14 Nisan 2011 Perşembe

Metal işçileri de bir blok bekliyorlar!

RED'in Nisan sayısında, kendisi de bir metal işçisi -demirci- olan Mehmet Ali Tok, yazısında 22 Mart'ta metal iş kolunda başlayan grevlerin müjdesini veriyor ve şu başlığı atıyordu: 'Seçimi bırak, greve bak!'

Fakat grevin gün geçtikçe güç kaybettiğinden bahsediyordu. Güç kaybediyor; çünkü gerek Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası'na (MESS) gerekse güya işçilerin sendikası olan Türk-Metal'in sermayeden yana taktiklerine karşı yükseltmeye çalışılan grev mücadelesi, sadece işçilerin omuzlarında.

Şöyle demiş Mehmet Ali Tok: "Grevlerin tamamının başlamış olacağı Nisan sonunda dayanışma görevimiz daha da önem kazanacak. Ne yazık ki solun da dost sendikaların da 3 Nisan mitinginden sonra bu konuya fazla ilgili göstereceklerini sanmıyoruz. Çünkü seçimler yaklaşırken bütün kaygılar bu alana yöneliyor. Bazıları ittifaklarla bazıları bağımsız adaylarla -hatta bağımsız işçi adaylarla- seçimlere yönelik hummalı bir çalışma içine girip direnişteki işçileri ve gerçek seçimleri unutabiliyorlar. Sendikalar ise zaten bu 'kötü örnek'leri kendi üyelerinden uzak tutmak istedikleri için hamasi konuşmalarla yetinmek konusunda fazlasıyla istekliler. Yani tüm dostları da kenara çekilirse metal işçileri MESS ile cephede çırılçıplak karşı karşıya gelir."

Kuşkusuz gerek 3 Nisan mitinginde, gerekse daha öncesinde düzenlenen mitinglerde, Metal işçilerine sosyalist soldan destek geldi. Fakat işçilerin başlattıkları grevin büyümesi ve başarıya ulaşması için, gelecek kritik zamanlarda çok daha kitlesel desteklere ihtiyaç var. Ancak Mehmet Ali Tok'un da yazısında belirttiği gibi, ne yazık ki solda dikkatler çoktan başka yöne çevrildi bile.

Özellikle 10 Nisan'da açıklanan Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu'yla beraber, "Metal işçilerinin bir grevi vardı değil mi yahu, ne oldu o?" sorularına doğru evrilmeye başladı iş.

Peki neydi bu blokta bu kadar önemli olan şey? Baktığımızda bloğun 17 tane bileşeninin olduğunu görüyoruz. Ama biraz tuhaf. Mesela içinde EMEP var. Sonra SDP, EHP, DİP, TÖP gibi örgütler var. Diğer yanda da EDP, DSİP gibi partiler var. Dolayısıyla aklımız karışıyor.

Misal EMEP, daha Eylül ayında referandumda hayır oyu vermeyi tercih etmişti. SDP, EHP, DİP ve TÖP boykot etmeyi seçmişti. EDP ve DSİP'se, yetmez ama evet demişti.

Ve kuşkusuz ki tüm bunlar basit bir politik tercihten ibaret değildi, aynı zamanda 2007 yılından beri tartışılan soldaki yarılma meselesinin net biçimde ortaya çıkması anlamına da geliyordu. Özellikle EDP ve DSİP'in temsil ettiği sol liberal kesimle yollar o kadar ayrılmış gibi görünüyordu ki, öyle ki, yine bu cepheyle örtüşen bir siyaset izleyen Birikim dergisi, Ömer Laçiner'in kaleme aldığı bir yazıyla sosyalist soldan yollarını ayırdıklarını beyan ediyordu.

Hatta kopuş o kadar sertleşiyordu ki, DSİP lideri Doğan Tarkan, çıktığı özel bir televizyon kanalının programında, referandumda hayır oyu veren bütün solcuları darbecilikle, Ergenekonculukla, başçavuşun sosyalistleri olmakla ve en önemlisi de, koyun olmakla suçluyordu. Bu da, bu adamlarla sadece politik bir kopuşun değil, aynı zamanda ahlaki bir kopuşun da gerçekleştirilmesi gerektiğini gösteriyordu. En azından biz, böyle düşünüyorduk.

Lakin aradan 7 ay geçti ve aynı sosyalist sol, 12 Haziran genel seçimleri arifesinde, 7 ay önce kendilerine küfreden bu adamlarla, aynı bloğun içinde yer almayı seçti.

Haliyle biz de şimdi soruyoruz, ne oldu bu soldaki yarılma laflarına? Ne oldu o televizyon programlarından, gazetelerden edilen iddialı nutuklara, yapılan ateşli tartışmalara, kavgalara? Seçim için rafa mı kaldırıldı bir süreliğine? E Demirtaş'ın söylediğine göre öyle de değil. Bu bir seçim ittifakı değil, mücadele birliğiymiş.

Peki EMEP'li arkadaşlar, sizlere koyun diyen, darbeci diyen, Ergenekoncu diyenlerle nasıl mücadele edeceksiniz? Sadece tek bir adamı -Levent Tüzel- meclise sokmaya değer miydi bu?

SDP'li, TÖP'lü arkadaşlar, daha evveli gün Beşiktaş Adliyesi'nin önünde niçin dövüşüldü? Kimler için dövüşüldü? Hükümetin, cemaatin komplosuna maruz kalıp tutuklanan yoldaşlarımız için değil mi? Bu tutuklamalara karşı ağızlarını açmamış insanlarla neyin mücadelesini vereceksiniz?

Veya bloktaki boykotçu arkadaşlar, referandumda hayır oyu verdiğimiz için ne sosyalistliğimiz kalmıştı ne devrimciliğimiz, hepimizden radikaldiniz. Ne oldu? Genel seçimleri niye boykot etmiyorsunuz? Emma Goldman'ın referandumda ağızlara sakız olmuş, "Oy vermek bir işe yarasaydı, yasaklanırdı" sözünü hiçbir yerde göremiyorum nedense...

Peki ya EDP'liler, DSİP'liler, darbeci bildiklerinizle mücadele etmeye utanmayacak mısınız? Utanmazsınız elbette. Muhafazakar dostlarınız seçimde birliğe yanaşmadı mı, hayırdır?

Bir tek parti vardır bu blokta eleştiremeyeceğim. O da BDP. Çünkü onların önceliği parlamentoya girmek olabilir. Geçerli gerekçeleri vardır, saygı duyarım.

Ama bloktaki diğer tüm sosyalist, devrimci partilerin, kuruluşların meclise girmekten önce bazı sorumlulukları vardır.

Merak ediyorum, bugün bu bloktaki hangi parti, metal işçilerinin grevlerine müdahale edebiliyor da, işi gücü bir kenara bırakıp seçim çalışması yapabiliyor? Yahu bu kadar mı önemli sahiden bu meclise girmek? Biz mi anlayamıyoruz.

Elbette düzen karşıtı güçlerin birleşik cepheler, bloklar kurmalarına karşı değiliz. Fakat bu cepheler yukarıda saydığımız gibi ilkesizce kurulmaz.

Evet, sosyalistler gerekirse en gerici meclislere de girerler. Burada bir yanlış yok. Fakat mecliste bulunmadan evvel, aşağıdaki mücadelelerin gerçekleştiği sahalarda olmak zorundadırlar.

Artık şunun kararını vermeliyiz: Öncelikli olarak bulunmamız gereken yerler fabrika önleri, işçi direnişleri midir, yoksa meclis midir? Eğer meclisse cevabımız, bunun adı parlamentarizmdir, reformizmdir. İşçi hareketinin içinde birlikte bir mücadele etme pratiğini kuramadan, geliştiremeden kurulacak tüm bloklar da, reformist bloklar olmaya mahkumdur. Ve böyle blokların içinden allame-i cihan da olsa, civciv çıkar, kuş çıkar, tavşan çıkar, zorlasan zorlasan en fazla Ufuk Uras çıkar. Çok sevdiğim Sırrı Süreyya Önder kusura bakmasın ama, daha fazlası çıkmaz...

Onur Özgen

Hiç yorum yok: