16 Ağustos 2011 Salı

Bir kifayetsiz muhteris olarak Perihan Mağden...

"Basınımızda üç adet Vijdan Kuaförü mevcut. Yıllardır vijdanlı hanımlara-beylere, bi yerlere yetişen kızlara oğlanlara ne fönler çektiler, ne krapeler topuzlar yaptılar, sözden bigudileriyle ne permalar yarattılar!" diyor Taraf'taki son yazısının ilk cümlesinde, Perihan Mağden. Üç adet vijdan kuaförü dediği, yani Umur Talu, Ece Temelkuran ve Yıldırım Türker... Mağden'in son kurbanları...

Bir önceki gündeme gelişinde, güya Ertuğrul Özkök'ü eleştirdiği yazısının sonunda birden Nuray Mert'i Ergenekoncu ilan edivermişti. Hadi, Nuray Mert'le eskiye dayanan bir kişisel husumetleri vardı diyelim. (Ki bu, daha utanç verici bir şey olur, ama neyse.) Peki ya bu seferki hedeflerine ne diyeceğiz?

Sıfır argüman, sınırsız küfür...
Evvela, Mağden'in üslubunu bir ele almalı. Yazılarında, öyle rahatsız edici bir tarz var ki... Politik bir tavır, yok. Prensipler, yok. Vizyon, yok. Olgular, argümanlar, yok. Ne var? Sadece bol küfür ve hakaret var. Hal böyle olunca, benzer düşündüğünüz yerler olsa dahi, kendisine katılmak içinizden gelmiyor.

Örneğin, yazısının başlığını da oluşturan, vicdan solculuğu olgusu, Temelkuran'la Türker için bana göre de cuk oturur. İkisinin de siyasal analiz yeteneklerine pek güvenmem, dolayısıyla politikayı daha çok vicdanlarıyla yorumladıklarını düşünürüm. Ancak ikisinin de mümkün olduğunca sistemle dertleri ve de iyi kalemleri olduğu için, yazılarını beğeniyle takip ederim. Bir şartla: Kendilerinden bir okur olarak beklentilerimi de fazla büyütmem. Bu yüzden, Mağden'in deyimiyle 'konjonktürel dalgalanmalarını' beğenip, cansiperane savunmalara da geçmem.

İktidarın gölgesinde laf cambazlığı...

İkinci husus olarak, Perihan Mağden'in neden özellikle birbirleriyle ortak noktaları çok olan bu isimleri kendisine hedef seçtiğini irdelemek lazım. Yani, medyada uğraşacak yazar kalmamış gibi, Mağden, neden son zamanlarda kendisine hedef olarak muhalif isimleri seçmeye başladı?

Nuray Mert, Umur Talu, Ece Temelkuran ve Yıldırım Türker... Bu dört ismin en önemli ortak noktası nedir? Dördü de patron medyasında yazmaktadır ve dördü de olabildikleri kadar AKP iktidarına karşı eleştirel kalemler olarak sivrilmektedirler. Zurnanın zırt dediği yer de, işte tam olarak burasıdır.

Perihan Mağden, dört yıllık politik bir ayrışmanın belki de son safhalarını yaşadığımız kritik bir dönemde, iktidarın karşısındaki tüm kalemlere teker teker saldırmayı seçiyor.

Seçtiği hedeflerine saldıracak doğru dürüst bir argüman bulamadığı için de, yazdıkları gazeteler üzerinden saldırıya geçiyor.Umur Talu'yu Cem Uzan'ın Star'ına veya Fatih Altaylı'nın Habertürk'üne köşelenmekle suçluyor mesela. Kendisi de bir dönem Doğan Medya'ya bağlı Radikal'de yazmamış gibi ya da tüm bunları Taraf sütunlarından yazmıyormuş gibi davranması ilginç tabii...

Peki Mağden, iktidarın muhalif kalemlere yönelik yürüttüğü sistematik bir saldırının ögelerinden biri olmayı bilinçli olarak mı seçti, yoksa büyük bir akıl tutulması mı yaşıyor? Halil Berktay ve Murat Belge gibi kaşarlanmış yazarların yanı sıra; Rasim Ozan Kütahyalı, Yıldıray Oğur ve Melih Altınok gibi yeni yetmelerin yazdığı bir gazetede yazmayı seçip, yanı başında bu kadar rezil bir topluluk dururken, kafayı Yıldırım Türker'e takmasına neden olacak ve tüm bunların yanında bir kere bile olsun, "Yahu ben ne yapıyorum?" dedirtmeyecek çapta derin bir akıl tutulmasının var olabileceğine inanmıyorum. Keşke öyle olsa.

Perihan Mağden, Radikal'den neden ayrıldı?
Öte yandan Perihan Mağden'in bir zamanlar kendisinin de yazdığı ve bugün Eyüp Can'ın yüzüne benzettiği Radikal'den neden ayrıldığı da önemli bir ayrıntı. Özellikle, son yazısında da neredeyse her cümlede bir yer verdiği, popüler yazarların geniş okuyucu kitleleri tarafından takip edilmesine bu kadar meraklıysa, bu soru daha da anlam kazanıyor. Çünkü Radikal'deyken, en az bugün büyük bir hasetlik beslediği belli olan yazarlarınki kadar geniş bir hayran kitlesine sahipti.

Radikal'de birlikte yazdıkları dönemde, hayli büyük bir okuyucu kitlesi tarafından takip edilen Hakan Gülseven'in gazeteden ayrılması için iyi bir sebebi vardı örneğin: Radikal'de yazamadıklarını yazabileceği, sisteme doğrudan, kıvırmadan vurabileceği muhalif, devrimci bir dergiyi, yani RED'i çıkartmak. Amacına da ulaştı. RED, öyle veya böyle, kendisinin de olağanüstü emekleriyle beş senedir çıkıyor ve Radikal'deki okuyucu kitlesini niceliksel olarak belki yakalayamasa da, çok daha nitelikli bir okuyucu kitlesine sahip. Tüm bunları, Mağden'in kendisi de, ilk sayılarında yazılarıyla RED'e katkı sunduğu için iyi bilir.

Peki, Perihan Mağden'in Radikal'den ayrıldığında kafasındaki plan neydi? Taraf'ta yazmak mı? Hakikaten, Mağden'in kafasındaki plan, program böyle bir şey miydi? Radikal'in yapamadıklarını yapması için kurulan bir gazetede yazmak mı?

Eğer böyleyse, Mağden'in Radikal'den sonra yazmak için seçtiği gazeteye bakarak, kendisine göre vijdan kuaförlerinde bulunmayan devamlılığın-tutarlılığın, tersten de olsa Perihan Mağden'de fazlasıyla mevcut olduğunu kabul edebiliriz sanırım! Fakat yine vijdan kuaförlerinde yok dediği hicap hislerini, kendisinde de göremediğimizi, hicap duyarak eklemek gerek...

Bir Oğuz Atay deyimi: Kifayetsiz muhteris
Taraf gazetesinde, eşyanın tabiatına uygun biçimde, tabiri caizse hep dönekler yazmakta. Keşke bunların arasına Perihan Mağden katılmamış olsaydı. Bu açıdan kendisi için elimden sadece üzülmek geliyor.

Fakat dozajını giderek arttırdığı küçük hesaplarının, hasetliklerinin, fesatlıklarının, kibirinin, yersiz öfkelerinin ve hakaretlerinin nedenini anlayabilmek mümkün değil.

Kendisiyle belki de kalan tek ortak noktamız Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'da çok sık kullandığı bir deyim vardır: Kifayetsiz muhteris. Anlamını bilen için çok ağır olan bu lafı, Mağden de çok iyi bilir. Ve bence, Perihan Mağden'in geldiği yeri en iyi özetleyebilecek deyim budur.

Mağden'in muhterisliği karşısında kifayetsiz kalabilir ama, bir vijdan kuaförlüğü de biz yaparsak: Sahi, sen ne zaman böyle bir insan oldun Perihan Mağden? Yoksa, hep böyle bir insan mıydın zaten?

Onur Özgen

12 Ağustos 2011 Cuma

Makul bir 'komünist'in kaleminden 'aşırı' bir isyan...

Günlerdir, İngiltere'deki isyan hareketlerine odaklanmış vaziyetteyiz. Ana akım medyanın olayları aktarış biçimi tiksinti verici olduğu için, daha çok bağımsız haber kuruluşlarının ve İngiltere'den güvendiğimiz kaynakların haberlerine ve görüşlerine bakıyoruz. Ortak kanı, Tottenham’da siyahî bir vatandaş olan Mark Duggan’ın bir polis tarafından başına sıkılan kurşunla öldürülmesinin sonrasında başlayan olaylar; ülkede bugüne kadar süre gelen işsizlik, yoksulluk ve göçmenlere karşı uygulanan ırkçılıkla da birleşince gençliğin sisteme karşı duyduğu bir öfke patlamasının yaşanması olarak görülüyor.

Bu öfke patlamasının İngiliz hükümetini, Londra'da yaşayan zenginleri, gerek İngiltere'deki gerekse diğer ülkelerdeki büyük medya kuruluşlarını, vs. korkutması ya da rahatsız etmesi anlaşılır. Fakat, bundan bir solcu niye rahatsızlık duyar?

Sol Haber Portalı yazarlarından Yurdakul Er'i, İngiltere'deki olaylardan daha önceki Mısır'daki isyan hareketlerine kadar birçok kitle hareketleri epey rahatsız etmiş olacak ki, dün 'Londra Kahire'den çok mu farklı?' başlıklı bir yazı yazma ihtiyacı hissetmiş. (1)

Er, yazısının hemen başında, Arap ayaklanmalarındaki kitleler ile Londra'da ortalığı karıştıran gençler arasında sosyalizm adına bir fark görmek zorunda olup olmadıklarını soruyor ve kendi sorusuna da kendisi cevap veriyor: "Değiliz!"

Nedenini ise şöyle açıklıyor: "Çünkü sosyalist taleplerin ağırlığının hissedilmediği zaman ve mekanlardaki kitle hareketlerini kutsamak, onlarda baştan sona devrim ve devrimcilik görmek, sosyalizmle bağdaştırılamayacak bir kolaycılığa karşılık geliyor."

Şu an dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı gibi, elbette İngiltere'de de ciddi bir sosyalist kalkışma falan yok. Fakat sosyalistler adına hayli umut verici gelişmelerin olduğu da bir gerçek. Yurdakul Er, İngiltere'deki gelişmeleri nereden takip ediyor bilemiyoruz. Fakat bizim kaynaklarımıza göre, umut verici gelişmeler olarak bazı notlar sıralayabiliriz.

Ülkede bir senedir, son yılların en kitlesel eylemleri olarak nitelendirilen, yüz binlerin sokağa döküldüğü eylemlerin yapıldığını söyleyebiliriz mesela.

Kasım 2010'da üniversite harçlarının üç katına çıkarılmasına karşı tüm ülkede 100 bine yakın üniversite öğrencisinin sokaklara çıkması; hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı Mart ayında işçi sendikalarının örgütledikleri mitinge 500 bini aşkın emekçinin katılması; emeklilik haklarındaki kesintiye karşıysa 750 binden fazla kamu çalışanının tüm ülkede genel grev örgütlemeyi başarması ve bu genel grevin, ülkedeki son 30 yılın en büyük eylemi olması gibi...

Bu saydığımız gelişmeler, özellikle Türkiye gibi sol adına dip vaziyetteki bir ülkenin komünistleri için, kafi derecede umut verici ve de sevindirici olmalı. Fakat korkarım, Yurdakul Er için öyle değil.

Yukarıda saydığımız gelişmeler, Yurdakul Er'in önce Londra'da ortalığı karıştıran gençler olarak nitelediği, sonra da kitle hareketine çevirdiği ayaklanma durumunun, aynı zamanda ciddi de bir evveliyatı olduğunu göstermiyor mu? Peki bu evveliyatın içeriğindeki, sayısı 750 bini aşkın bir genel grev, ne zamandan beri komünistler tarafından sosyalist taleplerin ağırlığının hissedilmediği bir mecra olarak kabul görüyor?

Devam ediyor Yurdakul Er, müthiş değerlendirmelerine: "Yunanistan’ı örneğin, Yunanistan Komünist Partisi’nin etkili varlığı nedeniyle, diğer yerlerdeki kitlesel başkaldırılardan ayırmak zorundayız. Misal: Mısır’da hareketin gerçek sahipleri kısa sayılabilecek bir sürede belirginlik kazandı. Meydan, emperyalist sistemin yeni adamlarıyla Müslüman Kardeşler türü örgütlenmelerin eline bakar oldu."

Yunanistan Komünist Partisi'nin (KKE) ülkedeki etkili varlığı bir köşede dursun, oraya daha sonra değiniriz; fakat öncelikle, Yurdakul Er'in parti ile kitle hareketi arasındaki ilişkiye bakış açısını biraz irdelemek gerekli.

Er'e göre, isyanların gerçekleştiği ülkeler içinde, bir tek Yunanistan'ı önemseyebilirmişiz! O da, KKE'nin ülkedeki etkili varlığı yüzündenmiş!

Birincisi, haklı sebeplere dayanan herhangi bir kitle ayaklanmasına dair, sırf söz konusu ayaklanmada komünistler etkin bir rol üstlenemiyor diye, baştan olumsuz düşünceler üretmek, sakıncalı bir bakış açısıdır. Bu durumda bir komünistin kafasını yorması gereken yer, bu ayaklanmada nasıl aktif bir rol üstlenebilecekleri ya da bu ayaklanmalardan nasıl devrimci kazanımlar çıkarılabileceği olmalıdır.

İkincisi, eğer durum bunun tam tersiyse de, yani komünistlerin etkin bir rol oynadığı bir kitle eylemi söz konusuysa, -ki Yurdakul Er'e göre Yunanistan'da durum KKE sayesinde aynen böyle- bunun da anlamı, partinin kitle hareketinden daha önemli bir konuma evrilmesi demek değildir. Dünyanın en büyük devrimcilerinin bir parti içinde toplandığını düşünsek dahi, eğer ortada bir kitle hareketi yoksa, o partinin içindeki dünyanın en büyük devrimcilerinin hünerlerini göstereceği bir alan da yok demektir.

Rosa Luxemburg, herkesi bu konuda net olmaya çağırır: "Bir devrimci işçi hareketinin yapacağı hatalar, adına merkez komite denilen herhangi bir organın yanılmazlığından bin kat daha değerli ve verimlidir tarihsel açıdan." (2)

Yani aslolan, partiden önce kitle hareketidir ve hareketin içindekilerin manevra kabiliyetlerini özgürce geliştirebilmeleridir.

Fakat nasıl partinin tek başına varlığı bir anlam ifade edemezse, kitle hareketi de, bir ayaklanma esnasında nereye yönlenmelerini gösterecek devrimci bir politik önderliğe ihtiyaç duyar. Doğrudur, kitle hareketlerinin geleceğini, o hareketi hangi politik grubun yönlendirdiği belirler. Ama sadece bu belirler dersek, bunun adı kitleyi yönlendirmek değil, kitleyi yönetmek olur. Bu da, bir devrimci kalkışma sırasında, o kitlelerin partiden, kendilerine bir devrim hediye etmesini bekleme hakkını doğurur. Madem kitle hareketlerinde, kitlelerin önemi bu kadar az, o zaman devrim, kendilerine profesyonel devrimci diyen bir grup komünistin ellerinden öpecektir.

Ayrıca bu düşünce şekliyle, gerçekleşen kitle ayaklanmalarının, aynı zamanda komünistler için örgütsel kazanımlar ihtimali anlamına geldiği de yok sayılmış olunuyor. Bir kitle ayaklanması, karşı devrimci görebileceğimiz bir politik grup tarafından yönlendiriliyor olsa dahi; bu, o ayaklanmadan derhal umudumuzu kesmemiz gerektiği anlamına mı gelir? Yoksa bu, komünistlerin önünde, kitlelerin verili bilinç düzeylerine, gereksinimlerine ve kendilerini isyan etmeye iten öfkelerine hitap eden sloganlarla ve devrimci faaliyetlerle kitleleri kazanmak ve süreç içinde onları seferber etmeye ikna etmek gibi çok zorlu bir görev bulunuyor demek midir?

Partinin amacı, kitlelerin mevcut politik bilinciyle politik sınıf bilinci arasında bir köprü kurmaktır. Ama bu da, sadece partinin başarabileceği bir şey değildir. Politik bilinç, ancak kitlelerin kendi eylemleri aracılığıyla öğrenebilecekleri bir şeydir. O halde partinin amacı, kitleleri bunun için seferber etmek olmalıdır. Çünkü kitle, yine ancak bu seferberlik içerisinde politikleşme şansına erişebilir.

Troçki bu konuda, komünistlerin görevinin kitleyi seferber etmek olduğunu söyler ve Yurdakul Er gibi adeta kehanetler üzerinden fikirler yürütmeye çalışanları da sert bir biçimde eleştirir: "Bizim görevimiz takvime bakarak kehanetlerde bulunmak değil, politik duruma uygun sloganlarla işçileri seferber etmektir. Stratejimiz, soyut spekülasyon değil, devrimci eylemdir." (3)

Stratejisi soyut spekülasyon olan Yurdakul Er'se, bir yandan dünyanın değişik bölgelerinde devrimci eylemlere girişenlerin çabalarını küçümsüyor, öte yandansa Yunanistan'daki kitle ayaklanmalarında KKE'ye hiç de haketmediği devrimci bir öncü rolü atfediyor.

Yunanistan'daki gerçekten devrimci partiler, örgütler, kuruluşlar; Yunan emekçilerini, hükümetin IMF, AB ve Avrupa Merkez Bankası ile imzalayıp krizin bedelini çalışanlara ödetmeyi planlandığı borç anlaşmasına karşı süresiz genel greve, meydanlara, sokaklara ve mücadeleye çağırırken; KKE her zamanki reformist tavrıyla, sadece seçim yapılmasını talep edebiliyordu. Hem de devrimciler, emekçiler, polislerle sokak sokak dövüşürlerken, meydanları birer birer zapt ederlerken ve kurulacak hiçbir burjuva hükümetini tanımayacaklarını ilan ederlerken!

Yani, Yurdakul Er bir konuda haklı. Yunanistan'da gerçekten ciddi bir devrimci durum var; fakat bunda KKE'nin en ufak bir payının olmadığı gibi, ciddi de bir geriletici işlevi var.

Yunanistan konusunu sonlandırıp, tekrar İngiltere'ye geçersek; Yurdakul Er'in buradaki olayları küçümseyici bir tarzla değerlendirmesinden, sanırım Britanya Komünist Partisi'nin ülkede pek de sözünün geçmediğini anlayabiliriz.

Partinin olaylara dair yaptıkları açıklamada, "Şiddete ortak olmamanın sorumluluğunu alıyoruz" gibi, gerçekten de ciddi bir tarihsel sorumluluk isteyen bir kelamda bulunabiliyorlarsa, neden etkili bir parti olamadıklarına da şaşırmamak gerek. Bir de, bu şekliyle eylemlerin içinde yer alamayacaklarını duyurup, gençlere de sınıfla buluşmaları gerektiğini öğütlemişler. Tabii, gençler eylemin bizzat içindelerken, eylemin içine giremeyeceklerini duyuran çemberin dışındaki bir partinin tavsiyelerini ne derece dinlerler bilinmez!

Hele hele, partinin içinde Yurdakul Er'in şu kurduğu cümleyi kurabilecek bir zat varsa, gençlere parti binalarını dahi molotoflatabilirler: "Böyle tepkiler, son tahlilde belki hiç yoktan iyidir ve bizim düşman olmayı seçtiğimiz eylemler de değildir, ama sosyalizmin şu veya bu şekilde bir damgasını taşımıyorsa, bunlara hep bir kuşkuyla yaklaşmak zorunda kalıyoruz. Kapitalizm, çetelerden, mafya tipi örgütlenmelerden çok mu hoşnutsuz da, böyle merkezkaç güçlerin vur-kaç eylemlerinden rahatsız olsun veya batsın?"

Yani kapitalizm, çetelerden, mafya tipi örgütlenmelerden mutsuz olmuyorsa, sistemden hoşnutsuz ve öfkeli bu gençlerin şiddet gösterileri için mutluluktan havaya uçabilir! Diğer bir deyişle, mafya örgütlenmeleri, çeteler ile isyancı gençler arasında pek de bir fark yoktur!

Kapitalizmin adına niyet okumalarına devam ediyor Er: "Kapitalizm, bugün artık kendisini sürdürmek için böyle aşırılıkları taşımak zorunda kaldığını öğreniyor."

Yurdakul Er'in 'aşırılık' tanımı ilgi çekici. Ona göre, siyahi göçmenlerin yaşadığı, üstüne üstlük ekonomik sorunların da had safhada yaşandığı bir bölgede, siyahi bir vatandaşın polis kurşunuyla öldürülmesiyle doğal olarak ortaya çıkan öfke patlaması, bir aşırılık. Çünkü içinde şiddet barındırıyor. Oysa ne yapmalıydı o gençler? Derhal, evlerine en yakın Britanya Komünist Partisi merkezine gidip üye olmalılar ve partilerinin saygınlığına laf getirmeyecek makullukta eylemlere girişmelilerdi.

Yurdakul Er, aşırılık kavramını gözden geçirmeli.

Aşırı olan, 2005'te Fransa'da yine benzer bir olay sonucunda iki siyahi göçmen gencin polis tarafından katledilmesidir. Bu cinayetin sonunda 400'e yakın yerde bir ay süren isyanlar, sadece doğal bir sonuçtur.

Aşırı olan, 2008'de Yunanistan'da genç Alexis'in yine polis tarafından öldürülmesidir. Ardından başlayan olaylar, bu cinayetin yarattığı doğal bir sonuçtur.

Aşırı olan, bu yaz Tunus'ta üniversite mezunu seyyar satıcılık yapan Bouazizi'nin yoksulluk nedeniyle kendisini ateşe vermesidir. Bunun sonucunda ülkede ayaklanma çıkması, doğal bir sonuçtur.

Ve aşırı olan, geçtiğimiz günlerde Tottenham'da polisin sokak ortasında siyahi bir vatandaşı kafasına sıkarak öldürmesidir. Bu olaydan sonra etrafın yangın yerine dönmesi de doğal bir sonuçtur.


Bir doğal sonuç daha var ki, o da Yurdakul Er'in bu müthiş yazısında kapitalizmle iki ortak noktasının çıkması:

Birincisi; kapitalizme göre de Yurdakul Er'e göre de aşırı olan, nedense hep ezilenlerin, mağdurların, yoksulların, emekçilerin ve onların çocuklarının şiddeti oluyor.

İkincisi; yazısının sonlarında, Avrupa kapitalizminin bu tür eylemliliklerden çok rahatsız olduğuna inanmadığını dile getirmiş. Kendisine ilk defa katılıyorum. Ben de Avrupa kapitalizminin bu tür eylemliliklerden çok rahatsız olduğuna inanmıyorum. En azından Yurdakul Er kadar rahatsız olmuyordur!

Dipnotlar:

(1) Yurdakul Er'in ilgili yazısı: http://haber.sol.org.tr/yazarlar/yurdakul-er/londra-kahire-den-cok-mu-farkli-45354
(2) Rosa Luxemburg, Rus Sosyal Demokrasisinin Örgütlenme Sorunları, 1904.
(3) Lev Troçki, 'Pekin'deki Dostlara Mektup, 3 Ekim 1932'


Onur Özgen

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Babil, yanmaya devam ediyor...

Önce Tunus'ta isyanlar patlak verdi. 24 yıllık diktatör Bin-Ali, devrildi. Ardından Mısır'da milyonlar sokağa döküldü. Yıkılmasına imkansız gözüyle bakılan 30 yıllık diktatör Mübarek, devrildi. Ve sonra Libya ve sonra Suriye...

İsyanlar Arap yarımadasından, Avrupa'ya da sıçradı. İspanya'da parlamentonun onayladığı çalışanların iş güvencelerini azaltan yeni iş reformuna karşı genel grevler başladı.

Aynı şekilde Yunanistan'da hükümetin krize karşı kemer sıkma politikalarına karşı Yunan halkı sokaklara döküldü. Polislerle çatıştı, meydanları birer birer zapt etti.

Ve şimdi de İngiltere'de, siyahi bir vatandaşın polis kurşunuyla öldürülmesinden sonra başlayan olaylarda, önü alınamaz bir isyan başladı. Londra sokaklarında başlayan gösteriler, Birmingham, Bristol ve Liverpool gibi kentlere de sıçradı. Öfkeli kalabalıklar arabaları ateşe verdi, büyük dükkanları yağmalamaya başladılar.

Dünyada birkaç ay içinde bir dizi ülkede bu olaylar olurken, bizde ise yansımalar hep aynı.

Araplar ayaklandığında, biliyorsunuz, Araplar kendi başlarına hiçbir iş yapamayacak kadar zavallı bir halk olduğundan, kesin bu işin içinde emperyalistler vardı. O yüzden yaramazdı. At çöpe!

Yunanlılar ayaklandı, e Yunanlılar da tembellerdi. Hiç çalışmazlar, armut piş ağzıma düş isterlerdi. Dolayısıyla bu kadar hazırcılığa dağ bile dayanmayacağından, ekonomileri patlak vermişti ve şimdi de ortalığı birbirine katmaya başlamışlardı. Beter olsunlardı!

İngilizlerinse basit birer kundaklama ve yağmalama vakasıydı. Fakat İngiliz hükümeti, en yakın zamanda bu taşkınlıkların sonunu getirirdi. Zaten, Londra'ya yerleşen Türk esnaflar da, ellerine sopaları, döner bıçaklarını alıp, sokak sokak İngiliz anarşist kovalamaya koyulmuştu. Evelallah bizimkilerin de yardımıyla, birkaç güne bu olaylar biterdi.

(Biz mi? Biz müreffeh-feh-feh-feh! Biz gelişmiş-miş-miş-miş! Demokratik-tik-tik-tik! Biz en Kemalist-tiz-tiz-tiz!)

Şaka maka, Türkiye'den dünya aynen böyle gözükmekte, evet. Koca koca gazeteler, televizyon kanalları, İngiltere'deki olayları, bir avuç siyah giymiş anarşistin çıkardığı taşkınlıklar olarak verip, sokaklarda ellerinde döner bıçakları gösterici kovalayan Türkleri de, "Kahraman Türkler!", "Türkler Londra'yı savunuyor!", "İngilizler Türkleri konuşuyor!" manşetleriyle verdi.

Evet, İngiltere'de rahatları, huzurları bozulan beyaz İngilizlerin kaybetmekten korktukları lükslerinin bekçiliğini yapan ve böylece takdirlerini kazanan Türkler... Ne kadar onurluca değil mi?

Öte yandan, sadece bizim ülkemizdeki değil, tüm dünyadaki ana akım medyanın, İngiltere'deki olayları sırf basit birer kundaklama ve yağmacılık olayları olarak değerlendirmesinde şaşırılacak bir şey yok. Sanki bu olaylarda sokağa dökülen insanların sıkıntılarının ya da bardağı taşıran son damla olarak birkaç gün önce siyahi bir vatandaşın polis kurşunuyla öldürülmesinin hiçbir payı yokmuş gibi davranmaları son derece normaldir.

Mesela olayların başladığı Tottenham'ın, Londra'daki en büyük siyahi nüfusu barındıran ve aynı zamanda işsizliğin en yüksek olduğu banliyö olmasının hiçbir önemi yok onlar için. Veya isyanın çok kısa zamanda diğer şehirlere de yayılmasının nedeninin ekonomik sıkıntılar olarak görülmesinin de bir önemi yok. Hükümetin özelleştirmeler yoluyla istihdamı daraltması, işsizlik ve sosyal güvenlik ödeneklerinde ciddi oranda kesintiye gitmesi ve tüm bunların da yoksul emekçileri ayaklanmaya itmesinin, hiçbir ama hiçbir önemi yok.

Bu olayların aynısı bugün Türkiye'de gerçekleşse, huzurları bozulan zenginlerin koruyuculuğunu üstlenecek eli sopalı sokak çeteleri, yine manşetlerde göklere çıkarılacaktır. Çünkü mesele mevcut düzenin korunmasıysa, bugünkü suni statüko tartışmaları bir kenara bırakılacak, ulusalcısından muhafazakarına, faşistinden liberaline düzenin tüm temsilcileri, ateşli birer statüko savunucusu kesileceklerdir.

Fakat biz, bu tür olayları, televizyonlarının başında, çaylarını yudumlayarak değerlendiren ahmakların dar bakış açılarıyla değerlendirmeyiz. Bizim için aslolan, isyan eden kitlelerin penceresinden dünyaya bakmaktır. Ve ancak bu şekilde baktığımızda, birbiri ardına gerçekleşen ayaklanmaların temel nedenini; kapitalizmin, Marx'ın 1844 El Yazmaları'nda ve Alman İdeolojisi'nde belirttiği gibi, insanları yabancılaştırması olarak görürüz. Sorunu, bireyleri ve de toplumu, giderek kendisine, dünyaya ve yaşama yabancılaştırarak önemsizleşmelerini sağlayan kapitalizmde ararız.

NBC haberlerinin birinde, Tottenham'daki genç bir adama isyanlarının gerçekten bir işe yarayıp yaramadığı sorulduğunda, genç adamın verdiği, "Elbette yaradı. Eğer isyan etmeseydik, şu an benimle konuşuyor olmazdınız, değil mi?" cevabıyla anlatmak istediği şey tam olarak budur!

Ya da Mısır'da ayaklanmaların gerçekleştiği zamanlarda bir göstericinin sarfettiği, "Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor!" sözleriyle anlatmaya çalıştığı şey de tam olarak budur!

İnsanlar artık, "Ben varım!" demek istiyorlar. Kitleler, özgürlüklerinin ve kurtuluşlarının kendi elleriyle gerçekleşebileceğine, yeniden inanmak istiyorlar. Çünkü başka çareleri yok!

Gerçekleşen tüm isyan gösterileri de, bu isteğin gözler önüne serilmiş halinden başka bir şey değil. Tek mesele, bu gösterilere hangi gözle baktığımızda. Eğer Londra sokaklarında yakılan arabalar, korkuyla göz bebeklerimizi büyütüyorsa, bu, hiçbir şey anlamadığımızı ya da belki de anlamanın işimize gelmediğini gösterir.

Bugün, dünyanın birçok yerinde, günde 1 doların altında çalışmak zorunda kalan milyarlarca insan varsa ve bir avuç azınlığın sürdüğü refahın bedeli, bu milyarlarca insanın kanı, gözyaşı ve sefaletiyse, bu talan ve sömürü imparatorluğunun yıkılması, elbette sessiz sedasız olmayacaktır.

Hatta ne yazık ki, insanlığın önünde, bugüne kadar döktüğü kan ve gözyaşı kadar daha dökmesi gereken kan ve gözyaşı durmaktadır. Fakat bir farkla! Bugüne kadar birilerinin işkembesini doldurmak için dökülen kan ve gözyaşı, bir gün gelecek ki, sadece insanlığın kendi özgürlüğü ve kurtuluşu için dökülecektir.

Kaldı ki insanlık, çektiği acıların ve maruz kaldığı haksızlıkların bedelini, sorumlularına ödetmekte de çok geç kalmıştır. (Marx'ın öngörülerine göre 150 yıl kadar.) Bugün kimilerimizin dehşetle, kimilerimizinse heyecanla izlediği isyanlarsa, bu ödenecek bedelin sadece ön fragmanlarıdır.

Dehşetle izleyenlerin tek korkuları, güvenlikli sitelerindeki, havuzlu villalarındaki konforunu kaybetme ve evlerinin önündeki lüks otomobillerine acaba bir şey olur mu korkusudur. Ne insanların çektiği acılar onların umurlarındadır ne de bu acıların ne pahasına çekildiği.

Bugün İngiltere'de yakılan otomobiller, kimilerine vandalizmin tipik bir örneği olarak gelebilir. Fakat, duruma şöyle de bakabiliriz: Londra'daki zenginler, otomobillerini yanar vaziyette izlerken, belki de hayatlarında ilk defa, yaşadıkları şehirde, lüks hayatlarını borçlu oldukları yoksulların da varolduklarını hatırlamışlardır.

Ayriyetten, göstericiler değil Londra'daki arabaları, bütün Londra'yı yaksalar, bu, kapitalizmin insanlığa karşı işlediği suçların yanında yine de sönük kalacaktır. Ama ne gariptir ki, yanan arabaları dehşetle izleyenler, mesela dünya çapında reklama ayrılan bütçenin her yıl 500 milyar dolar artmasını gayet sakinlikle karşılamaktadırlar. Hem de, bir BM araştırmasına göre, reklama ayrılan bu miktarın sadece yüzde 10'unun, dünyadaki açlığı yarıya düşürmek için yeterli olacağını bile bile! Peki neden hiçbir şey yapmıyorlar? Çünkü dünyanın tepesine üşüşmüş bir avuç asalağın rahata alışmış kıçlarına ve onların tabaklarından uşaklarına düşen kırıntılara bir şey olmasın istiyorlar da ondan!

Hangisi gözünüze daha büyük bir vahşet olarak görünüyor? Emperyal savaşlar, sömürgeci yayılma, katliamlar, açlık, doğanın yokedilmesi, ırkçılık, vs. mi? Yoksa dünyanın herhangi bir ülkesinin herhangi bir büyük kentinde, birkaç yüz otomobilin yakılması ya da dükkanların yağmalanması mı?

İngiliz devrimci Marksizminin önemli temsilcilerinden Tarık Ali'nin olayları değerlendirdiği yazısında belirttiği gibi, elbette Londra sokaklarında dükkanların yağmalanması doğru bir şey değil. (1) Fakat bu tür olaylarda, ortalık terörize edildiği vakit, gösterilere katılan kitlenin bir kısmı, olayın politik boyutundan sıyrılıp, kendilerini sadece sayesinde harekete geçtikleri öfkelerine bırakabilirler ve pek de manası olmayan bir takım şiddet gösterilerine başvurabilirler. Dükkanların yağmalanması da böyle bir şeydir. Bu da, gösterileri doğru hedefe götürecek, derleyip toparlayacak bir siyasi önderliğin bulunmamasından, tabiri caizse kitlelerin başı boş halde olmasından ve böylece eylemlerinin süreç içinde depolitize hale gelmesinden kaynaklanmaktadır.

Tarık Ali'nin ilgili yazısında vurguladığı şu kısım bu açıdan önemlidir: "Bu ülkede güçlü bir muhalefet partisi olsaydı, neo-liberal sistemin sallanmakta olan iskeleti kendiliğinden çöküp daha fazla kişiye zarar vermeden onu sökmeyi savunurdu." (2)

Yine de tüm bu olaylar, işin özünü kaçırmamıza mazeret olmamalıdır. Kapitalizm, insanların bir kısmı için yarattığı büyük refah ve zenginliğin yanı sıra, daha büyük bir kısmı için yarattığı yoksulluk ve gelir adaletsizliğiyle beraber büyük de bir öfke yaratmaktadır. Ve tüm bu olaylar, kapitalizmin sorumlu olduğu bu öfkenin bir sonucudur.

Dolayısıyla, şu konuda anlaşmalıyız: Dünyadaki tüm şiddet gösterilerinin biricik sorumlusu kapitalizmdir ve hedefi de kapitalizm olmalıdır.

Şiddeti, varolan toplumsal düzenin günahlarından soyutlayarak, bir avuç öfkeli, kendini kaybetmiş kalabalığın yarattığı kargaşa ortamı olarak tanımlayan ikiyüzlülere karşı Horkheimer'ın bir sözünü uyarlarsak, kapitalizmden söz etmek istemeyenler, onun yarattığı şiddet ortamı hakkında da ağızlarını açmamalıdırlar. (3)

Öte yandan burada sorulması gereken esas soru, aylardır dünyanın değişik bölgeleri ve ülkelerinde birbiri ardına gerçekleşen ayaklanmaların ortak hedefinin kapitalizm mi olduğudur? Yoksa, karşı karşıya olduğumuz vaka, kapitalizmin sorumlu olduğu; fakat dünyanın her yerinde farklı derecelerde yaşanılan yoksulluğun, sömürünün, gelir adaletsizliğinin ve hukuksuzluğun -diğer bir adıyla burjuva hukukunun- kitleler üzerinde kendiliğinden yarattığı bir öfkeden mi ibarettir?

Bana göre, içinde bulunduğumuz durum, ikinci durum. İnsanlar, dünyanın farklı yerlerinde, birbirlerinden çok değişik kültürlerin ve hayatların içinde yaşarlarken, nasıl olurlar da, birbiri ardına isyan gösterilerine girişirler? Çünkü hepsinin ortak noktası, hoşnutsuz ve öfkeli olmaları.

Fakat bu kesinlikle küçümsenmemeli. İnsanları isyan etmeye iten bu öfke çok değerli ve önemlidir. Çünkü bu, insanların hala onurlarını ve haksızlık karşısında gösterdikleri tepkisel reflekslerini koruyabilmiş varlıklar olduklarını gösterir. Çünkü bu, kapitalizmi yıkacak öznelerden bir tanesidir. Çünkü bu, kapitalistleri insana dair en çok korkutan şeylerden biridir. Adorno da, "Burjuvazi hoşgörülüdür, insanı olduğu gibi kabul eder; zira olabileceklerinden korkmaktadır" derken bundan bahsetmektedir.

Diğer yandan, dünyanın değişik noktalarında isyan eden kalabalıkların bir diğer ortak noktaları da, tabii yine dereceleri birbirlerinden farklı olmak üzere, bu öfkelerini yeteri düzeyde anlamlandıramamalıdır. Aksi takdirde, birkaç ay içinde, bir parmağın üzerinde sayıda ülkede gerçekleşen hatrı sayılır şiddetlerde ayaklanmanın sonucunda, yeni bir devrimler çağının açılması gerekirdi.

Peki neden ayaklanmaların gerçekleştiği hiçbir ülkede, isyan eden kitlelerin sorunlarının doğrudan çözümü olabilecek çapta bir devrim gerçekleşmedi? (4) Çünkü, ne Arap ülkelerinde ne de İspanya'da, Yunanistan'da, İngiltere'de, kendiliğinden gerçekleşen isyanları doğru hedefe, sisteme karşı yönlendirebilecek, olası karşı saldırılara karşı kitleleri toparlayabilecek, yeniden yönlendirebilecek ve bu uzun mücadelenin sonunda devrim ihtimalinin belirmesini sağlayabilecek bir politik önderlik bulunmamaktadır. Dahası, tüm bu ülkelerdeki isyanları hakkını vererek takip edebilen, değerlendirebilen uluslararası çapta bir önderlik, bir Enternasyonal de bulunmamaktadır.

Böylelikle, neredeyse ayda bir dünyanın başka bir ülkesinde bir isyan patlak vermekte ve ülkede gerçekleşmesi olası bir işçi devriminin tek politik temsilcileri olan komünistler, bu isyanlara müdahale edememekte ve kurulu düzenin temsilcileri de, öyle veya böyle, isyanları olabilecek en az zararla atlatabilmektedirler.

Yani, neo-liberal sistem, kendi yarattığı öfkeli kalabalıklar tarafından, evet sallanmaktadır; fakat bu hoşnutsuz ve öfkeli kitleleri devrime götürecek bir uluslararası devrimci önderlik bulunmadığından, sistem kendisini durmadan yenilemeye devam etmektedir. (5)(6)

Dolayısıyla tüm bu uluslararası ayaklanmalardan, kısaca bazı önemli sonuçlar çıkarmamız gerekir:

1) İdeolojik kavrayışımız da örgütsel anlayışımız da enternasyonalist olmak zorundadır. Örneğin Türkiye'de devrimci bir mücadele vermek amacında olan herhangi bir yapı, bilmek zorundadır ki, Türkiye halklarının kaderiyle tüm Ortadoğu halklarının kaderi bir olacaktır. Dolayısıyla, Türkiye'de var olmak istiyorsak, Ortadoğu'daki gelişmelerde de söz sahibi olabilecek vaziyete gelmek zorundayız.

2) Marksizme yönelik milliyetçi ve liberal ideolojik bulandırmalara karşı, sınıfsal bakış açımızı muhafaza etmeliyiz. İçinde bulunduğumuz gerici dönemlerde, eğer hiçbir şey yapamıyorsak, en azından, çok büyük mücadelelerle bugüne taşınan ideolojik birikimimizi korumalıyız. Ancak bu şekilde gelecek tarihsel yükseliş dalgasına hazır durumda olabiliriz (7) ve ancak bu şekilde Marksizm belini doğrultabilir. (8)

3) Anti-kapitalist ve dolayısıyla anti-emperyalist olmak zorundayız. Ülkemizdeki ve dünyamızdaki hiçbir politik gelişmeyi, kapitalizmin ve emperyalizmin dışında değerlendiremeyiz. Ve bu da, solcu kalmamızın yegane koşuludur.

4) Bu temel ideolojik meselelerde anlaşan tüm komünistler, devrimci bir politik önderliğin inşasına girişmekle ve işçi sınıfı saflarında örgütlenmekle yükümlüdür. Aristoteles'teki gibi, önemli olan nasıl hissettiğimiz değil, ne yaptığımızdır!

Dipnotlar:

(1) (2) Tarık Ali'nin ırb.co.uk'ta yayınlanan 'Neden burada, neden şimdi?' başlıklı yazısı için: http://www.birgun.net/worlds_index.php?news_code=1312892090&year=2011&month=08&day=09

(3) Horkheimer'ın bu sözünün orjinali: "Kapitalizmden söz etmek istemeyenler, faşizm konusunda da ağızlarını açmasınlar."

(4) Arap devrimleri kuşkusuz büyük bir öneme sahiptir. Fakat burada bahsettiğimiz devrim, anlaşılacağı üzere, varolan düzeni tersyüz edecek yegane devrim olan, işçi devrimidir.

(5) Buradaki esas endişelenmemiz gereken konu, sistem kendisini yeniledikçe, yani sallanıp yıkılmadıkça, kitleler üzerinde yayılan umutsuzluk dalgasıdır. Bu durumda kapitalizm, kendisine karşı kendiliğinden baş gösteren isyanların sonunda güçlenmektedir; çünkü onu yıkacak kitlelerin gözünde, giderek asla yıkılamayacak bir güç olarak görünmeye başlar. Çünkü ona en ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda, devrim fikri ortadan kalkmışken, devrime inanmak pek de kolay bir iş değildir.

(6) Tam da bu noktada, Terry Eagleton'ın Yordam Kitap tarafından Mayıs 2011'de basılan 'Marx Neden Haklıydı?' kitabında geçen şu güzel dileği düşüyor aklımıza: "İnşallah, okul çocuklarının tarih dersinde, bir zamanlar milyonlarca insan açken, bir avuç başka insanın fino köpeklerini havyarla beslediği olgusu karşısında inanmazlıkla çığlıklar attığı bir toplumsal düzenin yaratılması bu kadar uzun sürmez." (s.113)

(7) Troçki'nin 28 Ağustos 1937'de kaleme aldığı 'Bolşevizm mi Stalinizm mi?' çalışmasının giriş kısmını aynen paylaşmak gerekirse: "Günümüz benzeri gerici dönemler, işçi sınıfını öncüsünden yalıtıp dağıtmakla ve zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda politik düşünceyi çoktandır aşmış olduğu evrelerin gerisine savurarak, hareketin genel ideolojik düzeyinin düşmesine de neden olur. Bu koşullarda öncünün başlıca görevi, bu genel gerileme seline kapılmamaktır. Akıntıya karşı gitmek gerekir. Eğer elverişsiz güçler dengesi daha önce kazanılmış olan politik mevzilerin korunmasına olanak tanımıyorsa, en azından ideolojik mevzilerde direnmek gerekir, çünkü geçmişte büyük bedeller karşılığında kazanılan deneyim bu ideolojik mevzilerde yoğunlaşmıştır. Böyle bir politika budalalara 'sekterlik' gibi görünür. Gerçekte ise bu, gelecek tarihsel yükseliş dalgasıyla birlikte yeni ve devasa bir sıçrayış yapabilmek için önceden hazırlanmaktan başka bir şey değildir."

(8) Fredric Jameson, The Ideologies of Theory [Teorinin İdeolojileri], (Londra, 2008), s. 514.


Onur Özgen