21 Ekim 2011 Cuma

Adaletin 200'ü, Hrant'ın 'arkadaş'larının yüzsüzlüğü

"Liberal, iğrenç bir sözcüktür." (Jean Paul Sartre, 1964 Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddederken.)

Ahmet Şık, 16 Ağustos'ta kaleme aldığı yazısında, liberallerin Hrant Dink cinayeti davasıyla ilişkilerini şöyle değerlendiriyordu: "Çok gariptir ki, bu soruşturmalara ciddiyet kazandıran Hrant Dink suikastında emniyet teşkilatının da en az askeri teşkilat ve MİT kadar ihmalleri olmasına rağmen; bu ihmal ilgi alanlarına hiç girmez bu zevatın. Cinayete ortak olmak boyutundaki bu 'ihmali' irdelemezler; ama sorsanız 'Hrant'ın arkadaşlarıdırlar'. Şaşırtıcı değil; çünkü sessizlik burada da devrededir. Sevgili Arat, Hrant Dink cinayetinde üst düzey bir kamu görevlisi olarak ihmali olduğu iddia edilen Muammer Güler'in AKP'den milletvekili adayı yapılmasını (şimdi TBMM'de); "bizi sırtımızdan hançerlediler" diyen Cemil Çiçek'in aslanlar gibi koltuğunu korumasını eleştirir. Al sana yine sessizlik.
(...)
O yere göğe koyamadıkları sultanları, seçimlerden iki gün önce gazeteci Ruşen Çakır'a verdiği röportajda, "Ne Yahudiliğimiz, Ne Ermeniliğimiz, ne afedersiniz Rumluğumuz kaldı..." diye cümlesine başlayıp özünde ne olduğunu ortaya koyan bir konuşma yapar. Malum zevat, yine susar ve 'balkon konuşması'nı beklememizi tavsiye ederler. Seçim meydanlarında böyle konuşmalara tolerans göstermemizi, bunun olağan olduğunu savunanlar bile olur aralarında. Zaten sevgili Hrant Dink, AKP iktidarda iken katledilmemiştir. Yine AKP iktidarda iken katilleri yargılanıyormuş gibi yapılmamaktadır. Gerçek katillere ulaşmamız AKP iktidarında engellenmemektedir. Bu yüzden de, "Ey iktidar şu tetikçi çakalların ardındaki devlet gücünü yargıla!" diyemezler."

Hrant Dink Vakfı neye hizmet eder?
Ahmet Şık'ın bu paragraflarında genel hatlarını çizdiği bu malum liberal zevat tiplemesine en uygun insanlardan biri olan Ahmet Altan, geçtiğimiz ay içerisinde Uluslararası Hrant Dink Vakfı tarafından, Hrant Dink ödülüne layık görüldü.

Vakfın ödülü verme kriterlerinde şunlar yazıyor: "Ödül, her yıl ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna bireysel risk alan, ezber bozan, barışın dilini kullanan, bunları yaparken, insanlara mücadeleye devam etme yolunda ilham ve umut veren, biri Türkiye’den biri Türkiye dışından kişi, kurum veya gruplara veriliyor."

Vakıf, gerçekten söylediği gibi biri Türkiye'den biri Türkiye dışından iki kişiye ödül verdi. Peki ya diğer kriterleri ne yapacağız?

Vakfın bu ödül seçiminin ardından epey tartışma döndü. Her ne kadar kimileri bu ödül seçimine inanamadığını belirtse de, ben pek de o görüşte değilim.

RED'in geçmiş sayılarının birinde, Uluslararası Hrant Dink Vakfı'nın yetkili isimleri arasında Soros'la ve hatta Fethullah Gülen'le ilişkileri olan İbrahim Betil'in, A&B Halkla İlişkileri şirketinin sahibi Sibel Asna'nın, Oral Çalışlar ve Ali Bayramoğlu gibi ne oldukları ortada isimlerin bulunduğu; vakfı destekleyen kuruluşlar arasındaysa, Avrupa Birliği dışında Chrest Vakfı, Gülbenkyan Fonu, Heinrich Böll Stiftung Derneği, Global Dialog, Friedrich Naumann Vakfı, Hollanda Konsolosluğu, Tower Travel ve Aktif İleti gibi liberal kuruluşların, STK'ların bulunduğu açıklanmıştı.

Yani böyle bir kuruluştan Ahmet Altan'a ödül çıkması gayet doğal; çünkü burdan başka bir şey çıkmaz. Zira bu vakfın, kuruluş amacı aslında budur: Hrant Dink üzerinden birbirlerini -liberalizmi- ödüllendirmek.

Yukarıda bu vakfın görevlilerinden olduğunu belirttiğimiz Oral Çalışlar'ın, üniversite yıllarında Deniz Gezmiş'le arkadaş olması, bugün geldiği noktadan bağımsız bir şekilde hala Deniz'lerin yoldaşı olmasına yetiyormuş gibi, 68'e dair anılarını kitaplaştırabildiği bir ülkede, kendilerine Hrant'ın arkadaşları diyen bir grubun da çıkıp Hrant adına Ahmet Altan'ı ödüllendirmesi normaldir.

Fakat ne Oral Çalışlar, Deniz Gezmiş'in arkadaşıdır; ne de bu vakfın yöneticileri, -Hrant'ın aile fertleri hariç- Hrant'ın arkadaşlarıdır.

Nedim Şener'e hapis, Ahmet Altan'a ödül!
Vakıf yöneticileri Ahmet Altan'ı ödüllendirirken; Ahmet Altan, Hrant'ın duruşmasına gitme zahmetine dahi girmedi. Birçok yazarın yaptığını yapmayı çok görüp, 15 Eylül'de (Hrant'ın doğum günü) köşesinde Hrant'ın adını anmaya tenezzül etmedi.

Hal böyle olunca da, insanlar haklı olarak düşünüyorlar: "Hrant'ı vuran katil 20 yılla, cinayeti aydınlatmak için araştırmalar yapan Nedim Şener 32.5 yılla yargılanıyor. Fakat Hrant'ın adına kurulmuş bir vakfın yöneticileri, Nedim Şener'i ödüle layık görmek şöyle bir yana dursun, düzenledikleri törende ismini anıp bir selam yollama nezaketinde dahi bulunmuyorlar. Bu ne iştir?" diye.

Hepsi bir yana, Hrant'ın cinayetinin arkasındaki sır perdelerinin aralanması için büyük emekler harcayan ve büyük ölçüde de cinayetin sorumlularını ortaya çıkaran Nedim Şener'in tutuklanmasının haberini, "Gazetecilik faaliyetinden tutuklanmadılar!" manşetiyle verip, açıkça Şener'in ve Şık'ın tutuklanmalarını destekleyen bir gazetenin başyazarının ödüllendirilmesi, hakikaten midesi olan bir insanın kolay kolay kaldırabileceği bir şey değil!

Ama devir, böyle bir devir. Ve tarihte de böyle kepazelikler yok değil. 11 Eylül 1973'te Şili'de gerçekleştirilen darbe sonucunda Allende'nin devrilmesinde büyük payı olan ABD'nin o dönemki Dışişleri Bakanı Henry Kissenger'in, darbeden tam bir ay sonra Nobel Barış Ödülü'ne layık görülmesi de ilk bakışta gözümüze tipik bir oksimoron örneği olarak görünebilir; fakat Nobel Barış Ödülü'nü kimlerin verdiğini düşündüğümüzde, aslında ortada garipsenecek bir durum olmadığını görebiliriz.

Kısacası Nedim Şener'in tutuklandığı bir ülkede, Ahmet Altan'ın ödüllendirilmesi doğaldır. Ayrıca aynı ödülün, darbe günlüklerinin yayınlandığı dönemde Ahmet Şık'ın kendisinin arkasında olduğu günleri çabucak unutup, geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosu'nun düzenlemiş olduğu bir panelde, Şık ile Şener'in tutuklanmalarının hükümeti eleştirdikleri için değil, derin yapılanmalara yönelik haberlere imza attıkları için gerçekleştiğini ve Türkiye'deki basın özgürlüğü hakkındaki eleştirilerin abartı olduğunu söyleyebilecek kadar zıvanadan çıkan Alper Görmüş'e iki yıl evvel verildiğini de unutmamak gerek. Dolayısıyla Görmüş'ün ellerinin kaldırdığı bir ödül, yine ancak onun gibilerinin ellerine yakışır.

Saçmasapan bir dava...
Ödül konusunu geçip, biraz da Ahmet Şık'la Nedim Şener'in son durumlarına değinilmeli. Bilindiği gibi iki gazeteci hakkında iddianameler oluşturuldu, kabul edildi, her birinin hakkında da 15 yıla kadar hapisleri istendi.

İddianameleri okuduğumuzdaysa, nasıl bir saçmalığın ortasında olduğumuzu anlıyoruz. Şık ile Şener, silahlı örgüte yardım etmekle suçlanıyorlar; ama iddianame boyunca bunu dolduracak bir tek kanıt göremiyoruz. Esas suçları malum: Hükümet aleyhinde -onların deyimine göre hükümeti yıpratıcı- kitap yazmak...

Şurası kesin ki, Ahmet Şık ile Nedim Şener, hükümetin kamuoyunu kandırıp oyalamak için ortaya attığı senaryoları sorgulamışlar ve büyük ölçüde de çözmüşlerdir, şu anda da bunun bedelini ödemektedirler.

Le Monde gazetesi dahi durumun farkında. Ahmet Şık ile Nedim Şener'in gazeteci arkadaşlarının düzenlediği, 'Adaletin 200'ü yürüyüşü'ne çok geniş yer ayırıp, iddianamenin tatmin edicilikten uzak olduğunu ve Şık ile Şener'in hassas konuları araştırdıklarından dolayı sessizleştirildiğini yazıyorlar. Fakat bizim anlı şanlı Hrant Dink ödüllü yazarlarımız sus pus.

Sadece suskun da kalmıyorlar; gazetelerinde, hazırlanan iddianameleri öyle bir şekilde servis ediyorlar, öyle kirli bir dezenformasyon faaliyetinin elemanları oluyorlar ki...

Mehmet Baransu çıkıyor örneğin, "Ahmet Şık ve Nedim Şener hakkında şok suçlamalar!" diye bir şeyler yazıyor. Neymiş, Soner Yalçın'dan Şık ile Şener'e talimatlar gelmiş, seçimden önce kitabın (İmamın Ordusu) bitirilmesini istemiş. Diyelim ki doğru, ne kadar tehlikeli bir talimat değil mi?

Kitap yazmak mı silahlı örgüt kurmak mı?
Ahmet Şık ile Nedim Şener, 200 gündür kitap yazmak suçundan tutuklu ve her birinin 15 yıla kadar hapisleri isteniyor. Mehmet Ağar'ınsa, silahlı örgüt kurmak suçundan 5 yıl hapsi isteniyor. O da, Yargıtay onay verecek de, ondan sonra. Böyle bir saçmalık nasıl savunulabilir?

Ama savunuyorlar. Her gün gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında, Hrant'ın katlinin ardındaki sır perdelerini açığa çıkaranları derin devletle ilişkilendirip, Hrant'ın öldürülmesini seyredenleriyse derin devleti yok edenler olarak tanıtıyorlar ve ardından Hrant Dink ödülünü kaldırıyorlar.

Ya Hrant yaşasaydı?
Hadi gelin dürüst olalım. Yaşamaması için gösterilen tüm üstün gayretlere rağmen Hrant bugün hala yaşıyor olsaydı, onu da Ergenekoncu ilan etmeyecek miydiniz? 70'lerde TKP/ML üyesi olan, daha sonra ÖDP içinde faaliyet yürütmüş, BirGün'de yazarlık yapmış birisinin Ergenekoncu olmaması düşünülebilir miydi size göre? Mehmet Baransu böyle bir fırsatı hiç kaçırır mıydı?

3.5 yıldır çok özlediğimiz Hrant Dink, eğer bugün yaşasaydı ve tıpkı Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi, yıllarca mücadele ettiği işkencecilerle, derin devletin, kontrgerillanın başaktörlerleriyle, mesela Mehmet Ağar'la aynı davanın içine sıkıştırılsaydı, sanıyorum ki, kendisini böyle bir saçmalığın içinde bulmaktansa, ölmüş olmayı tercih edebilirdi.

Ha, "Mehmet Ağar'ın 5 yıl hapis cezası alması da bir şeydir!" mi diyorsunuz? Ağar gibilerin ölümünden sorumlu olduğu insanların sayısını devletin bile tam olarak bildiği söylenemez. Dolayısıyla, Ahmet Şık ile Nedim Şener'in 15 yıla kadar hapsinin istendiği bir yerde, Mehmet Ağar'ın alacağı 5 yıllık hapis hiçbir şeydir. Ve onurlu gazetecilerin yıllarını hapiste geçirme ihtimali, devletin eskiden pis işlerini yaptırdığı; fakat artık işine yaramayan adamlarını gözden çıkarmasından, bin kat daha önemlidir.

Ayriyetten, aynı Mehmet Ağar, genel seçimlerden dört gün önce kime oy vereceğini, "Bugün gelinen noktada, geleneksel çizgimizi içinde bulunduran parti AK Parti'dir. Dolayısıyla onlara oy veririm" sözleriyle açıklıyordu.

Evet, Mehmet Ağar yarın hapise girebilir; fakat fikirleri kesinlikle iktidardadır.

Onur Özgen (RED Dergisi, Ekim 2011, 61. sayı)

3 Ekim 2011 Pazartesi

Sorunumuz ideolojik değil, ontolojiktir abiler!

Hermann Hesse, “Gerçek mizah, bir insan kendi kişiliğini önemsemekten vazgeçtiği anda başlar” der.

Bugün fakültedeki çok solcu arkadaşlardan biri yanıma gelip, "Eylemlerde göremiyoruz seni?" diye sorunca, bu söz aklıma geldi ve sorunun öznesi olan 'ben'i ve sanki sorgulandığını hissettiğim devrimci kişiliğimi önemsemeyip, işi mizaha vurarak, "Yeşil parkam yok be hacı, ondandır" diye bir cevap vermiş bulundum. Ben öyle deyince, dünyanın sırrını sol cebinde taşıyan arkadaşım, sorunumun ne olduğunu hemen çözüverdi: Galiba artık devrime inanmıyormuşum. "Niye yahu? Ben bu vatanın evladı değil miyim?" diyecek oldum, boş verdim.

Ama şimdi, belki aranızda beni anlayabileceğini düşündüğüm birkaç insan vardır diye gelip sizin kafanızı ağrıtacağım. Sadece kendim için de değil, benim gibi devrimcilikleri kendinden menkul tüm mücadele kaçkını yoldaşlarım için.

Yahu insanlar, kuzum siz kendinizi ne sanıyorsunuz acaba? Benim ya da bir başkasının devrime inanıp, inanmadığı bu kadar önemli mi? Kendimize, söylediklerimize, yaptıklarımıza, yaşadıklarımıza gerçekten inanıyor muyuz ki, bir de devrime inanalım? Hem bakalım, devrim bize inanıyor mu?

Önemli olan yorumlamak değil değiştirmekti öyle değil mi? En zoru da dünyayı değiştirmekti. Yok işte, öyle değil. Daha zoru, kendimizi değiştirmek. Kendiyle hiçbir kavgası olmayan bir insanın; dünyayla, toplumla ve onun değer yargılarıyla bir meselesi olabilir mi?

O yüzden gelin, her gün sokağa çıkmadan önce saçımızı başımızı düzeltip yakışıklı ya da güzel olup olmadığımızı kontrol ettiğimiz aynaların karşısına, bir kere de aynadaki suratın sahibini gerçekten tanıyıp tanımadığımızı anlamak için geçelim. Polis panzerlerinin karşısında çok cesaretli olabilirsiniz her biriniz; ama bakalım aynanın karşısında da sökecek mi?

Tanıyabilecek misiniz aynadaki adamı, kadını? Aynen devrime inandığınız gibi, aynada gördüğünüze de inanabilecek misiniz? İnanırsınız tabii. Ne de kolay inanıyorsunuz.

Durun durun, hemen heyecanlanmayın. Benden öyle pek beylik laflar, çok bilmiş lakırdılar duyamayacaksınız bundan sonra. Ben de sizden duymayacağım. Çünkü duymayacağım sizi, dinlemeyeceğim. Ama sadece tek bir şey söyleyeceğim size, siz de beni dinlemeyin: Gördüğünüze inanmayın!

Var mısınız beyler, bayanlar; abilerim, ablalarım? İnandıklarımızı sorgulamaya var mısınız? Sahici olmaya, kalıbımızın adamı olmaya var mısınız? Aynaya karşı ilk Clark bakışını, en afili devrimci olanımız atsın. Var mısınız?

Gelin, devrime ya da herhangi bir şeye ne kadar inandığımızı kendi hayatlarımızda test edelim. Alalım çelişkilerimizi, zaaflarımızı, komplekslerimizi, hırslarımızı ve tabularımızı birer birer karşımıza, bakalım en önce hangimiz devriliyor, hangimiz daha devrimci?

Soralım bir kendimize: İnsan bir şeye neden inanır? Hele hiç görmediği, tatmadığı, bilmediği bir şeye. Allah'a neden inanır örneğin birileri? Çünkü, yukarılarda bir yerlerde kudretinin yanı sıra adaletinin ve merhametinin de sonsuz olduğu varsayılan bir gücün olması, yalnız bir varlık olan insanın kendisini daha rahat ve huzurlu hissetmesini sağlayabilir.

Birileri de, cennetin gökyüzünde olmasını yeterli görmeyip, yeryüzüne indirmeyi isteyip devrime inanabilir. Diğer bir deyişle, Lenin'in o harikulade deyimi olan ezilenlerin şölenine. Lakin öyle böyle bir şölen değildir bu. Tahayyül edemezler; çünkü böyle bir şeyi görmemişlerdir. (Eisenstein'ın filmlerini de henüz izlememiş olabilirler.) Ama yine de bir devrimin olacağına inanmaya devam ederler; çünkü buna mecburdurlar. Ancak böylece yaşadıkları hayat, daha çekilir hale gelebilir.

O halde ben de kendi cevabımı vereyim: Evet, daha güzel bir dünyanın kurulabileceğine ben de inanıyorum, şayet devrim bunun bir aracıysa, devrime de inanıyorum. Çünkü başka çarem yok.

Ama çoğunuza inanmıyorum. En başta da kendime. Eylemlerinizde pek görünmeme nedenim de budur. Şimdilik en büyük eylemim, bu ilk kişisel manifestomu yazmak. Devamı da gelecek. Belki pek ses getiren bir eylem olmayacak; ama en azından, benim eylemim diyebileceğim bir şeyim olacak.

Ve giderek her şeyin herkesleştiği, herkesin de her şeyleştiği bir zamanda, insanın kendisine ait bir şeyinin olması da bir şeydir. Hem de çok önemli bir şeydir. Darılıp gücenmece yok!

Dikkat ettiyseniz manifestomun sonuna geldim ve sizi devrimciliğimin olanca ateşiyle falan da kucaklamıyorum. Çünkü ben Deniz Gezmiş değilim.

Kamuoyuna ve tüm ergenlere duyurulur.

Not: Sırrı Süreyya Önder'e de inanmıyorum, evet.
Daha önemli not: İki saattir kendimizle hesaplaşıyoruz, bir kere Oğuz Atay demedik! ("Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, "Ne yapmalı?" diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: Kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez." Tutunamayanlar, s. 93.)

Onur Özgen