1 Temmuz 2011 Cuma

Yaşamak bu yangın yerinde, insan kalarak...

Çıkarın ışıkların peçesini,
Birlikte yürüsün gölgeleri,
Birlikte yürüsün ölülerimizin.

Behçet Aysan

4 yaşındaydım. Annem nedenini anlayamadığım bir şekilde televizyona bakıp hüngür hüngür ağlıyordu. Ama ekranda bir binanın alevler içinde olduğunu görünce kötü bir şey olduğunu anlamıştım. Sonuçta yangın kötü bir şeydi, bunu biliyordum. Tam o anda bir ses duymuştum televizyondan. Binanın çevresindeki güruhun içinden bir adam bağırıyordu: "Allah'ım bu senin ateşin, cehennem ateşi bu!" Korkup anneme sokulmuştum. Çünkü duyduğum seste sadece nefret vardı, hissetmiştim.

Bugün 22 yaşındayım, annemin neden ağladığını uzun zamandır, ne yazık ki biliyorum. Nasıl ağlanılmaz? Onun yerinde şu yaşımdaki halimle ben olsaydım, cinnet bile geçirebilirdim. 33 tane birbirinden değerli insan, gözlerinin önünde yanıyor, yakılıyor. Devlet ise sadece seyrediyor. Seyretmekle kalmayıp, dönemin başbakanı Tansu Çiller, "Çok şükür otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir" diye açıklama yapıyor. İnsan nasıl aklını kaçırmaz?

Bense, o lanetli günden, 2 Temmuz 1993'ten bugüne kadar, teker teker tanıdım o 33 güzel insanı. Metin Altıok'u tanıdım örneğin. "Yaşamak görevdir yangın yerinde, yaşamak insan kalarak" diyordu bir şiirinde onun için Ataol Behramoğlu, hayatımın temel düsturlarından birini oluşturuyordu bu mısralar.

1976'da çıkan ilk kitabı olan Gezgin'ndeki Sis şiirini ilk okuyuşumda gözlerimin nasıl yaşardığını, nasıl olur da bunu yazabilir diye şaşkınlığımı dün gibi hatırlıyorum:

(...)
Ölümü tastamam ezberledim de geldim,
Dilimde bu buruk türkü tadıyla
Bilmem ki burdan nereye giderim.

Sonunda kendime bir top yangın edindim,
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.
(...)


O günden beri kendi göğümü aramaya koyulduysam ben de, Metin Altıok sayesindedir bu.

Sonra bir başka şair, Behçet Aysan... Onu da Ezginin Günlüğü şarkılarından tanımıştım. Neredeyse sevdiğim bütün Ezginin Günlüğü şarkılarının sözlerinin yazarı olduğunu gördüğümde, sahaf sahaf bütün kitaplarını toparlamaya çalışmıştım. Unutulmayan adlı şiirini ilk okuduğumda, nasıl bir burukluk dolmuştu içime:

(...)
Bense, yulaf kokan
Dağlı ellerinde
Dolaşmak gibi kolaydır
Sanırdım yaşamak ve sana kansız
Bir gökyüzü
Getirirdim
Getirebilsem ah,
- Avlusunda çocukların
Korkmadan oynadığı -
Lalelerle
Donanmış simli bir gökyüzü.
(...)


Ya Hasret? Ah Hasret! 23 yaşındaydın daha. Yaşın kadar yıl geçti aradan, 18 yıldır biz de hasretiz artık, sana hasretiz. Tek bir türkünü dinleselerdi, senin kılına zarar verebilirler miydi acaba? Senin sesin, kalbinin kulağı en sağır olana bile hissettirirdi insan sevgisini, öyle bir sesti seninkisi. Öyle ya; şairler şiirler yazıyor, ressamlar resimler yapıyor ve siz, ozanlar, türküler söylüyordunuz. Peki bütün bunları niçin yapıyordunuz? Dünya alışkanlıktan değil de, sevgi ve mutluluktan dönsün diye.

Yaşamak, martı kanadında rüzgar taşımaktı ona göre. O, milyonlarca insanın koca ömürlerinde taşıyamadığı rüzgarı, 23 yılda yüklenebildi. Bir insan ömrünü neye mi vermeli? Hasret neye verdiyse, ona: Sevgiye, güzelliğe, barışa, dayanışmaya, insanlığa, kardeşliğe, özgürlüğe...

Erdal Ayrancı'yı da kaybetmiştik Sivas'ta. Henüz 35 yaşındaydı o da, küçücük bir kızı vardı, Zeynep... Üzülmemek mümkün mü, kızını doyasıya sevemediği için ve daha fazla şiir yazamadığı için, şu mısralarını okuduğumuzda:

(...)
Düşerse kanımın bir damlası yere
Bilsinler ki
Orada kırmızı yediveren gülleri açacak
Ve bülbüller ağıt yakacak ölüme
Korksunlar korksunlar artık
Korksunlar alev çemberindeki akrep gibi
Çünkü ölümleri
Gül dikenlerinden olacak...


Sonra, değerli edebiyat eleştirmeni ve çevirmen Asım Bezirci... Sonra, eşi Muhibe Akarsu'yla can veren bağlama üstadı Muhlis Akarsu... Sonra, tek isteği dostluklar kurulsun, insanlar gülsün, son bulsun savaşlar, insan ölmesin olan, halk ozanı Nesimi Çimen... Sonra, yine eşi İnci Türk ile elele ölen aktör Muammer Çiçek... Sonra şair Uğur Kaynar... Sonra, oteldeki odasında hiç sesini çıkarmadan mızıka çalarak ölümü beklediği söylenen karikatürist Asaf Koçak... Sonra, büyük ozanlarımızdan Davut Sulari'nin kızı olan sanatçı Edibe Sulari...

Ve şans eseri yangından kurtulan büyük usta Aziz Nesin'le birlikte yanlarındaki daha birçok genç insan... Hepsinin isimlerini bir kez daha analım: Gülender Akça, Mehmet Atay, Sehergül Ateş, Belkıs Çakır, Serpil Canik, Carina Cuanna Thuijs, Serkan Doğan, Murat Gündüz, Gülsüm Karababa, Koray Kaya, Menekşe Kaya, Handan Metin, Sait Metin, Huriye Özkan, Yeşim Özkan, Ahmet Özyurt, Nurcan Şahin, Özlem Şahin, Asuman Sivri ve Yasemin Sivri...

Bugün, hepsinin olmasa da çoğunun ismini biliyoruz, hepsini saygıyla, minnetle anıyoruz. (Ölen çoğu genç insan da yaşayabilselerdi, büyük ihtimalle şu anda her birini tanıyor, biliyor olacaktık.)

Peki ya onları yakanları? Yobaz birer katil olmaları dışında, akıllarımızda yer eden başka bir özellikleri var mı? İsimleri, cisimleri nedir? Umrumuzda mı?

Ha, onları savunanların her şeyini biliyoruz ama. Dün Onur Caymaz'ın BirGün'deki yazısında* yaptığını bir kez de biz yapalım, hepsini yine ifşa edelim. 33 aydını ve iki otel görevlisini yakan katillerin avukatları kimlerdi ve bugün ne yapmaktalar, buyurun:

Av. Şevket Kazan, eski RP Milletvekili ve eski Adalet Bakanı;
Av. Celal Mümtaz Akıncı, Afyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi;
Av. Hayati Yazıcı, AKP’nin Devlet Bakanı;
Av. Haydar Kemal Kurt, AKP Isparta Milletvekili;
Av. Zeyid Aslan, AKP Tokat Milletvekili, Başbakan Erdoğan’ın eski avukatı;
Av. Hüsnü Tuna, AKP Konya Milletvekili;
Av. Burhanettin Çoban, Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı;
Av. İbrahim Hakkı Aşkar, 22. Dönem AKP Afyon Milletvekili;
Av. M. Ali Bulut, AKP Maraş Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi;
Av. Bülent Tüfekçi, AKP Malatya İl Başkanı;
Av. Halil Ürün, RP kayıp trilyon davası sanığı, AKP Afyon Belediye Başkan adayı;
Av. Mevlüt Uysal, AKP İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı;
Av. Nevzat Er, Eski AKP Eminönü Belediye Başkanı;
Av. Suat Altınsoy, AKP Konya İl Başkanı Yardımcısı;
Av. Tayfun Karali, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darülaceze Müdürü;
Av. Ferruh Aslan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü;
Av. İbrahim Kök, AKP Elazığ Milletvekili Aday Adayı;
Av. Ali Aşlık, eski AKP İzmir İl Başkanı;
Av. Bedrettin İskender, AKP Ümraniye Belediye Başkan adayı;
Av. Ekrem Bedir, Sakarya AKP Hendek Belediye Meclis Üyesi;
Av. Eyüb Karagülle, eski Saadet Partisi İlçe Başkanı;
Av. Faruk Gökkuş, AKP, Kâğıthane Belediye Başkanlığı Aday Adayı;
Av. Hasan Hüseyin Pulan, AKP İstanbul İl Disiplin Kurulu üyesi;
Av. Hurşit Bıyık, AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı;
Av. Reşat Yazak, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi.


Evet, 18 yıl evvel Sivas'ta insan yakan katillerin avukatlığını yapanların hepsi, bugün AKP'nin içinde. Şaşırdık mı? Hayır. Ama herkes bilsin, işte bugün bize demokrasi dersi vermeye kalkanlar, işte bu katillerdir.

Ve 18 yıl önce bugün, Madımak'ın önünden katil sürüsünü uzaklaştıramayan devletin gücü, bugün, katliamın yapıldığı yerde yitirdiklerimizi anmak isteyenleri engellemeye yetebiliyor, Madımak'ın önünde anma töreni yapılmasını yasaklayabiliyor.

Yanmak serbest, anmak yasak!

Bunlara denilebilecek tek sözü, dün Metin Altıok'un kızı Zeynep Altıok Akatlı etti. Madımak'ta talep ettiğimiz utanç müzesini kurmayıp, yerine yapılan sözde bilim ve kültür merkezinin girişinde, katliamda yitirilen isimlerin yazıldığı panoda, 33 aydın ve 2 otel görevlisinin adlarının yanı sıra, katliamdan sorumlu iki kişinin daha isminin yazılmasının ardından şu kısacık soruyu sordu: "Sizin hiç babanız yandı mı?"

Not: Bu sabah 4.30'da gök gürültüsüyle uyandım, sonra hangi güne uyandığım geldi aklıma ve bir daha da uyuyamadım. İçimdekileri döküp, biraz olsun rahatlamak istedim, sonra belki yine uyuyabilirim diye. Kalktığımda sabah 6'ydı. Yazıyı bitirdiğimdeyse yağmur dinmiş, güneş çoktan açmıştı. Ve düşündüm ki, Behçet Aysan'la başlamıştık yazıya, Behçet Aysan'la bitirmeli:

Yağmur dindi sevgilim, bak dinle;
Her şey dindi, acıysa dinmemiş halde...


(*) Onur Caymaz, 1 Temmuz 2011, 'Sivas, 18 yaşında...' http://birgun.net/actuels_index.php?news_code=1309520494&year=2011&month=07&day=01

Onur Özgen

Hiç yorum yok: