27 Mayıs 2011 Cuma

27 Mayıs soytarıları...

(...)
Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.

Cemal Süreya

Bugün 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin 51. yıldönümü... Diğer bir adıyla, ulusalcı ve liberal şarlatanların geleneksel 27 Mayıs saçmalıkları da diyebiliriz.

Geçen sene, Genç Siviller'in Taksim'de düzenledikleri yürüyüşte taşıdıkları, üstünde Adnan Menderes, Deniz Gezmiş ve Erdal Eren'in fotoğraflarının olduğu o pankartı unutabilir miyiz? Aynı rahatsızlar, bir hakaret yoktur sanırım zira sloganları bu, bugün de Yassıada'ya tekneyle 'demokrasi çıkartması' yapmışlar. Yassıada'nın demokrasi müzesi haline getirilmesini istemişler.

Demokratlarımız teknelerle adalara açıladursunlar, o sıralardaysa Dolmabahçe'de öğrenciler, Erdoğan'ın üniversite rektörleriyle biraraya geldiği YÖK çalıştayını protesto ettikleri için, polisten dayak yiyorlardı.

Bu yeni bir gelişme değil tabii. Bizim ülkemizde polisten dayak yemek öğrenciliğin şanındandır. Büyük demokrat Menderes'in döneminde de olmuyor muydu bunlar? Öğrenciler kurşunlanıyordu bile. 19 yaşında bir Orman Fakültesi öğrencisi olan Turan Emeksiz, Beyazıt'ta Menderes'in zorbalıklarını arkadaşlarıyla protesto ederken polis kurşunuyla katledilmemiş miydi? Neden kimsenin aklına gelmez Turan?

Nazım Hikmet, her ikisini de anmıştı ama. Bu Menderes'in pek hoşuna gitmemiş olsa da, 25 Haziran 1959'da, Kore'deki ölülerimizin hesabını soruyordu şiirinde Nazım:

Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan bey,
İki gözünüzle bakarsınız,
İki kurnaz,
İki hayın,
Ve zeytini yağlı iki gözünüzle
Bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli
Ve topraklarına çiftliklerinizin
Ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan bey,
İki elinizle okşarsınız,
İki tombul,
İki ak,
Vıcık vıcık terli iki elinizle
Okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
Dövizlerinizi,
Ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan bey,
İki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
İki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in,
Ve bütün kaygınız
İki bacağınızın arkadan birleştiği yeri
Halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, üniversiteli yedek subayı,
Kore'de harcadınız, Adnan bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
Vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
Ve ben al kan içinde ölürken
Çığlığımı duymamanız için
Kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan bey,
Ölüler otomobilden hızlı gider,
Kör gözlerim,
Kopuk ellerim,
Kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan bey,
Göze göz,
Ele el,
Bacağa bacak,
Diyetimi istiyorum,
Alacağım da.


İşte biz böyle biliriz Menderes'i. Aynen Nazım'ın mısralarındaki gibi. Ne eksik ne de fazla! Peki Turan'ı nasıl biliriz?

-Nasıl biliriz Turan'ı usta?

Bir ölü yatıyor
On dokuz yaşında bir delikanlı
Gündüzleri güneşte
Geceleri yıldızların altına
İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatıyor
Ders kitabı elinde,
Bir elinde başlamadan biten rüyası
Bin dokuz yüz altmış Nisan'ında,
İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatıyor, vurdular
Kurşun yarası
Kızıl karanfil gibi açmış alnında
İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatacak
Toprağa şıp şıp damlayacak kanı
Silahlı milletim hürriyet türküleriyle gelip
Zapt edene kadar büyük meydanı.


-Eyvallah ustam!

İşte biz böyle biliriz ölülerimizi. Hem bizim ölülerimiz, katilleri gibi, mesela Menderes gibi ağlayarak, korkarak da ölmemiştir hani.

Peki nedir 27 Mayıs?
Kısacası, Menderes demokrasi şehidi falan değildir.

O bir uşaktır. Orduyu NATO'ya üye ettirmiş, Mehmetçik'i ABD'nin çıkarları doğrultusunda Kore'ye sürmüştür. Bunu protesto eden aydınları tutuklamıştır.

O bir zorbadır. Tahkikat Komisyonu'nu kurup, muhalif herkesi içeri tıkmıştır. Üniversitelileri çanlarına ot tıkamakla tehdit etmiştir. Ankara Üniversitesi DTCF öğretim üyeleri başta olmak üzere, birçok akademisyeni açığa almış; Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Niyazi Berkes gibi birçok devrimci öğretim üyesini görevlerinden uzaklaştırmıştır.

O bir katildir. İktidarına karşı isyan eden öğrencilerin üzerine polislerini salmış, gençleri katletmiştir.

(Dolayısıyla, bugün başbakan Erdoğan'ın Aydın'daki seçim mitinginde, "Menderes gibi beyaz gömlek giydik!" diyerek şov yapması tesadüf değildir.)

Peki neden iktidardan indirilmiştir? Çünkü yine Nazım'ın bir şiirinde belirttiği gibi, Menderes bindiği dalı kesmiştir.

Demokrat Parti, özelde Anadolu burjuvazisi olarak niteleyebileceğimiz, büyük tarım ve ticaret burjuvazisinin çıkarlarını kollayan ve politikalarını da bu doğrultuda sürdüren bir partiydi. Fakat bu durum, egemen sınıfın bir diğer kesimi olan bürokrasinin çıkarlarını zedelemeye başlamıştı. Ve bu durum, sanayi burjuvazisini rahatsız ediyordu. Rahatsızlıklar çözümlenemez boyutlara ulaşınca da, sistemin devamı için emperyalizm Demokrat Parti'yi gözden çıkarmış ve 27 Mayıs 1960’ta bir askeri darbeyle iktidardan alınmıştır.

27 Mayıs, ana hatlarıyla budur. Fakat yine bugün, Taksim'de 27 Mayıs'ı kutlamak için toplanan bir diğer şarlatanların sandığı gibi, bir devrim falan değildir. Tıpkı 12 Mart ve 12 Eylül gibi askeri bir darbedir. Toplumsal sonuçları daha farklı olabilir, ama niteliği aynıdır.

Hele hele sol adına '27 Mayıs devrimi kutlamaları'na katılanlar, büyük bir yanılsamanın içindedirler. Yanılsamaları, 60'lı yıllarda solun büyümesini, 27 Mayıs'a bağlamalarından kaynaklıdır. Fakat kazın ayağı öyle değildir.

Türkiye'de 68 kuşağının kökleri, bir takım sol çevrelerin sandığı gibi 27 Mayıs 1960 tarihine değil, 31 Aralık 1961'e dayanır. Yani yüzbinlerin katıldığı Saraçhane işçi mitingine.

Diğer yandan 27 Mayıs'a dair bu yanılsamaların sebebi, bugünkü yetmez ama evet'çilerin düştüğü gafletle temelde aynıdır. Nasıl sol liberaller 12 Eylül referandumu öncesi, AKP'ye statükoyu deviren, darbelerle hesaplaşan ve dolayısıyla solun önünü açacak bir rol biçtilerse; 27 Mayıs'ın solun büyümesini sağladığını düşünenler de temelde aynı hataya düşüyorlar: Aşağıda gerçekleşen emekçilerin, yoksulların mücadelelerine bakmak yerine; yukarıda gerçekleşen, egemenler arasındaki mücadelelerin solun önünü açmasını bekliyorlar.

Her iki yaklaşım da, işçi sınıfının, emekçilerin kendi özgücünü yok sayıp, solun geleceğini egemenlerin şu ya da bu kesiminin ellerine bırakacak kadar nafile, umutsuz ve zavallı bir tutumdan başka bir şeyi ifade etmiyor.

Lafın kısası, olaylara burjuva demokrasisinin penceresinden bakmak, bizi bunun gibi gafletlerin, dalaletlerin ve hatta hıyanetlerin içine sürükleyebilir. O yüzden, biz biz olalım, dünyaya işçi sınıfının penceresinden bakmaktan vazgeçmeyelim.

Onur Özgen

Hiç yorum yok: