3 Ekim 2011 Pazartesi

Sorunumuz ideolojik değil, ontolojiktir abiler!

Hermann Hesse, “Gerçek mizah, bir insan kendi kişiliğini önemsemekten vazgeçtiği anda başlar” der.

Bugün fakültedeki çok solcu arkadaşlardan biri yanıma gelip, "Eylemlerde göremiyoruz seni?" diye sorunca, bu söz aklıma geldi ve sorunun öznesi olan 'ben'i ve sanki sorgulandığını hissettiğim devrimci kişiliğimi önemsemeyip, işi mizaha vurarak, "Yeşil parkam yok be hacı, ondandır" diye bir cevap vermiş bulundum. Ben öyle deyince, dünyanın sırrını sol cebinde taşıyan arkadaşım, sorunumun ne olduğunu hemen çözüverdi: Galiba artık devrime inanmıyormuşum. "Niye yahu? Ben bu vatanın evladı değil miyim?" diyecek oldum, boş verdim.

Ama şimdi, belki aranızda beni anlayabileceğini düşündüğüm birkaç insan vardır diye gelip sizin kafanızı ağrıtacağım. Sadece kendim için de değil, benim gibi devrimcilikleri kendinden menkul tüm mücadele kaçkını yoldaşlarım için.

Yahu insanlar, kuzum siz kendinizi ne sanıyorsunuz acaba? Benim ya da bir başkasının devrime inanıp, inanmadığı bu kadar önemli mi? Kendimize, söylediklerimize, yaptıklarımıza, yaşadıklarımıza gerçekten inanıyor muyuz ki, bir de devrime inanalım? Hem bakalım, devrim bize inanıyor mu?

Önemli olan yorumlamak değil değiştirmekti öyle değil mi? En zoru da dünyayı değiştirmekti. Yok işte, öyle değil. Daha zoru, kendimizi değiştirmek. Kendiyle hiçbir kavgası olmayan bir insanın; dünyayla, toplumla ve onun değer yargılarıyla bir meselesi olabilir mi?

O yüzden gelin, her gün sokağa çıkmadan önce saçımızı başımızı düzeltip yakışıklı ya da güzel olup olmadığımızı kontrol ettiğimiz aynaların karşısına, bir kere de aynadaki suratın sahibini gerçekten tanıyıp tanımadığımızı anlamak için geçelim. Polis panzerlerinin karşısında çok cesaretli olabilirsiniz her biriniz; ama bakalım aynanın karşısında da sökecek mi?

Tanıyabilecek misiniz aynadaki adamı, kadını? Aynen devrime inandığınız gibi, aynada gördüğünüze de inanabilecek misiniz? İnanırsınız tabii. Ne de kolay inanıyorsunuz.

Durun durun, hemen heyecanlanmayın. Benden öyle pek beylik laflar, çok bilmiş lakırdılar duyamayacaksınız bundan sonra. Ben de sizden duymayacağım. Çünkü duymayacağım sizi, dinlemeyeceğim. Ama sadece tek bir şey söyleyeceğim size, siz de beni dinlemeyin: Gördüğünüze inanmayın!

Var mısınız beyler, bayanlar; abilerim, ablalarım? İnandıklarımızı sorgulamaya var mısınız? Sahici olmaya, kalıbımızın adamı olmaya var mısınız? Aynaya karşı ilk Clark bakışını, en afili devrimci olanımız atsın. Var mısınız?

Gelin, devrime ya da herhangi bir şeye ne kadar inandığımızı kendi hayatlarımızda test edelim. Alalım çelişkilerimizi, zaaflarımızı, komplekslerimizi, hırslarımızı ve tabularımızı birer birer karşımıza, bakalım en önce hangimiz devriliyor, hangimiz daha devrimci?

Soralım bir kendimize: İnsan bir şeye neden inanır? Hele hiç görmediği, tatmadığı, bilmediği bir şeye. Allah'a neden inanır örneğin birileri? Çünkü, yukarılarda bir yerlerde kudretinin yanı sıra adaletinin ve merhametinin de sonsuz olduğu varsayılan bir gücün olması, yalnız bir varlık olan insanın kendisini daha rahat ve huzurlu hissetmesini sağlayabilir.

Birileri de, cennetin gökyüzünde olmasını yeterli görmeyip, yeryüzüne indirmeyi isteyip devrime inanabilir. Diğer bir deyişle, Lenin'in o harikulade deyimi olan ezilenlerin şölenine. Lakin öyle böyle bir şölen değildir bu. Tahayyül edemezler; çünkü böyle bir şeyi görmemişlerdir. (Eisenstein'ın filmlerini de henüz izlememiş olabilirler.) Ama yine de bir devrimin olacağına inanmaya devam ederler; çünkü buna mecburdurlar. Ancak böylece yaşadıkları hayat, daha çekilir hale gelebilir.

O halde ben de kendi cevabımı vereyim: Evet, daha güzel bir dünyanın kurulabileceğine ben de inanıyorum, şayet devrim bunun bir aracıysa, devrime de inanıyorum. Çünkü başka çarem yok.

Ama çoğunuza inanmıyorum. En başta da kendime. Eylemlerinizde pek görünmeme nedenim de budur. Şimdilik en büyük eylemim, bu ilk kişisel manifestomu yazmak. Devamı da gelecek. Belki pek ses getiren bir eylem olmayacak; ama en azından, benim eylemim diyebileceğim bir şeyim olacak.

Ve giderek her şeyin herkesleştiği, herkesin de her şeyleştiği bir zamanda, insanın kendisine ait bir şeyinin olması da bir şeydir. Hem de çok önemli bir şeydir. Darılıp gücenmece yok!

Dikkat ettiyseniz manifestomun sonuna geldim ve sizi devrimciliğimin olanca ateşiyle falan da kucaklamıyorum. Çünkü ben Deniz Gezmiş değilim.

Kamuoyuna ve tüm ergenlere duyurulur.

Not: Sırrı Süreyya Önder'e de inanmıyorum, evet.
Daha önemli not: İki saattir kendimizle hesaplaşıyoruz, bir kere Oğuz Atay demedik! ("Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, "Ne yapmalı?" diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: Kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez." Tutunamayanlar, s. 93.)

Onur Özgen

Hiç yorum yok: