19 Haziran 2011 Pazar

Aziz Nesin yaşasaydı kime oy verirdi?

Yazının başlığını Egemen Bağış görseydi, Che gibi Aziz Nesin'in de yaşasaydı AKP'ye oy vereceğini söylerdi sanırım. Kendisini ciddiye almıyoruz.

Tıpkı, bir seçimden daha AKP açık ara galip çıktığı için, her seçim sonrası olduğu gibi, AKP’ye oy veren yoksulları; cahil, geri kafalı, ilkel, aptal olmakla suçlayan ve kendilerine de Aziz Nesin'i alet eden her biri birbirinden zeka küpü arkadaşları da ciddiye almadığımız gibi. Ama şimdiden söyleyelim, Aziz Nesin yaşasaydı CHP'ye de oy vermezdi.

Yavrularım, Aziz Nesin'in ülkedeki acayiplikleri hayatı boyunca tiye aldığı -çünkü başka türlüsü kuşkusuz onun için dayanılmaz olurdu- o ince zekası, cahilliğe küfretmekle, cahillere küfretmenin arasındaki ayrımın dahi farkına varamayan sizin zekanıza öyle bir tur bindirir ki, aylarca kendinize gelemezsiniz. O yüzden bırakın bu ülkenin yüzde 60'ı aptal ve biz çok ileri zekalıyız ayaklarını. Sonuçta kiminiz AKP'ye oy veriyor, kiminiz CHP'ye, ama hepiniz evinizde paşa paşa Survivor'ı izliyor musunuz, izliyorsunuz. Merak etmeyin, Aziz Nesin de yukardan gülerek sizi izliyor.

Aziz Nesin konusunu çözüme bağladıysak, bu küçük burjuva aydınlarıyla uğraşmaya devam edelim.

İnsanlara daima tepeden bakan ve çözümü, o küçük akıllarınca, hiçbir zaman önüne pratik bir şey koyamadıkları, yaklaşamadıkları, içinden biri olamadıkları halkı, karşılarına çıkan her sorunda hakir görmekte bulan bu korkak, ikiyüzlü, ne yöne dönecekleri belli olmayan, kendilerinden bile kuşkulu, rezil küçük burjuvalara, hayatlarının şamarını vaktiyle Oğuz Atay atmıştır. Bu tarihi tokadı, bir kez daha hatırlatmak boynumuzun borcu olsun:

"Ey zavallı milletim, dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece klüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor: Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatmıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz!” (1)

Bu sözler benim için, şu ana kadar okuduğum en sağlam aydın eleştirisidir. Ve hiç kuşkusuz bugün de geçerliliğini korumaktadır.

Ağızlarda, belki de dünyanın en erdemli şeylerinin savunulduğu; fakat kalplerde, dünyanın en alçakça şeylerinin hissedilebildiği, kısacası at izinin it izine karıştığı bir devirde, aydınlarımız da tüm bu kokuşmuşluklardan payını almaktadır.

Atay'ın da işaret ettiği gibi, zavallı milletin sorunlarını kendi sorunu gibi göremeyen, acılarını kendi acılarıymış gibi hissedemeyen; ama görüyormuş, hissediyormuş gibi yapan, asalak bir aydın sınıfımız var.

Ve tam da bu noktada, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur‘unda İhsan’ın Mümtaz’a önerdiği yol önem kazanıyor: “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol!”

Bir zamanlar toplumda aydın olmanın, bir mesuliyeti vardı, hapse girmek, düşünce suçlusu olmak gibi. Peki ne değişti? Gerçekten söylendiği gibi, ülkemiz özgürleşti mi? Fikir hürriyetinin önü mü açıldı? Bilakis, basılmamış kitapların dahi toplatıldığı günleri yaşıyoruz. Peki o halde değişen ne?

Eskiden aydın olmak demek, muhalif olmak demekti. Toplumdaki aykırı bir ses olmak demekti. Bir mevzu üzerinde insanlar birbirlerini yerken, "Yahu kardeşler, bakın bu işin bir de şu yönü var!" diyebilmek, görülmeyen şeyleri görmek, sonuçlarına aldırmadan bildiğini, inandığını söylemekti. Yani sözün özü, aydın kişi, namuslu kişiydi.

Peki şimdi? Evvela toplumdaki aydın prototipi ters yüz edildi. Aydın kişinin muhalifliği yok edildi, daima iktidardan, gücü elinde bulundurandan yana olan yeni bir aydın figürü oluşturuldu. Ve böylece, aydın olmanın olmazsa olmaz koşulu, eleştirel bakış da yok edildi.

Yani eskiden, Kundera'nın dediği gibi, iktidar bizi neremizden yaralıyorsa, orası kimliğimiz olurdu. Artık iktidarın neresini yalıyorsak, kimliğimiz orası oluyor.

Kundera, Komünist Parti üyesi olmasına rağmen, SSCB'nin ülkesi Çekoslovakya'yı işgal etmesine karşı çıkabildiği ve yıllarca sürgünde yaşamayı göze alabildiği için değerlidir. Tıpkı Adorno gibi. "Farklılık, aynılığa teslim olmanın fiyatını yükseltmek için geçerlidir" (2) derken Adorno, bu sözü, Hitler faşizminin yükseldiği bir Almanya'da söyleyebildiği için değerlidir, önemli bir beyindir, aydındır. Hiçbir zaman aynılığa teslim olmamıştır. Ne tesadüf ki o da yıllarını sürgünlerde geçirmek zorunda kalmıştır. Ve asla da fiyatı olmamıştır.

Peki bizim aydınlarımız? Farklı olmanın yasaklandığı, insanların düşünsel anlamda tek tipleştirildiği bir Türkiye'de, iktidarın makul aydın tipine uydukları için, yani aynılığa teslim oldukları için, hepsinin bir fiyatı var ve epey de yüksek. Adorno'nun bir fiyatı yoktu; ama onların var.

Aydın olmanın onurunu terketmiş, iktidarın güdümünde, iktidarın manipülasyonlarının ve dezenformasyonlarının doğrudan aracı oldukları için, her birinin bir fiyatı var!

Murat Belge'nin bir fiyatı var örneğin. Geçtiğimiz yıl içinde hükümetin 4-C uygulamasına karşı çıkarak, haklarını savunmak üzere direniş başlatan Tekel işçilerine bile laf uzatabildiyse, elbet bir fiyatı var.

Hopa'daki olayların ardından, polisin attığı gaz bombaları yüzünden kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden emekli öğretmen Metin Lokumcu üzerinden bile, "Bir adam öldü diye AKP'nin oyları düşecek diye sanıyorsanız, yanılıyorsunuz!" diyebilecek kadar insanlıktan çıkabildyse, AKP'nin oyları onun için bir insanın hayatından daha değerli hale gelebildiyse, tüm bunların elbette bir fiyatı vardır da ondan.

Ama boşuna Murat Belge'ye kızmayalım. O bir seçim yapmıştır. Ve uzun zamandan beri de o taraftadır. Kızacak biri varsa illa, o da kendimiz olmalıyız.

Murat Belge bunları yıllardır söylüyor. Evet, hiç bu kadar hayasızlaşmamıştı belki; ama iktidarın sesi olmayı kabul edeli epey oluyor ve hoşumuza gitsin ya da gitmesin, seçiminin gereklerini yapıyor. Ya biz? Biz tarafımızı belirledik, seçimimizi yaptık mı? Peki bunun gereklerini yaptık mı?

Murat Belge bunları söylerken, bir kere bile yakasına yapışıp, "Ne diyorsun kardeşim sen?!" diyebildik mi örneğin? Diyebilseydik, hala, "Ama Murat Belge de bu ülkenin entelektüel birikimine önemli katkılar sunmuştur" diye vızıldayan sivrisinekleri çekmek zorunda kalır mıydık?

Öte tarafın sözüm ona aydınları, seçimlerden sonra köşelerinde halkın ne kadar gerizekalı olduğuna dair bir taraflarından tespitler çıkarırlarken, yine onların yakalarına yapışıp, "Siz esas kendinize bakın!" deyip, aynayı kendi yüzlerine tutabildik mi?

Tabii öte yandan anlayamadığım olaylar da olmuyor değil. Medyadaki iktidar baskısında anlayamayacak bir şey yok. Bu baskılardan son dönemde nasibini alan Nuray Mert de hepimizin malumu. Ama mesela, Perihan Mağden nasıl farkında olamaz bu durumun? Nuray Mert'e yapılan operasyon gün gibi ortadayken, Başbakan seçim mitinglerinde kendisine öfke kusarken, Perihan Mağden neden Taraf'a bir yazı yollayıp, güya Ertuğrul Özkök'ün Ahmet Kaya'nın mezarını ziyaret etmesini eleştirirken, yazının sonunda -konuyu oraya nasıl bağlayabildiğini de anlayamadığım bir şekilde- Nuray Mert'in Ergenekoncu olduğunu ima etme gereği duyar?

Perihan Mağden'in bu yaptığını medyada her gün yapmaya hazır olan ve zaten hali hazırda da yapan yüzlerce iktidar yalakası varken, neden bu göreve Perihan Mağden soyunur? Anlayamıyorum.

Hadi diyelim ki, Perihan Mağden, bu yazısıyla düştüğü yerin farkına varamayacak kadar siyasi analiz yoksunu bir kadın. Peki aydın duyarlılığına ne oldu? İktidar topyekün bir meslektaşına saldırırken ve zamanında kendisi de bu saldırılardan epey nasibini almışken, nasıl olur da o meslektaşını savunmaz, üstüne üstlük sırtından hançerlemeye kalkar? Yazık...

Artık şunu net bir biçimde dillendirmek gerekiyor. Türkiye'deki aydın sorunu, en önemli sorundur. İşsizlik, evet büyük sorundur. Yoksulluk, bence esas sorun zenginlik olsa da, evet büyük bir sorundur. Ama en büyük sorun, bu ülkenin tabiri caizse kaşarlanmış, yıllardır başımıza aydın diye üşüşmüş, palazlanmış entelektüel çetelerdir.

Peki yapılması gereken ne? Yepyeni bir aydın sınıfı oluşturmak!

Başımıza halkçı, muhalif kesilip, daha cahilliğe küfretmekle, cahillere küfretmenin ayrımına bile varamazlarken, 9 yıllık AKP iktidarına karşı halka önerebildikleri tek alternatif CHP'ye oy vermek olan elitist, küçük burjuva aydınlarının da; iktidarın güdümünde, iktidarın çıkarlarını kollayan, otorite sevdalısı, güç yalakası, AKP'nin organik aydınlarının da dışında, yepyeni, devrimci bir aydın sınıfı!

Yoksulların, ezilenlerin, mağdurların dertlerini kendi dertleri gibi görebilen; ama bunu da dışardan değil, bizzat o kitlelerin içinde, onlarla beraber yaşayarak, hissederek başarabilen ve ne olursa olsun konumunu daima iktidarın karşısında mevzilendiren, iktidara kendi görüşleri gelse dahi, aydın olmanın en önemli gereği olan eleştirel bakış özelliğini asla yitirmeyen, gereğinde kaleminin ucunu iktidara karşı ok gibi sivreltirken, gereğinde de eline bir taş alıp -evet bildiğimiz taş, kaldırım taşı- iktidara fırlatan, devrimci bir aydın sınıfı yaratılmalıdır.

Bunun için evvela kendimizle, samimi bir şekilde hesaplaşmak zorundayız. Toplumun karanlığıyla yüzleşmeden, kendi karanlığımızla yüzleşmek, kendi çelişkilerimizi ve zaaflarımızı mümkün olduğu kadar en aza indirgemek ve toplumdan önce kendimiz aydınlanmak zorundayız. Çünkü Wittgenstein çok haklı: ancak kendinde devrim yapabilen devrimci olabilir. Ya da başka bir deyişle son sözü Oğuz Atay'a bırakırsak: kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez. (3)

(1) Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar, İletişim Yayınları, syf: 51.
(2) Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, Kabalcı Yayınevi, syf: 132.
(3) Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, syf: 93.


Onur Özgen (RED Dergisi, Temmuz 2011, 58. sayı)

1 yorum:

lacrymosa dedi ki...

insanlar Aziz Nesin'in "türkiye'nin bilmem kaçı aptal!" yorumundan çok daha değerli olduğunu farkettiğinde asıl aydınlanma başlayacak bana kalırsa. CHP karanlığından, Aziz Nesin aydınlığına kavuşacağımız günü iple çekiyorum şahsen...