29 Kasım 2011 Salı

Post-ileri demokrasi despotizmi

"Kitle hareketi yıllarında, demokrasi kavramı egemen sınıfların yeni ideolojik baskılarına maruz kaldı. Bu sınıflar sadece 'demokratik' gücün yabancılaşmasını değil, 'demokrasinin' belirgin bir şekilde 'demos'tan kopmasını, ya da en azından halkın gücünün, demokrat değerlerin temel kriteri olmasından çıkmasını istiyorlardı. Bunun sonucunda, 'demokrasinin' odağı, halkın gücünün etkin kullanımından, yurttaşların pasif bir biçimde yararlanabileceği anayasal haklara ve yöntemsel işleyişlere kayması oldu. Bu, alt sınıfların ortak gücünden, bireysel yurttaşın özel hayatının gizliliğine ve yalıtımına geçişti. 'Demokrasi' kavramı giderek artan bir şekilde liberalizmle özdeşleştiriliyordu." (1)

Baskın Oran, 18 Eylül tarihli Radikal İki'deki yazısına şöyle başlıyordu: "'Ölçemediğinizi anlayamazsınız ve yönetemezsiniz'i önemsersek, benim gazete arşivindeki 'AKP’nin Sevapları' klasörü 5,93 MB, 'AKP’nin Günahları' klasörü 17,4 MB. Fakat, 'sevaplar'ın megabaytına tek başına zirve yaptıran bir konu var: Askeri vesayetin kaldırılması. Bendeniz için esas önemli olan, karşımdakinin silahlı olmaması. Bu sağlanmadan siyasi mücadele yapılamaz. Hiçbir şey yapılamaz."

Baskın Oran'ın idealindeki liberal devlet, belki sistem ile karşıtları arasında kısmen adaletli davranmaya çalışabilir, ta ki sistem karşıtları güçlü bir pozisyona evrilene kadar. Fakat Türkiye'de, hani şu askeri vesayetin kaldırıldığı, karşıdaki gücün artık silahlı olmadığı ve siyasi mücadele alanının açıldığı ülke var ya, işte orada her çıkan protesto eyleminde, üstelik her türden muhalefetin sindirildiği bir dönemde devlet, tazyikli sularını, gaz bombalarını, jandarmalarını, yetmedi panzerlerini, tanklarını, 22 tabur askerini öne sürmekte tereddüt etmiyor. Peki tüm bunlar olurken, Baskın Oran ne yapıyor?

Fransız Marksist düşünürlerden Jacques Ranciére, 1999'da kaleme aldığı ve Türkçe'ye Uyuşmazlık adıyla çevrilen kitabında; siyasetin, sermayenin idaresiyle mutlak olarak özdeşleşmesini, artık demokrasi 'usulleri'nin arkasına gizlenen utanılacak bir sır olmaktan çıkardığını, bunun da sosyalistlerin yanı sıra liberallerin de kabul ettiği apaçık bir olgu olduğunu yazar.

Türkiye'deki liberal ideologlarsa, sermayenin siyaset üzerindeki ağırlığını her geçen gün arttırmasını, bir diğer deyişle siyasetin ekonominin elinde rehin olmasını görmezden gelip, daima flu bir demokrasi perdesinin arkasından utanmadan konuşmaya devam ediyorlar.

Onlara göre varsa yoksa uyum, uzlaşma, diyalog, hoşgörü... Terry Eagleton, bu liberal illüzyonu şöyle özetliyor: "Bir yanda açgözlü patronlar ile kavgaya hazır işçiler varken ortada duran, tam olarak aklın, hakkaniyetin ve itidalin cisimleştiği; efendi, tatlı dilli, liberal kafalı vaiz, cansiperane vaziyette savaşan iki tarafı bir araya getirmeye çalışmaktadır." (2)

Kapitalizmden ve onun neoliberal temsilcilerinden tüm topluma herhangi bir sınıfsal fark ayırtetmeksizin özgürlükçü ve demokratik bir yaşam alanı tesis etmesini bekleyenler, kendilerini mevcut siyasi iktidarı demokratikleşmeye ikna etmek gibi ulvi bir göreve adayanlar için üzgünüm; ama, "Demokrasi ile kapitalizm baş aşağı döndürülmüştür." Ve bunu söyleyen de eski ABD Çalışma Bakanı Robert Reich'tir. (3)

Baş aşağı demokrasi
Bu açıdan, Türkiye'de de demokrasinin baş aşağı döndürülmüş hali olarak görebileceğimiz 'ileri demokrasi'nin evrildiği yeri irdeleyebiliriz.

Öncelikle, 90'lı yıllara kıyasla, 2000'lerin ilk 10 yıllık bölümünü, kısmen daha rahat bir dönem olarak ifade etmek, sanırım pek de yanlış olmaz. Fakat, geride bıraktığımız 12 Haziran seçimlerinin ardından, yeni bir dönemin başladığı aşikar. Ve bu yeni dönem, kimilerine göre 90'lara bir geri dönüşü ifade etse de, 90'lardan da beter bir politik iklime geçişi de temsil edebilir.

Dolayısıyla anayasa referandumunu ve genel seçimleri, Türkiye için bir geçiş döneminin son perdeleri olarak görmek mümkün. Peki nereye geçtiğimizi görebiliyor muyuz? Tünelin sonundaki ampul parıldamasının gözlerimizi kamaştırması geçti mi? Ömer Laçiner'in Muhafazakar Demokratik Devrim teorilerinin bir sonu geldi mi? (4)

Murat Belge, 2008 yılında Taraf'taki bir röportajında, ilerici ve solcu kalmanın birinci koşulunun, Türkiye'de demokrasinin köklenmesine katkıda bulunmak olduğunu söylüyordu. O röportajın bir bölümünde şöyle diyordu: "Mesela üniversitelerde türbanın yasak olması, devletin Müslüman kesime uyguladığı bir haksızlıktır." Başka bir bölümündeyse şöyle: "Yoksa 'mülkiyeti kaldıralım' gibi solcu laflar çok anlamlı değil şimdi."

Türban artık serbest. Serbest de olsun, sorun yok. Fakat hala, "Adalet mülkün temelidir!" mottolu mahkemelerde haksızlıklar işlenmeye devam ediyor. Çünkü mülk, hala adaletsizliğin temelini oluşturmaya devam ediyor. Suç, bunları artık pek de anlamlı bulmayan Murat Belge'de değil tabii. Marx, mülkiyet ilişkileri hakkında yazarken, altına, "İleri demokrasilerde geçerli değildir!" notunu düşmeyi unutmuş!
Bu durum biraz da demokrasiden ne anladığımızla ilgili. Marksizme göre, demokrasi yalnızca parlamentonun koyduğu sınırlara hapsedilecek kadar değersiz bir şey değildir. Taş kafalı politikacıların, menfaatçi bürokratların pis ağızlarında değil; ancak halkın özyönetimi altında değer bulabilir.

Ellen Meiksins Wood'a göreyse, halkın özyönetiminde ciddi gerilemeler yaşanmıştır ve bu gerilemeden sonra demokrasi, varlığını ancak temsili olarak sürdürebilmiştir. Wood, şöyle açıklar bu durumu: "'Temsili demokrasi'de halkın yönetimi, demokrasinin temel kriteri olarak kaldı; yönetim oligarşinin gölgesindeki temsiliyet süzgecinden geçirilse de, halk kavramı toplumsal içeriğinden boşaltılsa da. Sonraki yüzyılda demokrasi kavramı kendisini antik anlamından daha da uzaklaştıracaktı." (5)

Tüm bunların ışığında, tarihteki en hakiki demokrasinin, sanırım 1871 Paris Komünü'nde uygulanabildiğini söyleyebiliriz. Bunun en büyük sağlayanıysa, Murat Belge'ye artık anlamsız gelen, Komüncülerin özel mülkiyeti kaldırıp, kooperatif üretimi hayata geçirmek istemeleriydi.

Yani gerçek anlamda demokrasi, yalnızca bir işçi iktidarında anlam kazanabilir. Bu konuda, yukarıda da görüşlerini paylaştığımız E.M. Wood'un kapitalizm ile demokrasi arasındaki zıtlığa ilişkin fikirleri hayli zihin açıcıdır, özellikle sol liberallere tavsiye olunur!

Wood'a göre, kapitalizm, demokrasinin anti-tezidir. Çünkü hayatın temel ihtiyaçlarını metalaştırmıştır ve daha fazla alanı metalaştırarak demokratik hesap verilebilirliğin dışına çıkartmaktadır.

AKP kime hesap verecek?
Wood'un, 'demokratik hesap verilebilirliğin dışına çıkılması' vurgusu, Türkiye'deki 'ileri demokratik' sürecin evrildiği yeri doğru anlamak adına bize yardımcı olabilir. (En azından Haziran'dan bu yana yaşadıklarımız bize bunu gösteriyor.) Şayet, post-ileri demokratik dönem başlamış gibi görünüyor. (Liberallerimiz bunu, post ejaculation syndrome olarak da değerlendirebilirler.)

Bu açıdan yeni dönemdeki gelişmeleri, AKP'nin geçiş döneminde neler yaptığıyla beraber ele almakta fayda var.

AKP, evvela devlet üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmayı amaçladı. Sağlamlaştırdı da. Devletin tüm organlarını birer birer ele geçirdi. Derin devleti tasfiye ediyorum diyerek; aslında tek yaptığı derin devleti de ele geçirmek oldu.

Kamuoyuna darbe tehlikesinin bulunduğu yönünde propaganda yaparak, demokrasinin devamı için kendi varlığının korunmasının şart olduğunu topluma kabul ettirdi. AKP, bu yolla sadece TSK'nın dengesini bozup onu ele geçirmedi; kağıt üzerinde derin devletin tasfiye edilmesi gereken bir operasyonu, kendi varlığına karşı olan tüm odakların üzerinde de bir tehdit aracına dönüştürmeyi başardı.

AKP'nin hegemonyasının yeniden üretimi için anayasadaki erkler ayrılığının yok edilmesi de çok önemliydi. Referandumda evet oyunun çıkması, en başta buna hizmet etti. (Siz bakmayın Arınç'ın 'ideolojisiz anayasa' laflarına. Sarıldıkları neoliberalizm ideoloji değil de, bir din türü falan mı?)

Zira bundan böyle istedikleri yeri özelleştirken, kimseye hesap vermek zorunda değiller. Gerekirse köylerimize kadar gelip, derelerimize, ormanlarımıza el koymaya kalkabilirler. En son Gerze'de yaptıkları gibi!

Kürtlerin kaderi, hepimizin kaderi
AKP'nin geçiş dönemindeki demokratik açılım laflarını bir kenara bırakıp, yeniden topyekün Kürtlere savaş açmaya girişmesi de, önümüzdeki yeni dönemin despotik genel karakterini belirleyecek olan başlıca unsurlardan biri olacak gibi duruyor.

Fakat bu durum, sadece Kürtleri ilgilendirmiyor elbette. Bunu anlamak için son dönemde PKK ile gerçekleşen karşılıklı çatışmaların sonucunda gelen ölüm haberlerinin giderek artmasının ardından Başbakan'ın yaptığı açıklamalara bakmamız yeterli.

Başbakan açıklamalarında, bu saldırıların Türkiye'nin 'ilerleme'sine mani olmak için yapıldığını söylüyor. Yani bu 'ilerleme'ye karşı olanları 'terörist' ilan ediyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Erdoğan'ın sadece elinde silah olana terörist dememesi, BDP'yi kastederek, "İsim değiştirerek ortalıkta gezen teröristler" tanımını kullanmayı seçmesi. Teröristler; çünkü iktidara muhalifler. Aynı şekilde biz de teröristiz. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte Kürtlerin payına düşenle, bizim payımıza düşen arasında pek de bir fark yok. Kürt hareketine olan eleştirilerimizi saklı tutarak, Kürtlerle ortak bir tutum içine giremezsek, bu işten sadece AKP'nin karlı çıkacağı çok açık.

Cumhurbaşkanı'nın da dediği gibi, devlet muhaliflerine karşı büyük bir intikama bileniyor. Fakat Gül unutmamalı ki, Kürtler devletten daha kindar olmaya karar verirse, onların devletten soracağı hesabın haddi hesabı yoktur. Ve eğer kendisinin ettiği intikam yeminini Kürtler de ederse, bu işten hükümetin kendisi zararlı çıkar. Hani hep dedikleri o istikrar var ya, o istikrarları zararlı çıkar. Tabii bu arada olan yine binlerce gence olur. Ki bu vicdanı olan hiç kimsenin isteyebileceği bir şey değildir. Ama çok iyi bildiğimiz bir şey varsa, o da devletin vicdanının olmadığıdır. Onların vicdanı, ölen gencecik askerlere güya üzülür, hemen ardından da daha fazla gencin ölmesi için 22 taburla kara harekatına girişir. Bu ikiyüzlü vicdanla hesaplaşmak, onu teşhir etmek zorundayız.

Hukuk mu, guguk mu?
Peki her politik durumda, adaletsizlikte, hukuksuzlukta hükümetin bir günahını, sorumluluğunu aramak doğru mudur? Elbette doğrudur. Çünkü ipler tamamen onların elinde.

Öyle olmasa, Deniz Feneri soruşturmasını yürüten savcılar görevden alınıp, üstüne bir de haklarında soruşturma yiyebilir, aynı davanın sanıklarıysa kaşla göz arasında salınabilirler miydi? Hizbullah örgütünün tutuklu yöneticileri kameralara sırıta sırıta dışarı çıkabilirler miydi? Veya şike operasyonları seçim sonrasına ertelenebilir miydi? Ya da ortalıkta bir sürü gizli görüntü ve ses kayıtları dolaşıp, Başbakan bunlar hakkında hepsinden haberi varmış gibi konuşabilir miydi?

Hepsi bir yana, Hizbullah'ın 6 yöneticisiyle Deniz Feneri davasının 6 sanığını kaşla göz arasında altışar altışar serbest bırakan bu devlet, 117 ODTÜ'lü arkadaşımızınsa okullarına gelen Başbakan'ı protesto ettikleri için 10 yıl 6 aya kadar hapislerini isteyebiliyorsa, neyi tartışıyoruz ki? Bir ülke düşünün ki, okuyabilen şanslı gençleri tutuklanıyor, okuyamayan yoksul gençleriyse dağa sürülüp öldürülüyor. Ama nerede kaşarlanmış katil, dolandırıcı varsa elini kolunu sallaya sallaya geziyor, hayatını yaşıyor. Ne güzel memleket değil mi?

Yeni dönemde medyanın rolü
Peki insanların bu kadar güzel bir memlekette(!) yaşadıklarından haberleri var mıdır dersiniz? Elbette hayır.

Başbakan'ın son asker ölümlerinden sonra genel yayın yönetmenleriyle yaptığı toplantının hemen ardından birçok haber ajansının yayınladığı ortak açıklamada kısaca Başbakan'ın emir ve görüşlerine hazır olduklarını belirtmeleri, medya ile iktidar arasında ne menem bir ilişki olduğunu hepimize göstermiş olsa gerek.

Öyle ki, Hakkari’deki ölümlerin ardından kendi kendine sınır ötesi kara operasyon yapan medyamız, nedense Kıbrıs’ta askerliğini yapan ve terhisine 5 gün kala disiplin koğuşunda işkence görerek öldürülen Uğur Kantar’ı görmüyor. Tıpkı 19 yılda 1345 askerin ‘eğitim zahiyatı’ olmasını görmediği gibi. Oğlunun cenazesini almaya gelen babasınaysa komutan, “Olur böyle şeyler” diyor, dalga geçer gibi, medyamız bunu da görmüyor. Zira bir asker ölümüne tepki göstermek için illa ki PKK tarafından öldürülmesi gerekiyor. Komutanı sever de, öldürür de…

Diğer yandan aynı aşağılık medya, ülkede saydığımız tüm bu katliamları, adaletsizlikleri, hukuksuzlukları istisnasız ve sistemli bir biçimde -ve tabii Başbakan'ın isteklerine uygun bir şekilde- türlü komplo teorilerine bağlayıp, Ergenekon'un basit birer yapılanmasına dönüştürebiliyor.

Yalnızca, geçtiğimiz aylarda Cihan Haber Ajansı'nın servis ettiği, Zaman gazetesinin de manşetten duyurduğu TKP'lilerin üniversitelerde örgütlenmeye hız verdiğine dair habere bakmamız, durumun vehametini anlamamıza yardımcı olabilir.

Zaman'ın, "Üniversiteleri karıştırmaya hazırlanan TKP'nin planları deşifre oldu" başlığıyla verdiği haberin içeriğine baktığımızda, elbette başlıkla alakalı hiçbir şey göremiyoruz. Yalnızca, polis raporlarına göre TKP'nin üniversitelerdeki kulüpler aracılığıyla örgütlenmeyi planladığı ve bu doğrultuda bir dizi panel düzenlemek gibi çalışmaları olduğu söyleniyor. Ne büyük suç değil mi?

Hatta haberde, bazı TKP'li öğrencilerin isimleri dahi veriliyor, hedef gösteriliyor. Yarın öbür gün bu öğrencilerin başlarına bir şey gelse, gözaltına alınsalar, tutuklansalar, şaşırır mıyız? Ne yazık ki hayır. Hatta bu habere karşılık gazetecilik ödülü dahi verilebilir.

Öfkeli ve akıllı
Peki durum bu kadar karamsar mı? Hakikaten dönülmez bir faşizmin ufkundayız ve vakit de çok mu geç? Hayır. Bu karamsarlık, faşizmden de tehlikelidir ve onun bir nevi besleyicisidir de. Kabullenmişlikse, Dostoyevski'ye göre, insanı korkunç bir yaratık haline getirir.

Bu yüzden, Ulrike Meinhof'un dediği gibi, üzgün olmaktansa öfkeli olmak yeğlenmeli. AKP'nin uygulayıcısı olduğu neoliberalizme karşı, acil bir şekilde ideolojik ve politik bir karşı koyuş gerekiyor.

Fakat sadece öfkeli olmak da yetmez. Akıllı da olunmalı. 1950'ler ABD'sinin McCarthy dönemindeki anti-komünist karalama kampanyalarını dahi gölgede bırakabilecek çapta espiyonaj faaliyetleri yürüten bir hükümet ve medya kuşatmasının içinde her an kriminal bir vaka haline getirilme tehlikesiyle karşı karşıya olunulduğu unutulmamalı.

Zira ülkenin dört bir yanında girişilen yeni cezaevi inşalarından da anlayabileceğimiz gibi 'demokrasi' giderek ilerliyor ve hepimizin sabahın köründe çalınacak bir kapısı var!

Dipnotlar:
(1) Ellen Meiksins Wood, Kapitalizm Demokrasiye Karşı, Yordam Kitap, s. 263.
(2) Terry Eagleton, Marx Neden Haklıydı?, Yordam Kitap, s.223.
(3) Aktaran Terry Eagleton, Marx Neden Haklıydı?, Yordam Kitap, s.225.
(4) Muhafazakârlık: Var olan durumu koruma amacını güden düşünce tarzı. Devrim: Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik; ihtilal. Muhafazakar Devrim: Oksimoronun allahı.
(5) Ellen Meiksins Wood, Kapitalizm Demokrasiye Karşı, Yordam Kitap, s.262.


Onur Özgen (RED Dergisi, Kasım 2011, 62. sayı)