayazmalı yoksulların evlerinin Ağaoğlu tarafından başlarına yıkılması gibi saçmasapan, sudan sebeplerden protestolar icat etmezseniz; mesela padişahlarımızın cinsel hayatları varmış gibi diziler yaparak ecdadımıza adeta küfredenleri protesto etseniz, gıkını çıkaran oluyor mu? Bilakis, mecliste Bülent Arınç tarafından takdir bile ediliyorsunuz.

Amacı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olanlardan değilseniz şayet, kimse size bir şey demiyor ki. Eskiden bu kadar kolay Marksist olunabiliyor muydu örneğin? Artık başbakanımız kendisine Marksist diyenlerin ellerini sıkıyor. Düşünün, farklı görüşlere ne kadar saygılı. Ertesi gün de söz konusu Marksist vatandaşımız, “Veriler ortada, ekonomi tıkırında” diyerek AKP’ye övgüler yağdırıyor. (2) Demek ki pis bir komünist de olsa insan, azcık objektif olunca AKP’nin yaptıklarının hakkını verebiliyormuş. Ama darbeciler, ama Ergenekoncular… Ah ah! Topunun köküne kibrit suyu…

Kısacası, referandumda ‘hayır’ oyu veren bir darbeci olarak itiraf etmeliyim ki, ‘yetmez ama evet’çiler haklı çıktı arkadaşlar. O kadar ‘AKP yardakçısı’ dedik, ‘liboş’ falan dedik; ama günahlarını almışız. Evet darbelerle hesaplaşamadık, evet Kenan Evren yargılanamadı ve hatta maaşına da zam yapıldı; ama olacak, her şey zamanla. Bakın hükümetimiz az zamanda ne kadar çok işler başardı, demokrasimiz ne kadar ilerledi. O kadar ki, aldı başını gitti, artık yetişemiyoruz…

Ama fazla ‘ileri’ gitmezsem, bir sorum olacaktı nacizane: Hemen hemen herkesin darbeci olduğu bir ülkede, demokrasi nasıl ileri olabiliyor?

(1) http://www.marksist.org/haberler/2815-icki-yasagi-yalani-bir-dezenformasyon-nasil-basarili-olur-
(2) http://www.soldefter.com/2011/01/14/roni-margulies-verileri-gormezden-gelmeyelim-ekonomi-tikirinda/


Onur Özgen