10 Ağustos 2011 Çarşamba

Babil, yanmaya devam ediyor...

Önce Tunus'ta isyanlar patlak verdi. 24 yıllık diktatör Bin-Ali, devrildi. Ardından Mısır'da milyonlar sokağa döküldü. Yıkılmasına imkansız gözüyle bakılan 30 yıllık diktatör Mübarek, devrildi. Ve sonra Libya ve sonra Suriye...

İsyanlar Arap yarımadasından, Avrupa'ya da sıçradı. İspanya'da parlamentonun onayladığı çalışanların iş güvencelerini azaltan yeni iş reformuna karşı genel grevler başladı.

Aynı şekilde Yunanistan'da hükümetin krize karşı kemer sıkma politikalarına karşı Yunan halkı sokaklara döküldü. Polislerle çatıştı, meydanları birer birer zapt etti.

Ve şimdi de İngiltere'de, siyahi bir vatandaşın polis kurşunuyla öldürülmesinden sonra başlayan olaylarda, önü alınamaz bir isyan başladı. Londra sokaklarında başlayan gösteriler, Birmingham, Bristol ve Liverpool gibi kentlere de sıçradı. Öfkeli kalabalıklar arabaları ateşe verdi, büyük dükkanları yağmalamaya başladılar.

Dünyada birkaç ay içinde bir dizi ülkede bu olaylar olurken, bizde ise yansımalar hep aynı.

Araplar ayaklandığında, biliyorsunuz, Araplar kendi başlarına hiçbir iş yapamayacak kadar zavallı bir halk olduğundan, kesin bu işin içinde emperyalistler vardı. O yüzden yaramazdı. At çöpe!

Yunanlılar ayaklandı, e Yunanlılar da tembellerdi. Hiç çalışmazlar, armut piş ağzıma düş isterlerdi. Dolayısıyla bu kadar hazırcılığa dağ bile dayanmayacağından, ekonomileri patlak vermişti ve şimdi de ortalığı birbirine katmaya başlamışlardı. Beter olsunlardı!

İngilizlerinse basit birer kundaklama ve yağmalama vakasıydı. Fakat İngiliz hükümeti, en yakın zamanda bu taşkınlıkların sonunu getirirdi. Zaten, Londra'ya yerleşen Türk esnaflar da, ellerine sopaları, döner bıçaklarını alıp, sokak sokak İngiliz anarşist kovalamaya koyulmuştu. Evelallah bizimkilerin de yardımıyla, birkaç güne bu olaylar biterdi.

(Biz mi? Biz müreffeh-feh-feh-feh! Biz gelişmiş-miş-miş-miş! Demokratik-tik-tik-tik! Biz en Kemalist-tiz-tiz-tiz!)

Şaka maka, Türkiye'den dünya aynen böyle gözükmekte, evet. Koca koca gazeteler, televizyon kanalları, İngiltere'deki olayları, bir avuç siyah giymiş anarşistin çıkardığı taşkınlıklar olarak verip, sokaklarda ellerinde döner bıçakları gösterici kovalayan Türkleri de, "Kahraman Türkler!", "Türkler Londra'yı savunuyor!", "İngilizler Türkleri konuşuyor!" manşetleriyle verdi.

Evet, İngiltere'de rahatları, huzurları bozulan beyaz İngilizlerin kaybetmekten korktukları lükslerinin bekçiliğini yapan ve böylece takdirlerini kazanan Türkler... Ne kadar onurluca değil mi?

Öte yandan, sadece bizim ülkemizdeki değil, tüm dünyadaki ana akım medyanın, İngiltere'deki olayları sırf basit birer kundaklama ve yağmacılık olayları olarak değerlendirmesinde şaşırılacak bir şey yok. Sanki bu olaylarda sokağa dökülen insanların sıkıntılarının ya da bardağı taşıran son damla olarak birkaç gün önce siyahi bir vatandaşın polis kurşunuyla öldürülmesinin hiçbir payı yokmuş gibi davranmaları son derece normaldir.

Mesela olayların başladığı Tottenham'ın, Londra'daki en büyük siyahi nüfusu barındıran ve aynı zamanda işsizliğin en yüksek olduğu banliyö olmasının hiçbir önemi yok onlar için. Veya isyanın çok kısa zamanda diğer şehirlere de yayılmasının nedeninin ekonomik sıkıntılar olarak görülmesinin de bir önemi yok. Hükümetin özelleştirmeler yoluyla istihdamı daraltması, işsizlik ve sosyal güvenlik ödeneklerinde ciddi oranda kesintiye gitmesi ve tüm bunların da yoksul emekçileri ayaklanmaya itmesinin, hiçbir ama hiçbir önemi yok.

Bu olayların aynısı bugün Türkiye'de gerçekleşse, huzurları bozulan zenginlerin koruyuculuğunu üstlenecek eli sopalı sokak çeteleri, yine manşetlerde göklere çıkarılacaktır. Çünkü mesele mevcut düzenin korunmasıysa, bugünkü suni statüko tartışmaları bir kenara bırakılacak, ulusalcısından muhafazakarına, faşistinden liberaline düzenin tüm temsilcileri, ateşli birer statüko savunucusu kesileceklerdir.

Fakat biz, bu tür olayları, televizyonlarının başında, çaylarını yudumlayarak değerlendiren ahmakların dar bakış açılarıyla değerlendirmeyiz. Bizim için aslolan, isyan eden kitlelerin penceresinden dünyaya bakmaktır. Ve ancak bu şekilde baktığımızda, birbiri ardına gerçekleşen ayaklanmaların temel nedenini; kapitalizmin, Marx'ın 1844 El Yazmaları'nda ve Alman İdeolojisi'nde belirttiği gibi, insanları yabancılaştırması olarak görürüz. Sorunu, bireyleri ve de toplumu, giderek kendisine, dünyaya ve yaşama yabancılaştırarak önemsizleşmelerini sağlayan kapitalizmde ararız.

NBC haberlerinin birinde, Tottenham'daki genç bir adama isyanlarının gerçekten bir işe yarayıp yaramadığı sorulduğunda, genç adamın verdiği, "Elbette yaradı. Eğer isyan etmeseydik, şu an benimle konuşuyor olmazdınız, değil mi?" cevabıyla anlatmak istediği şey tam olarak budur!

Ya da Mısır'da ayaklanmaların gerçekleştiği zamanlarda bir göstericinin sarfettiği, "Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor!" sözleriyle anlatmaya çalıştığı şey de tam olarak budur!

İnsanlar artık, "Ben varım!" demek istiyorlar. Kitleler, özgürlüklerinin ve kurtuluşlarının kendi elleriyle gerçekleşebileceğine, yeniden inanmak istiyorlar. Çünkü başka çareleri yok!

Gerçekleşen tüm isyan gösterileri de, bu isteğin gözler önüne serilmiş halinden başka bir şey değil. Tek mesele, bu gösterilere hangi gözle baktığımızda. Eğer Londra sokaklarında yakılan arabalar, korkuyla göz bebeklerimizi büyütüyorsa, bu, hiçbir şey anlamadığımızı ya da belki de anlamanın işimize gelmediğini gösterir.

Bugün, dünyanın birçok yerinde, günde 1 doların altında çalışmak zorunda kalan milyarlarca insan varsa ve bir avuç azınlığın sürdüğü refahın bedeli, bu milyarlarca insanın kanı, gözyaşı ve sefaletiyse, bu talan ve sömürü imparatorluğunun yıkılması, elbette sessiz sedasız olmayacaktır.

Hatta ne yazık ki, insanlığın önünde, bugüne kadar döktüğü kan ve gözyaşı kadar daha dökmesi gereken kan ve gözyaşı durmaktadır. Fakat bir farkla! Bugüne kadar birilerinin işkembesini doldurmak için dökülen kan ve gözyaşı, bir gün gelecek ki, sadece insanlığın kendi özgürlüğü ve kurtuluşu için dökülecektir.

Kaldı ki insanlık, çektiği acıların ve maruz kaldığı haksızlıkların bedelini, sorumlularına ödetmekte de çok geç kalmıştır. (Marx'ın öngörülerine göre 150 yıl kadar.) Bugün kimilerimizin dehşetle, kimilerimizinse heyecanla izlediği isyanlarsa, bu ödenecek bedelin sadece ön fragmanlarıdır.

Dehşetle izleyenlerin tek korkuları, güvenlikli sitelerindeki, havuzlu villalarındaki konforunu kaybetme ve evlerinin önündeki lüks otomobillerine acaba bir şey olur mu korkusudur. Ne insanların çektiği acılar onların umurlarındadır ne de bu acıların ne pahasına çekildiği.

Bugün İngiltere'de yakılan otomobiller, kimilerine vandalizmin tipik bir örneği olarak gelebilir. Fakat, duruma şöyle de bakabiliriz: Londra'daki zenginler, otomobillerini yanar vaziyette izlerken, belki de hayatlarında ilk defa, yaşadıkları şehirde, lüks hayatlarını borçlu oldukları yoksulların da varolduklarını hatırlamışlardır.

Ayriyetten, göstericiler değil Londra'daki arabaları, bütün Londra'yı yaksalar, bu, kapitalizmin insanlığa karşı işlediği suçların yanında yine de sönük kalacaktır. Ama ne gariptir ki, yanan arabaları dehşetle izleyenler, mesela dünya çapında reklama ayrılan bütçenin her yıl 500 milyar dolar artmasını gayet sakinlikle karşılamaktadırlar. Hem de, bir BM araştırmasına göre, reklama ayrılan bu miktarın sadece yüzde 10'unun, dünyadaki açlığı yarıya düşürmek için yeterli olacağını bile bile! Peki neden hiçbir şey yapmıyorlar? Çünkü dünyanın tepesine üşüşmüş bir avuç asalağın rahata alışmış kıçlarına ve onların tabaklarından uşaklarına düşen kırıntılara bir şey olmasın istiyorlar da ondan!

Hangisi gözünüze daha büyük bir vahşet olarak görünüyor? Emperyal savaşlar, sömürgeci yayılma, katliamlar, açlık, doğanın yokedilmesi, ırkçılık, vs. mi? Yoksa dünyanın herhangi bir ülkesinin herhangi bir büyük kentinde, birkaç yüz otomobilin yakılması ya da dükkanların yağmalanması mı?

İngiliz devrimci Marksizminin önemli temsilcilerinden Tarık Ali'nin olayları değerlendirdiği yazısında belirttiği gibi, elbette Londra sokaklarında dükkanların yağmalanması doğru bir şey değil. (1) Fakat bu tür olaylarda, ortalık terörize edildiği vakit, gösterilere katılan kitlenin bir kısmı, olayın politik boyutundan sıyrılıp, kendilerini sadece sayesinde harekete geçtikleri öfkelerine bırakabilirler ve pek de manası olmayan bir takım şiddet gösterilerine başvurabilirler. Dükkanların yağmalanması da böyle bir şeydir. Bu da, gösterileri doğru hedefe götürecek, derleyip toparlayacak bir siyasi önderliğin bulunmamasından, tabiri caizse kitlelerin başı boş halde olmasından ve böylece eylemlerinin süreç içinde depolitize hale gelmesinden kaynaklanmaktadır.

Tarık Ali'nin ilgili yazısında vurguladığı şu kısım bu açıdan önemlidir: "Bu ülkede güçlü bir muhalefet partisi olsaydı, neo-liberal sistemin sallanmakta olan iskeleti kendiliğinden çöküp daha fazla kişiye zarar vermeden onu sökmeyi savunurdu." (2)

Yine de tüm bu olaylar, işin özünü kaçırmamıza mazeret olmamalıdır. Kapitalizm, insanların bir kısmı için yarattığı büyük refah ve zenginliğin yanı sıra, daha büyük bir kısmı için yarattığı yoksulluk ve gelir adaletsizliğiyle beraber büyük de bir öfke yaratmaktadır. Ve tüm bu olaylar, kapitalizmin sorumlu olduğu bu öfkenin bir sonucudur.

Dolayısıyla, şu konuda anlaşmalıyız: Dünyadaki tüm şiddet gösterilerinin biricik sorumlusu kapitalizmdir ve hedefi de kapitalizm olmalıdır.

Şiddeti, varolan toplumsal düzenin günahlarından soyutlayarak, bir avuç öfkeli, kendini kaybetmiş kalabalığın yarattığı kargaşa ortamı olarak tanımlayan ikiyüzlülere karşı Horkheimer'ın bir sözünü uyarlarsak, kapitalizmden söz etmek istemeyenler, onun yarattığı şiddet ortamı hakkında da ağızlarını açmamalıdırlar. (3)

Öte yandan burada sorulması gereken esas soru, aylardır dünyanın değişik bölgeleri ve ülkelerinde birbiri ardına gerçekleşen ayaklanmaların ortak hedefinin kapitalizm mi olduğudur? Yoksa, karşı karşıya olduğumuz vaka, kapitalizmin sorumlu olduğu; fakat dünyanın her yerinde farklı derecelerde yaşanılan yoksulluğun, sömürünün, gelir adaletsizliğinin ve hukuksuzluğun -diğer bir adıyla burjuva hukukunun- kitleler üzerinde kendiliğinden yarattığı bir öfkeden mi ibarettir?

Bana göre, içinde bulunduğumuz durum, ikinci durum. İnsanlar, dünyanın farklı yerlerinde, birbirlerinden çok değişik kültürlerin ve hayatların içinde yaşarlarken, nasıl olurlar da, birbiri ardına isyan gösterilerine girişirler? Çünkü hepsinin ortak noktası, hoşnutsuz ve öfkeli olmaları.

Fakat bu kesinlikle küçümsenmemeli. İnsanları isyan etmeye iten bu öfke çok değerli ve önemlidir. Çünkü bu, insanların hala onurlarını ve haksızlık karşısında gösterdikleri tepkisel reflekslerini koruyabilmiş varlıklar olduklarını gösterir. Çünkü bu, kapitalizmi yıkacak öznelerden bir tanesidir. Çünkü bu, kapitalistleri insana dair en çok korkutan şeylerden biridir. Adorno da, "Burjuvazi hoşgörülüdür, insanı olduğu gibi kabul eder; zira olabileceklerinden korkmaktadır" derken bundan bahsetmektedir.

Diğer yandan, dünyanın değişik noktalarında isyan eden kalabalıkların bir diğer ortak noktaları da, tabii yine dereceleri birbirlerinden farklı olmak üzere, bu öfkelerini yeteri düzeyde anlamlandıramamalıdır. Aksi takdirde, birkaç ay içinde, bir parmağın üzerinde sayıda ülkede gerçekleşen hatrı sayılır şiddetlerde ayaklanmanın sonucunda, yeni bir devrimler çağının açılması gerekirdi.

Peki neden ayaklanmaların gerçekleştiği hiçbir ülkede, isyan eden kitlelerin sorunlarının doğrudan çözümü olabilecek çapta bir devrim gerçekleşmedi? (4) Çünkü, ne Arap ülkelerinde ne de İspanya'da, Yunanistan'da, İngiltere'de, kendiliğinden gerçekleşen isyanları doğru hedefe, sisteme karşı yönlendirebilecek, olası karşı saldırılara karşı kitleleri toparlayabilecek, yeniden yönlendirebilecek ve bu uzun mücadelenin sonunda devrim ihtimalinin belirmesini sağlayabilecek bir politik önderlik bulunmamaktadır. Dahası, tüm bu ülkelerdeki isyanları hakkını vererek takip edebilen, değerlendirebilen uluslararası çapta bir önderlik, bir Enternasyonal de bulunmamaktadır.

Böylelikle, neredeyse ayda bir dünyanın başka bir ülkesinde bir isyan patlak vermekte ve ülkede gerçekleşmesi olası bir işçi devriminin tek politik temsilcileri olan komünistler, bu isyanlara müdahale edememekte ve kurulu düzenin temsilcileri de, öyle veya böyle, isyanları olabilecek en az zararla atlatabilmektedirler.

Yani, neo-liberal sistem, kendi yarattığı öfkeli kalabalıklar tarafından, evet sallanmaktadır; fakat bu hoşnutsuz ve öfkeli kitleleri devrime götürecek bir uluslararası devrimci önderlik bulunmadığından, sistem kendisini durmadan yenilemeye devam etmektedir. (5)(6)

Dolayısıyla tüm bu uluslararası ayaklanmalardan, kısaca bazı önemli sonuçlar çıkarmamız gerekir:

1) İdeolojik kavrayışımız da örgütsel anlayışımız da enternasyonalist olmak zorundadır. Örneğin Türkiye'de devrimci bir mücadele vermek amacında olan herhangi bir yapı, bilmek zorundadır ki, Türkiye halklarının kaderiyle tüm Ortadoğu halklarının kaderi bir olacaktır. Dolayısıyla, Türkiye'de var olmak istiyorsak, Ortadoğu'daki gelişmelerde de söz sahibi olabilecek vaziyete gelmek zorundayız.

2) Marksizme yönelik milliyetçi ve liberal ideolojik bulandırmalara karşı, sınıfsal bakış açımızı muhafaza etmeliyiz. İçinde bulunduğumuz gerici dönemlerde, eğer hiçbir şey yapamıyorsak, en azından, çok büyük mücadelelerle bugüne taşınan ideolojik birikimimizi korumalıyız. Ancak bu şekilde gelecek tarihsel yükseliş dalgasına hazır durumda olabiliriz (7) ve ancak bu şekilde Marksizm belini doğrultabilir. (8)

3) Anti-kapitalist ve dolayısıyla anti-emperyalist olmak zorundayız. Ülkemizdeki ve dünyamızdaki hiçbir politik gelişmeyi, kapitalizmin ve emperyalizmin dışında değerlendiremeyiz. Ve bu da, solcu kalmamızın yegane koşuludur.

4) Bu temel ideolojik meselelerde anlaşan tüm komünistler, devrimci bir politik önderliğin inşasına girişmekle ve işçi sınıfı saflarında örgütlenmekle yükümlüdür. Aristoteles'teki gibi, önemli olan nasıl hissettiğimiz değil, ne yaptığımızdır!

Dipnotlar:

(1) (2) Tarık Ali'nin ırb.co.uk'ta yayınlanan 'Neden burada, neden şimdi?' başlıklı yazısı için: http://www.birgun.net/worlds_index.php?news_code=1312892090&year=2011&month=08&day=09

(3) Horkheimer'ın bu sözünün orjinali: "Kapitalizmden söz etmek istemeyenler, faşizm konusunda da ağızlarını açmasınlar."

(4) Arap devrimleri kuşkusuz büyük bir öneme sahiptir. Fakat burada bahsettiğimiz devrim, anlaşılacağı üzere, varolan düzeni tersyüz edecek yegane devrim olan, işçi devrimidir.

(5) Buradaki esas endişelenmemiz gereken konu, sistem kendisini yeniledikçe, yani sallanıp yıkılmadıkça, kitleler üzerinde yayılan umutsuzluk dalgasıdır. Bu durumda kapitalizm, kendisine karşı kendiliğinden baş gösteren isyanların sonunda güçlenmektedir; çünkü onu yıkacak kitlelerin gözünde, giderek asla yıkılamayacak bir güç olarak görünmeye başlar. Çünkü ona en ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda, devrim fikri ortadan kalkmışken, devrime inanmak pek de kolay bir iş değildir.

(6) Tam da bu noktada, Terry Eagleton'ın Yordam Kitap tarafından Mayıs 2011'de basılan 'Marx Neden Haklıydı?' kitabında geçen şu güzel dileği düşüyor aklımıza: "İnşallah, okul çocuklarının tarih dersinde, bir zamanlar milyonlarca insan açken, bir avuç başka insanın fino köpeklerini havyarla beslediği olgusu karşısında inanmazlıkla çığlıklar attığı bir toplumsal düzenin yaratılması bu kadar uzun sürmez." (s.113)

(7) Troçki'nin 28 Ağustos 1937'de kaleme aldığı 'Bolşevizm mi Stalinizm mi?' çalışmasının giriş kısmını aynen paylaşmak gerekirse: "Günümüz benzeri gerici dönemler, işçi sınıfını öncüsünden yalıtıp dağıtmakla ve zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda politik düşünceyi çoktandır aşmış olduğu evrelerin gerisine savurarak, hareketin genel ideolojik düzeyinin düşmesine de neden olur. Bu koşullarda öncünün başlıca görevi, bu genel gerileme seline kapılmamaktır. Akıntıya karşı gitmek gerekir. Eğer elverişsiz güçler dengesi daha önce kazanılmış olan politik mevzilerin korunmasına olanak tanımıyorsa, en azından ideolojik mevzilerde direnmek gerekir, çünkü geçmişte büyük bedeller karşılığında kazanılan deneyim bu ideolojik mevzilerde yoğunlaşmıştır. Böyle bir politika budalalara 'sekterlik' gibi görünür. Gerçekte ise bu, gelecek tarihsel yükseliş dalgasıyla birlikte yeni ve devasa bir sıçrayış yapabilmek için önceden hazırlanmaktan başka bir şey değildir."

(8) Fredric Jameson, The Ideologies of Theory [Teorinin İdeolojileri], (Londra, 2008), s. 514.


Onur Özgen

Hiç yorum yok: