18 Nisan 2011 Pazartesi

Oy mu istiyorsunuz? Hadi len!

(Yazının başlığı, RED'in Temmuz 2007 sayısının kapağından. Görünen o ki, seçim cephesinde yeni bir şey yok.)

Dün gece 8 madde üzerinden seçim tavrımızı açıklamıştık. Böyle seçim bizden uzak olsun dedikten saatler sonra, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 12 BDP'li adayın ve ÖDP'nin seçime katılımını veto ettiğini açıkladı.

Peki ne demiştik açıklamamızda? 4. maddemizde şöyle demişiz örneğin: "Kendilerini solda tanımlayan partilerin seçim çalışması yapması ve kendi güçlerini sınamak istemesi anlaşılabilir. Ancak bunun bir fayda sağlamayacağı kanaatindeyiz; ortak bir program etrafında bir işçi sınıfı cephesinin oluşturulamadığı mevcut koşullarda, seçimlerin gayrı meşru niteliğini teşhir etmenin çok daha anlamlı olacağını savunuyoruz."

Evet, bu seçimler gayrı meşrudur. Sırf seçim barajlarının varlığı dahi bu meşruiyetin ortadan kalkması için yeterlidir. Fakat YSK, yeterli görmemiş olacak ki, zaten tüm dengeler aleyhine olan BDP adaylarının ve ÖDP'nin seçime katılmasını engellemeyi de kendisinde hak görmüş.

Oldu olacak yarın çıksınlar, bir açıklama yapsınlar. 1983 yılına geri döndük, Milli Güvenlik Konseyi'ni yeniden kuruyoruz, hatta tek parti dönemine de geçiyoruz, desinler, millet de rahatlasın.

Zira basılmamış kitapların toplatıldığı, türlü komplolarla alakasız suçların içine çekilip gazetecilerin tutuklandığı, YGS sınavında şifrelerin ortaya çıkmasıyla milyonlarca gencin ve ailenin mağdur edilmesi yüzünden gençlerin sokağa çıkmasını, "Biz de o gençlerin karşısına 5 bin genç koyarız!" diyerek değerlendiren bir başbakanın yönettiği ve son olarak düzene kıyısından, köşesinden muhalif olan partilerin parlamentoya girmelerinin engellendiği bir ülkenin ileri demokratik bir ülke olduğu palavrasını her gün dinlemekten bıktık!

Bu dakikadan itibaren, düzene muhalif tüm güçlerin seçimlerde yapması gereken tek şey, başından beri gayrı meşru olsa da, YSK'nın son vetosunun ardından hiçbir meşruiyetinin olmadığı bu sefer herkes tarafından net biçimde görülen bu seçimleri boykot etmektir.

Zira, demokratikliği kendinden menkul bir ülkede, mevcut düzene muhalif güçlerin demokratik yolları zorlamasının da artık hiçbir önemi yoktur. Çünkü uğradığımız baskılarda, haksızlıklarda, saldırılarda, engellemelerde kimsenin aklına demokrasi gelmemektedir.

Veto haberinin ajanslara ilk düştüğü dakikalarda, gelişmeleri, "YSK Ergenekon'un kalesidir, AKP'nin bu işte bir sorumluluğu yoktur" diye değerlendiren demokrat liberallerimizin de gelmemektir elbette.

Madem AKP'nin bu işte hiçbir sorumluluğu yok, bu sabahtan itibaren üç şey bekliyoruz AKP'den:

1) Meclisi toplamasını.
2) Seçim barajını düşürmesini.
3) Seçimleri yaz sonuna ertelemesini.


Var mısınız?

Ahmet Şık ve Nedim Şener'in tutuklanmalarının hemen ardından, "Gazetecilik faaliyetlerinden dolayı tutuklanmadılar" diye açıklama yapıp, sonra da, "Ben yargının işine karışamam" diyecek kadar ikiyüzlü bir liderin başında olduğu partiden böyle bir şey bekleyebilir miyiz ki? Yoksa bu sefer de, "Onlar vekillik faaliyetlerinden dolayı yasaklanmadılar" mı derler?

Göreceğiz. Ama eğer yukarıda saydığımız üç talep karşılanmazsa, yarından itibaren tüm solun asli görevi, yıllardır Kürt hareketini demokratikleşmeye, PKK'yi silah bırakmaya çağıranların ne kadar samimi olduklarını, ağızlarına pelesenk ettikleri ileri demokrasi savunuculuğunda ne kadar kendilerine demokratik olduğunu teşhir etmektir.

Ve iktidar bize karşı ne kadar demokratsa, bizim de iktidara karşı bundan sonra o kadar demokrat olmamız bir zarurettir.

Sırrı Süreyya Önder çok haklı, "Siyasetin tek zemini meclis değildir!" Meclise giden yol kapandı diye umutsuzluğa kapılacaksak, zaten kapatalım dükkanı gidelim. Umutsuzluğa gerek yok. Yapacak çok iş var.

Bundan böyle sol, bugüne kadar ziyadesiyle ihmal ettiği, sınıf siyasetinin esas zeminlerinde bulunmalıdır. Fabrika önlerindeki işçi direnişlerinde, grevlerde, sokaklarda, kentlerin varoş köşelerinde, üniversitelerde, liselerde, kısacası nerede bir hak mücadelesi varsa, orada her zamanki olduğundan daha fazla, daha örgütlü, daha güçlü olmalı ve ezilenlerin kürsüsünü bir an önce kurup, kendi sözünü söylemek zorundadır.

Dolayısıyla dün yaptığımız seçim açıklamımızın son maddesinde söylediklerimizi bir kez daha yinelemekte fayda var: "Sesimiz yettiğince, önümüzdeki seçimlerin niteliğine işaret edeceğiz. Kapıları işçilere fiilen kapatılan bu gayrı meşru seçimin bir parçası olmayacağız. Bunun yerine, başta metal sektörü olmak üzere, sınıf mücadelelerinin ilerlemesi için elimizden geleni yapacağız. Tüm emek örgütlerinin bir araya gelerek ortak bir savunma hattı oluşturmasını önermeye devam edeceğiz. İşçi sınıfının iktidar mücadelesinin yeniden güncel bir hedef haline gelmesi için çabalayacağız. Çünkü emperyalizmin 'sömürge meclisi'ne ve ortadan çıkacak patron hükümetine karşı tek gerçek alternatif, işçi sınıfı iktidarıdır..."

Onur Özgen

14 Nisan 2011 Perşembe

Metal işçileri de bir blok bekliyorlar!

RED'in Nisan sayısında, kendisi de bir metal işçisi -demirci- olan Mehmet Ali Tok, yazısında 22 Mart'ta metal iş kolunda başlayan grevlerin müjdesini veriyor ve şu başlığı atıyordu: 'Seçimi bırak, greve bak!'

Fakat grevin gün geçtikçe güç kaybettiğinden bahsediyordu. Güç kaybediyor; çünkü gerek Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası'na (MESS) gerekse güya işçilerin sendikası olan Türk-Metal'in sermayeden yana taktiklerine karşı yükseltmeye çalışılan grev mücadelesi, sadece işçilerin omuzlarında.

Şöyle demiş Mehmet Ali Tok: "Grevlerin tamamının başlamış olacağı Nisan sonunda dayanışma görevimiz daha da önem kazanacak. Ne yazık ki solun da dost sendikaların da 3 Nisan mitinginden sonra bu konuya fazla ilgili göstereceklerini sanmıyoruz. Çünkü seçimler yaklaşırken bütün kaygılar bu alana yöneliyor. Bazıları ittifaklarla bazıları bağımsız adaylarla -hatta bağımsız işçi adaylarla- seçimlere yönelik hummalı bir çalışma içine girip direnişteki işçileri ve gerçek seçimleri unutabiliyorlar. Sendikalar ise zaten bu 'kötü örnek'leri kendi üyelerinden uzak tutmak istedikleri için hamasi konuşmalarla yetinmek konusunda fazlasıyla istekliler. Yani tüm dostları da kenara çekilirse metal işçileri MESS ile cephede çırılçıplak karşı karşıya gelir."

Kuşkusuz gerek 3 Nisan mitinginde, gerekse daha öncesinde düzenlenen mitinglerde, Metal işçilerine sosyalist soldan destek geldi. Fakat işçilerin başlattıkları grevin büyümesi ve başarıya ulaşması için, gelecek kritik zamanlarda çok daha kitlesel desteklere ihtiyaç var. Ancak Mehmet Ali Tok'un da yazısında belirttiği gibi, ne yazık ki solda dikkatler çoktan başka yöne çevrildi bile.

Özellikle 10 Nisan'da açıklanan Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu'yla beraber, "Metal işçilerinin bir grevi vardı değil mi yahu, ne oldu o?" sorularına doğru evrilmeye başladı iş.

Peki neydi bu blokta bu kadar önemli olan şey? Baktığımızda bloğun 17 tane bileşeninin olduğunu görüyoruz. Ama biraz tuhaf. Mesela içinde EMEP var. Sonra SDP, EHP, DİP, TÖP gibi örgütler var. Diğer yanda da EDP, DSİP gibi partiler var. Dolayısıyla aklımız karışıyor.

Misal EMEP, daha Eylül ayında referandumda hayır oyu vermeyi tercih etmişti. SDP, EHP, DİP ve TÖP boykot etmeyi seçmişti. EDP ve DSİP'se, yetmez ama evet demişti.

Ve kuşkusuz ki tüm bunlar basit bir politik tercihten ibaret değildi, aynı zamanda 2007 yılından beri tartışılan soldaki yarılma meselesinin net biçimde ortaya çıkması anlamına da geliyordu. Özellikle EDP ve DSİP'in temsil ettiği sol liberal kesimle yollar o kadar ayrılmış gibi görünüyordu ki, öyle ki, yine bu cepheyle örtüşen bir siyaset izleyen Birikim dergisi, Ömer Laçiner'in kaleme aldığı bir yazıyla sosyalist soldan yollarını ayırdıklarını beyan ediyordu.

Hatta kopuş o kadar sertleşiyordu ki, DSİP lideri Doğan Tarkan, çıktığı özel bir televizyon kanalının programında, referandumda hayır oyu veren bütün solcuları darbecilikle, Ergenekonculukla, başçavuşun sosyalistleri olmakla ve en önemlisi de, koyun olmakla suçluyordu. Bu da, bu adamlarla sadece politik bir kopuşun değil, aynı zamanda ahlaki bir kopuşun da gerçekleştirilmesi gerektiğini gösteriyordu. En azından biz, böyle düşünüyorduk.

Lakin aradan 7 ay geçti ve aynı sosyalist sol, 12 Haziran genel seçimleri arifesinde, 7 ay önce kendilerine küfreden bu adamlarla, aynı bloğun içinde yer almayı seçti.

Haliyle biz de şimdi soruyoruz, ne oldu bu soldaki yarılma laflarına? Ne oldu o televizyon programlarından, gazetelerden edilen iddialı nutuklara, yapılan ateşli tartışmalara, kavgalara? Seçim için rafa mı kaldırıldı bir süreliğine? E Demirtaş'ın söylediğine göre öyle de değil. Bu bir seçim ittifakı değil, mücadele birliğiymiş.

Peki EMEP'li arkadaşlar, sizlere koyun diyen, darbeci diyen, Ergenekoncu diyenlerle nasıl mücadele edeceksiniz? Sadece tek bir adamı -Levent Tüzel- meclise sokmaya değer miydi bu?

SDP'li, TÖP'lü arkadaşlar, daha evveli gün Beşiktaş Adliyesi'nin önünde niçin dövüşüldü? Kimler için dövüşüldü? Hükümetin, cemaatin komplosuna maruz kalıp tutuklanan yoldaşlarımız için değil mi? Bu tutuklamalara karşı ağızlarını açmamış insanlarla neyin mücadelesini vereceksiniz?

Veya bloktaki boykotçu arkadaşlar, referandumda hayır oyu verdiğimiz için ne sosyalistliğimiz kalmıştı ne devrimciliğimiz, hepimizden radikaldiniz. Ne oldu? Genel seçimleri niye boykot etmiyorsunuz? Emma Goldman'ın referandumda ağızlara sakız olmuş, "Oy vermek bir işe yarasaydı, yasaklanırdı" sözünü hiçbir yerde göremiyorum nedense...

Peki ya EDP'liler, DSİP'liler, darbeci bildiklerinizle mücadele etmeye utanmayacak mısınız? Utanmazsınız elbette. Muhafazakar dostlarınız seçimde birliğe yanaşmadı mı, hayırdır?

Bir tek parti vardır bu blokta eleştiremeyeceğim. O da BDP. Çünkü onların önceliği parlamentoya girmek olabilir. Geçerli gerekçeleri vardır, saygı duyarım.

Ama bloktaki diğer tüm sosyalist, devrimci partilerin, kuruluşların meclise girmekten önce bazı sorumlulukları vardır.

Merak ediyorum, bugün bu bloktaki hangi parti, metal işçilerinin grevlerine müdahale edebiliyor da, işi gücü bir kenara bırakıp seçim çalışması yapabiliyor? Yahu bu kadar mı önemli sahiden bu meclise girmek? Biz mi anlayamıyoruz.

Elbette düzen karşıtı güçlerin birleşik cepheler, bloklar kurmalarına karşı değiliz. Fakat bu cepheler yukarıda saydığımız gibi ilkesizce kurulmaz.

Evet, sosyalistler gerekirse en gerici meclislere de girerler. Burada bir yanlış yok. Fakat mecliste bulunmadan evvel, aşağıdaki mücadelelerin gerçekleştiği sahalarda olmak zorundadırlar.

Artık şunun kararını vermeliyiz: Öncelikli olarak bulunmamız gereken yerler fabrika önleri, işçi direnişleri midir, yoksa meclis midir? Eğer meclisse cevabımız, bunun adı parlamentarizmdir, reformizmdir. İşçi hareketinin içinde birlikte bir mücadele etme pratiğini kuramadan, geliştiremeden kurulacak tüm bloklar da, reformist bloklar olmaya mahkumdur. Ve böyle blokların içinden allame-i cihan da olsa, civciv çıkar, kuş çıkar, tavşan çıkar, zorlasan zorlasan en fazla Ufuk Uras çıkar. Çok sevdiğim Sırrı Süreyya Önder kusura bakmasın ama, daha fazlası çıkmaz...

Onur Özgen