30 Mart 2011 Çarşamba

NATO kafa, NATO mermer!



Tarih 28 Şubat 2011, Başbakan Erdoğan Libya'ya olası bir emperyalist müdahaleyi değerlendiriyor: "NATO, Libya'ya bir müdahale yapabilir miymiş?! Böyle saçmalık olur mu ya?! NATO'nun ne işi var Libya'da?! Bakın Türkiye olarak dedik ki biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez."

Tarih 21 Mart 2011, Başbakan Erdoğan Libya'ya NATO'nun müdahale etmesini değerlendiriyor: "NATO, Libya'nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir."

One minute(s) arkadaş ya! Bir dakika(lar) yani!

Üç ay önce az kalsın ana avrat dümdüz gidiyordun NATO'ya, n'oldu birden? Hani ne işi vardı NATO'nun Libya'da?

Hem Libya'nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için Libya'ya girmek ne demektir yahu? NATO diyoruz NATO! Senin dediğin NOTER!

Hem bunun için Libya'ya girmek de gerekmiyor ki. Aç haritaya bak işte, aha Libya orada, Mısır'ın hemen solunda. E Libyalılar da haliyle orada. Ortada bir Libyasızlık durumu yok yani.

Ama sizin derdiniz başka! Sizin derdiniz Libyalıdan alıp, Libyasıza vermek!

Libya'yı işgal etmenin, yani başbakanın deyimiyle tespit ve tescil etmenin mazereti de hazır: Libya'da demokrasi yok! Özgür değiller! Yazık onlara! Kaddafi zorbalık yapıp duruyor! Ne yapsalardı yani? Dimi ama?

Bakın Yıldıray Oğur ne diyor Taraf'ta: "Libya operasyonu arkasında bakan Gates gibi müesses nizamın erkek seslerini bastırıp, Obama'yı kırmızı düğmeye basmaya ikna eden 41 yaşında bir kadın var, Hillary Clinton. İyi insanların dünya yönetiminde söz sahibi olabileceğine inanan bizim gibiler için iyi bir haber bu."

Şimdi bizi iyi dinle Yıldıray Oğur! Daha doğrusu Bertolt Brecht abimizi dinle: "Düşmanımızsın sen bizim/ Dikeceğiz seni bir duvarın dibine/ Ama madem bir sürü iyi yönün var/ Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine/ İyi tüfeklerden çıkan/ İyi kurşunlarla vuracağız seni/ Sonra da gömeceğiz/ İyi bir kürekle/ İyi bir toprağa."

Rahmetli lafı gediğine ne de güzel oturtuyormuş dimi? Şimdi Bertolt Brecht de insan, Yıldıray Oğur da. Ve hatta Hillary Clinton da! Ne tuhaf, dimi?..

Be utanmazlar, madem Clinton abla bu kadar iyi bir insan, madem bu emperyalistler aslında çok cici insanlar, bu Kaddafi dün mü zorba oldu da, aklınıza Libya halkına yardım etmek geldi? Hadi Kaddafi'yi boş verelim, ulan İsrail yıllardır Gazze'de insanlık suçu işliyor be, bütün dünyanın çıtı çıkmıyor, İsrail'e karşı nerede bu iyi insanlar? Sevsinler sizin iyiliğinizi...

Ayrıca bu emperyalizm dediğimiz şey, özgürlüklerin ve demokrasinin olmadığı kıraç topraklarda yaşayan halkların imdadına koşan bir şeyse, nerde kalıyor bu emperyalizmin emperyalistliği? O zaman dünyadaki en büyük emperyalist örgüt UNICEF!

Aptal mı sandınız siz bizi? Derdinizin Arap halklarının başkaldırısını ezmek olduğunu görmüyor muyuz? Evet, Mısır'da ve Tunus'ta ayaklanmaları ehlileştirerek, Bahreyn'de Suudi ordusunu kullanarak ve en nihayetinde Libya'yı bombalayarak yapmak istedikleri tek şey budur.

Peki ya devrimci, anti-emperyalist, solcu liderimiz Kılıçdaroğlu'nun CHP'sinin tavrına ne demeli? Libya konusunda Türkiye'nin tavrı doğruymuş Kılıçdaroğlu'na göre! Aynen şöyle diyor: "Eğer Birleşmiş Milletler böyle bir karar almışsa, bu olay uluslararası meşruiyet kazanmış demektir. Bu konuda Türkiye’nin tavrı yanlış değil. Biz yapılan operasyonun kan dökülmeden gerçekleştirilmesini istiyoruz!”

He yavrum he! Yeni bombalar icat etmişler zaten, böyle tepene atıyorlar; ama burnun dahi kanamıyor. NATO çok para vermiş bu yeni bombalara ama, işte Yıldıray Oğur'un da dediği gibi çok iyi insanlar oldukları için, kıyıvermişler paraya. Her şey insanlık için!

Ne diyoruz biz hep? "Anti kapitalist olunmadan, anti emperyalist olunamaz!" Kapitalizmle bir derdin olmadan solculuk iddiasında olursan Kılıçdaroğlu gibi, işte böyle çuvallarsın. Bir bakmışsın ki, emperyalist saldırganlığı destekleyen hükümetle aynı görüşte olmuşsun.

Ayrıca Kaddafi'ye de seslenmeyi unutmamış Kılıçdaroğlu: "Özellikle Kaddafi'ye çağrımız var; Libya süratle demokrasiye geçmeli, bu konuda açıklamalar yapılmalı."

Yani Libya demokrasiye geçemezse, emperyalistlerin de Libya'yı işgal edip, demokrasi götürmek hakkı doğar. Zaten Birleşmiş Milletler he demişse, her işgal meşrudur, bize söz düşmez.

Peki Kılıçdaroğlu Kaddafi'yi demokrasiye süratle geçiş yapmaya çağırırken, kendi ülkesinin de 88 yıldır demokratikleşemediğini düşünemiyor mu? İnsan utanır be!

Peki yarın öbür gün Türkiye'de de demokrasinin olmadığı, insan haklarının çiğnendiği gerekçesiyle, aynı NATO Türkiye'yi de işgal ederse ve BM de bu işgali onaylarsa, bu da meşru bir işgal olmuş olmayacak mı Kılıçdaroğlu'na göre? O zaman ne yapacak?

Durum bu. "NATO'nun Libya'da ne işi var ya?!" deyip, sonra da, "Yok ya aslında girebilirler" diyen şizofrenik bir liderin idare ettiği bir hükümetimiz, buna karşılık da, "BM onaylamış abi, yapacak bir şey yok; ama kan dökülmesin, çocuklar ölmesin, şeker de yiyebilsinler!" sığlığında yorumlar yapan bir lidere sahip muhalefetimiz ve tüm bunların yanında da, "Clinton süper bir kadın ya, adeta bir melek!" diyen tombalakçı yazarlarla dolu bir medyamız var.

Alayı NATO kafa, NATO mermer yani! Diğer bir ifadeyle, "Kafa kafa değil, Adıyaman zokko taşı!"

Dolayısıyla geçtiğimiz aylarda sevgili Murat Uyurkulak'ın Vatan Kitap'ta verdiği bir röportajda okuduğum bir sözüne geliyor mevzuu. Röportajı yapan kişi soruyor Uyurkulak'a, "Devrime inanıyor musunuz? Ve tabii devrimci misiniz?" diye, Uyurkulak da şaşkın bir biçimde cevaplıyor: "Elbette devrimciyim, sen değil misin?"

Evet! Murat Uyurkulak haklı! Böyle iğrenç bir ülkede, iğrenç bir dünyada elbette devrimci olacağız. Bundan doğal ne olabilir ki? Ve daha çok olacağız. Ki yaşamak için katlanılabilir bir ülkeye, bir dünyaya kavuşabilelim.

Onur Özgen (RED Dergisi, Nisan 2011, 55. sayı)

30 Mart 1972: "Bunların sen isimlerini aklında tutma; fakat Kızıldere'yi unutma!"

Bugün 30 Mart. 39 yıl önce bugün Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde bir kerpiç evde öldürüldü on tane genç adam.

Peki ne işi vardı bu on gencin Tokat'ın bir köyünde kerpiç bir evde? Farklı örgütlerin militanları olsalar da, siper yoldaşları Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında açılan idam davasını engellemek için Ünye'deki NATO Radar Üssü'ndeki üç İngiliz teknisyeni kaçırmışlardı. Eğer yoldaşlarının idam kararı iptal edilmezse, bu üç İngiliz'i öldüreceklerdi. O yüzden Kızıldere'den geçmişti yolları. Ama 30 Mart gecesi, sabaha doğru kuşatılmıştı kaldıkları kerpiç ev.

Ama ne kuşatılma! Bu on tane gencin karşısına devlet; tanklarla, bazukalarla, roket atarlarla donattıkları yüzlerce askerini yığdı. Öylesine korkmuşlardı yani. Arkalarında CIA ve MİT ajanları, gelecek talimatı bekliyorlardı.

Dışarda katliama hazırlananlardan teslim olun çağrıları gelirken, kerpiç evin içinden devrimci marşların, sloganların sesleri duyulur.

Mahir, yanındaki Saffet, Sabahattin, Sinan ve Cihan'a, "Çocuklar siz kaçırma olayına karışmadınız, isterseniz teslim olabilirsiniz. Buradan canlı çıkma şansı kalmamıştır. Bizi öldürecekler, bu belli" der. Dört gencin de sesinde en ufak bir titreme yoktur: "Hayır! Teslim olmuyoruz! Birlikte çatışacağız! Öleceksek birlikte öleceğiz!"

İçerde böylesine büyük bir kararlılık, cesaret varken; dışardaki sesin ürkekliğinde, şaşkınlığında bir değişme yoktur: "Bu kadar kalabalıkla nasıl başa çıkacaksınız? Nasıl vuruşacaksınız? Etrafınız sarıldı, teslim olun!"

Mahir, bir kez daha haykırır: "Biz bu yola dönmek için çıkmadık! Ölmek için burdayız! Gelin teslim alın bakalım!"

Bu sözlerin ardından ateş emri gelir. Devlet, on gencin üzerine yüzlerce askerinin açtığı ateşle, bazukalarla, roket atarlarla, bombalarla saldırır ve on devrimci genci katleder. Sadece Ertuğrul Kürkçü kurtulur. Kaçırılan üç İngiliz de, on devrimcinin saldığı korkudan dolayı gözden çıkarılmış ve saldırıda öldürülmüştür.

Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Ertan Saruhan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy.

Arkadaş Zekai Özger'in mısralarıyla tanımlarsak, duru bir gök için vahşete katlananlardı onlar ve acıyı bir silah gibi göğsünde saklamışlardı.

Nazım, Mustafa Suphi'ler için yazdığı şiirinde, "Bunların sen isimlerini aklında tutma; fakat 28 Kanunisani'yi unutma!" diyordu ya. Biz de bunların hepsinin isimlerini aklımızda tutmayalım; ama Kızıldere'yi asla unutmayalım.

Onlarla aynı duru göğün hayalini kuruyoruz çünkü.

Ve bekliyoruz. Katledilmeden önce, "Mehmetçik'e ateş etmeyeceğiz, erleri çekin rütbeliler gelsin!" diye bağırmıştın ya Mahir. 39 yıl oldu, hala gelemediler. Onları bekliyoruz.

Onur Özgen

21 Mart 2011 Pazartesi

Emperyalizmden yana taraf olmak...

Emperyalist kuvvetler, yine her zamanki 'özgürlük' ve 'demokrasi' götürme bahaneleriyle, bombalarını bu sefer Libya'ya bırakıyorlar.

Taraf'ın bu durumu okurlarına duyurmak için seçtiği manşetse, "Kaddafi zorbası bombalanıyor" oldu. Kuşkusuz, bu tam bir manipülasyondur. Bugün Kaddafi'ye saldıranların daha düne kadar el sıkıştıkları Kaddafi yeni mi zorba oldu da, emperyalistlerin aklına Libya halkının yardımına koşmak gerektiği geldi?

Çok açıktır ki, Libya'ya saldırılmasının ana nedeni, Ortadoğu'da ve Kuzey Afrika'da emperyalizmin istemi dışında gerçekleşen halk ayaklanmalarıdır. Ve elbette yine petroldür. Emperyalizm bölgeye yeniden el atması gerektiğini görmüştür ve savaş uçaklarını Libya semalarına göndermiştir.

Fakat burada asıl değinilmesi gereken şey, çok değil, bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce, yani Obama ABD Başkanı seçildiğinde, Taraf gazetesinde yazılanlardır. Özellikle Ahmet Altan ve Yasemin Çongar ikilisinin, "Emperyalizm diye bir şey kalmadı. Yeni dünya düzeninde savaşların yerini barış alacak" şeklinde yaptıkları propagandalardır.

Örneğin Ahmet Altan, 6 Kasım 2008'de yazdığı 'Obama' başlıklı yazısında şöyle diyor: "Özellikle bir cümlesi, bizim gibi ülkelerde yaşayan insanları imrendirecek, hatta kıskançlığını uyandıracak gibiydi: “Bizim gücümüz, silahların gücünden ya da büyüklüğümüzden kaynaklanmaz, biz gücümüzü demokrasiden ve kaybetmediğimiz ümidimizden alırız.” Bu sözleri dinlerken içim kamaştı."

Galiba bu yazısında yeteri kadar ABD'yi pohpohlayamadığını düşünmüş olsa gerek ki, ertesi günkü yazısında da devam ediyor, barışsever Obama soslu Amerikan propagandasına, bu sefer daha vurgulu bir şekilde: "Dünyanın en büyük ordusuna ve en gelişmiş silah teknolojisine sahip olan Amerika gücünü 'silahtan' değil demokrasiden alıyor."

Gücünü silahlardan değil, demokrasiden alan Obama'nın barışa ve demokrasiye olan aşkı iki buçuk yıl sürebilmiş anlaşılan. (Tabii bu süre içinde Afganistan'a sevkettikleri binlerce Amerikan askerini saymazsak. Farzedelim ki oraya pikniğe gitmişlerdi.) Obama'nın sözleri karşısında içi kamışan Ahmet Altan'ın gazetesinin de kendi yazdıklarını tekzip edercesine attıkları bu manşetle gücünü nerden aldığı belli oluyor: Amerikan pragmatizminden.

Ya Yasemin Çongar? O da 7 Kasım 2008 tarihli yazısında şöyle diyor: "Barack Obama’nın Amerikan başkanlığına seçilmesi bir zihniyet devrimine karşılık geliyor. (...) İçeride mücadeleye sahip çıkan bir Amerikan yönetimi, dışarıda da yeni bir dille konuşacak; dünyayla ilişkisini korkunun, kaba kuvvetin ve milliyetçiliğin diliyle değil, umudun ve demokrasinin diliyle kurmak zorunda kalacak."

Biz Yasemin hanım gibi uzun seneler Amerika'da yaşamadık elbette. Amerikan dili ve edebiyatının inceliklerini de kendisi kadar bilmemiz mümkün değil. Fakat emperyalizmin dilini iyi biliriz. 1963'te Vietnam'dan biliriz, 2003'te Irak'tan biliriz ve bugün Libya'da da kopasıca dillerinde en ufak bir değişiklik görmeyiz.

Fakat benim anlayamadığım, Yasemin Çongar neden işgallerden yana değil de, barıştan yanaymış gibi yapıyor? 2003'te Irak işgal edildiğinde, kendisi Washington'dan o dönemde yazdığı Milliyet gazetesine her hafta Amerikancı yazılar postalamıyor muydu?

Üşenmedim, Milliyet'in arşivine girdim ve Yasemin Çongar'ın 14 Nisan 2003 tarihli yazısına şöyle başladığını gördüm örneğin: "Bir diktatör daha gitti. Irak'taki gelişmelere bölgeden bakanlar arasında, Baas rejiminin çökmesini, 'felaketin başlangıcı' gibi görenler var. ABD ve Britanya'nın askeri hedeflerine ulaşmasına derin bir öfke duyanlar, Irak askerlerinin Saddam için savaşmamasına şaşıranlar, Bağdat halkının 'emperyalizme karşı destansı bir direniş' göstermek yerine, Saddam'ın heykellerinin üzerinde tepinip saraylarını talan etmesine içerleyenler var."

Yazısına devam ederken de, Amerika'dan Lübnan kökenli Samir Nasir adlı bir arkadaşının görüşlerini köşesinde paylaşmaya değer bulmuş Yasemin hanım: "'Çoğu kişinin söyleyemediği çok temel bir şey var' dedi Samir, "Bir diktatör daha gitti" diyemiyorlar. Bunun Irak halkı için de, kendileri için de çok daha iyi bir geleceğin başlangıcı olabileceğini söylemiyorlar."

Irak halkını bekleyen çok daha iyi bir geleceğin ne olduğunu, öldürülen milyonlarca insandan sonra gördük. Aradan 8 yıl geçti, bugün hala Irak'ta günde yüzlerce insan ölüyor. Tabii bunlar Yasemin Çongar'ı ve arkadaşını ilgilendiren konular değil. Onlar olaylara emperyalizmin penceresinden bakmayı alışkanlık haline getirmişler. İflah olmazlar yani.

Irak'ta her gün binlerce insan katledilirken, Yasemin Çongar bir kere bile bundan bahsetmedi. "ABD Irak'a demokrasi götürüyor ve Türkiye bu durumda ne yapmalı?"ydı onun gündemi. Zira Türkiye'nin ABD'nin bu işgaline yeteri kadar destek çıkamadığını hissettiği zamanlar, köşesinden hükümete fırça dahi çekiyordu. 19 Mayıs 2003 tarihli yazısında şöyle diyor örneğin: "Ankara, savaş sonrasında Irak'ın ihale pastasından kendisine ne pay düşeceğini tartışırken, bir takım acil günlük gereksinimlerin karşılanmasında bile tereddüt gösterdi. Washington Ankara'ya, "Doktor gönderin, teknisyen gönderin" türünden telkinlerde bulundu, nafile. Türkiye'den beklenen sahra hastanesi, Çek Cumhuriyeti'nden geldi. Şimdi artık, Ankara'nın kendisine iletilen 'acil gereksinimler listesi' kapsamında, zorlanmadan yapabileceği katkıları, geciktirmeden yapmasında yarar var."

Yasemin Çongar'ın Washington notlarını daha da genişletebiliriz. Ama sanırım bu kadarı yeterlidir. Dileyen benim gibi üşenmeyip Milliyet'in arşivine bakıp, Çongar'dan incileri okumaya devam edebilir ve bugün emperyalist kuvvetlerin Libya'yı işgal etme girişimine Taraf'tan onay gelmesinde neden şaşıracak bir şey yoktur, görebilir.

Neyse, uzatmayalım. Ferhan Şensoy'un İçinden Tramvay Geçen Şarkı oyununda geçen bir sahnede söylendiği gibi: "Tanklar hazır olunca savaşmanın günüdür, horoz dövüşmek isterse ipe sebep serilir. Hemen sebep bulunur, ipe sebep serilir. Önde sebep, fonda martılar. Vurunuz öldürünüz, batsın bu dünya!"

Onur Özgen

12 Mart 2011 Cumartesi

Tetiği değil, fotoğrafı çekenin suçlu olduğu bir katliam

12 Mart 1995'te, Gazi mahallesinde çoğunlukla Alevilerin gittikleri üç kahvehane, otomatik silahlarla bir taksinin içinden tarandı. Kahvehanelerin birinde Alevi dedesi Halil Kaya öldürüldü, 20 kişi de yaralandı.

Olayın hemen sonrasında Gazi halkı toplanıp polis karakoluna yürüdü. Polisin halkı dağıtmak için havaya ateş açtığı sırada, serseri kurşunlarla bir kişi daha öldü, birçok kişi de yaralandı. Bu olaydan sonra Gazi halkının öfkesi daha da arttı ve gece boyunca olaylar durmadı.

Bir gün sonra polis karakoluna tekrar yürüyüşe geçildi ve polisle çıkan çatışmada 15 kişi daha hayatını kaybetti. Aralarında gazetecilerin de bulunduğu birçok kişi de yaralandı.

Olayların giderek alevlenmesinin ardından askerlerin de bölgeye gelmesinden sonra, Gaziosmanpaşa'da üç mahallede sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Fakat barikatlar kuran halk, kendi arasında bir komite oluşturarak, isteklerinin yerine getirilmemesi halinde eylemlerini devam ettireceklerini söylediler.

14 Mart günüyse olaylar Gazi'den Ankara'ya kadar sıçradı. Gazi mahallesi önceki iki güne kadar kısmen daha sakin bir gün geçirirken, Ankara'da Kızılay meydanında çıkan olaylardaysa 36 kişi yaralandı.

Bir gün sonra bu sefer Ümraniye Mustafa Kemal mahallesinde olaylar çıktı. Gazi katliamını protesto edenleri dağıtmaya çalışan polisin açtığı ateş sonucu 4 kişi hayatını kaybetti, 20'den fazla kişi de yaralandı.

Olaydan sonra yapılan otopsi sonucu, öldürülen 17 kişiden yedisinin polis mermisiyle hayatını kaybettikleri öğrenildi. 20 polis hakkında, 'müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek' iddiasıyla dava açıldı.

Dava ise, katliamdan ancak 4 ay sonra, 13 Temmuz 1995'te başlayabildi. Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan dava, mahkemenin olay yerine yakınlığından 'güvenlik' gerekçesiyle Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevkedildi. Fakat 'güvenlik' gerekçesiyle Trabzon'a aldıkları davanın duruşmalarına katılmak için Trabzon'a kadar giden ailelerin güvenliğini kimse düşünmedi. 5 yıl boyunca her duruşma öncesi aileleri taşıyan otobüsler taşlandı, insanlar linç edilmek istendi.

Dava boyunca hukuk adına utanç verici gelişmeler yaşandı. Davaya bakan hakim Hüseyin İmamoğlu, "Beni korumakla görevli polisleri ben yargılayamam" diyerek açıkça tarafını belli etti ve davayı bıraktı. Sırf bu yüzden dava iki buçuk yıl uzadı. Sanıklar ilk ifadelerini ancak katliamdan iki yıl sonra, 17 Kasım 1997'de verdiler. Hepsinin ifadesi aynıydı: "Yasal yetkimiz çerçevesinde silah kullandık."

Duruşmada 8 polis hakkında tutuklama kararı verildi. Tutuklananlar fotoğraflarla tespit edilebilenlerdi, diğer sanıklarsa fotoğraf bulunamadığından salıverildiler. Fakat daha sonra suçları fotoğraflarla tespit edilen 6 polis de sonraki duruşmada teker teker bırakıldılar. Dava tam 7 yıl sonra kapanırken, polislerden sadece Mehmet Gündoğan ve Adem Albayrak ceza aldılar. Onların aldığı cezalar da Yargıtay 1. Ceza Mahkemesi tarafından bozuldu ve sanıklar af yasasından yararlanarak sadece 1 yıl cezaevinde kaldılar.

Gazi katliamının baş sanığı yıllar sonra şu açıklamayı yaptı: “Operasyonu yöneten Mehmet Ağar, Necdet Menzir ve Hayri Kozakçıoğlu’ydu. Emri onlar verdi, yargılanan biz olduk.”

Peki ne oldu bu emri verenlere? Mesela, "Vatan için kurşun atan da yiyen de şereflidir!" diyen dönemin başbakanı Tansu Çiller'e? Veya yıllar sonra açıkça, "Evet, devlet için bin operasyon yaptık!" diyen dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a? İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu'na? Ya da daha sonra Ulaştırma Bakanlığı'yla ödüllendirilecek olan dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir'e? Ya dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe'ye? "Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz!" sözüyle tanıdığımız Süleyman Demirel misali, polisleri kastederek, "Ben hiçbirinin olayda sorumluluğu, ihmali olduğunu düşünmüyorum" diyen Nahit Menteşe'ye n'oldu?

Hiçbirine, hiçbirine bir şey olmadı. Haklarında tek bir soruşturma dahi açılmadı. Hepsinin yaptıkları yanlarına kar kaldı.

Peki yandaki, Gazi halkına nişan alan polislerin fotoğrafını çeken Ahmet Şık'a ne oldu? Katliamdan 16 sene sonra, fotoğrafını çektiği kontrgerillanın bir üyesi olarak tutuklandı.

Teşekkürler Türkiye!..


Onur Özgen

7 Mart 2011 Pazartesi

Ey cemaat! Taraf'ı nasıl bilirdiniz?

2008'in Eylül ayında, bir yıl önce başlayan Ergenekon davasını yürüten savcı Zekeriya Öz hakkında bir inceleme başlatılmıştı.

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De girişimi de davayı örtbas ediyorlar, sonuna kadar gidilsin diye hemen atlamış ve Beşiktaş Barbaros Meydanı'nda savcı Zekeriya Öz'le dayanışma eylemi düzenlemişti.

Yaptıkları açıklamada şöyle diyorlardı: "Savcı Öz'ü desteklemek hem demokrasi mücadelesi hem de darbecilerin yargılanması açısından büyük önem taşıyor." Ve ekliyorlardı: "Savcıyı tanırız, iyi savcıdır." Biz de merak etmiştik haliylen, nerden tanıyorsunuz, elinizde mi yetişti diye...

Aradan 2.5 sene geçti... "Sonuna kadar gidilsin!" dedikleri dava öyle yerlere gitti ki, derin devlete karşı yapıldığı söylenen bir operasyon, adeta derin devletin kendisine dönüştü. Öyle ki, 'derin devlet' deyince aklımıza gelen baş aktörlerin, mesela Mehmet Ağar'ın, Tansu Çiller'in, Sedat Bucak'ın, Süleyman Demirel'in, Mesut Yılmaz'ın, vs. esameleri okunmazken, tüm bu isimlerin ülkeyi yönettikleri dönemde gerçekleşen faili meçhul katliamların peşine düşen gazeteciler, yıllarca mücadele ettikleri derin devlete karşı, bu sefer onun bir üyesiymiş gibi içeri alınmaya başladılar.

Ahmet Şık'ı hepimiz biliriz. Yürüttüğü sendikal faaliyetlerden dolayı medyadan dışlanmasıyla biliriz. İnsan hakları ve meslek etiği üzerine çalışmalarıyla biliriz. Faili meçhul cinayetlerin, asit kuyularına atılıp katledilenlerin, cezaevlerinde dışkı yedirilip insanlık onuru çiğnenenlerin, gözaltında kaybedilenlerin yanında yaptığı haberleriyle biliriz. Metin Göktepe'nin katillerinin bulunması için verdiği emeklerle ve yine Metin Göktepe'nin adının verildiği Gazetecilik Ödülü'nü üç defa almasıyla biliriz.

Nedim Şener'i de hepimiz biliriz. Hrant Dink cinayetinin aydınlatılması için yaptığı haberlerden ve yazdığı kitaplardan biliriz. Emniyet Teşkilatı'nın ve Jandarma Komutanlığı'nın Dink cinayetindeki ihmallerini göz önüne sermesinden biliriz.

Ahmet Şık ile Nedim Şener'in ortak noktalarının, ikisinin de çok iyi birer gazeteci olmaları ve son zamanlarda, Ergenekon davasını yürütenlerin, aslında 'derin devlet'le, 'kontrgerilla'yla hesaplaşmak gibi bir amaçlarının olmadığının anlaşılması için yaptıkları çalışmalarla, iktidarı ve cemaati rahatsız etmiş olmaları olduğunu da biliriz.

Kısacası Ertuğrul Mavioğlu'nun Ahmet Şık için söylediği gibi, bu adamlar, derin devletle ilgisi değil, derdi olan habercilerdir.

Diğer yandan, Taraf'ı da hepimiz biliriz. Öyle değil mi? Yayına girdikleri 15 Kasım 2007'den bu yana sürdürdükleri, gazetecilik vicdanına ve etiğine sığmayan habercilik anlayışlarıyla biliriz.

Ama gazetecilere yönelik yapılan tutuklamalarla ilgili bugün koydukları, "Gazetecilikten tutuklanmadılar!" manşeti, Türk basınında bir milattır. Taraf bu manşetiyle, bir dönem CHP'nin yayın organlığını yapan, Kemalizmin yedinci oku olarak görebileceğimiz Ulus gazetesi'ni dahi geçmiş ve hükümetin gazetesi olduğunu tartışmaya mahal vermeyecek şekilde kanıtlamıştır. Ragıp Duran, "Taraf'ı Ahmet Altan çıkartmıyor" derken ne kadar haklıymış, bir kez daha görülmüştür bu manşetle.

Taraf gazetesini çıkaranların gazetecilik adına taşıdıkları en ufak bir meslek ahlakı, onuru yoktur. Ama hepimiz biliyoruz ki, Ahmet Şık da Nedim Şener de, kendi meslektaşlarını arkalarından vuranların ele geçirdiği gazetecilik mesleğini adam gibi yaptıkları için tutuklanmışlardır. Mesele budur ve çok sarihtir.

Yine de, bu rezil manşeti atanlara sormak lazımdır:

1) Ahmet Şık'ın, Nedim Şener'in gazetecilikten tutuklanmadıklarını nereden biliyorsunuz? Sorguda mıydınız?

2) Bu saçmalıklarla hiçbir ilgilerinin olmadığını bal gibi bilmenize rağmen, meslektaşlarınızı arkalarından vurmaya hiç mi utanmıyorsunuz?

3) Daha ne kadar omurgasızlaşabilirsiniz? Sınırınız nedir?

E bir de cemaate sormak lazım tabii, "Taraf'ı nasıl bilirdiniz?" diye. Malum, Taraf bugünden itibaren artık bitmiştir.

Onur Özgen