23 Eylül 2012 Pazar

Hakiki bir kaybeden: Matti Pellonpää

Kati Outinen ve Matti Pellonpää
Ulus Baker'in "Neden Godard'la uğraşıyoruz?" sorusuna verdiği ilk yanıt şudur: "Çünkü amaç 'politika üstüne' ya da 'politika konulu' film yapmak değil, politik filmi politik yapmak." 

Ama yazımızın konusunu Godard değil, iki Finli adam oluşturduğu için, biz Baker'in bu sözleri Aki Kaurismäki için söylediğini varsayacağız. Zaten Godard ile Kaurismäki arasında da pek önemli farklar yok. Yalnızca Godard'ın daha çok burjuvaların öykülerini anlattığını söyleyebiliriz. Bunun da nedenini şöyle açıklar Godard: "Tanımadığım bir dekor içinde film yapamayacağım gibi, tanımadığım bir ortamı anlatmama da olanak yok. Burjuva öyküleri anlatan filmler yapmakla işe başlamamın nedeni de, burjuva kökenli olmamdır." [1]

Yani burjuva hayranı bir züppe olduğundan değil, en iyi onları tanıdığı için burjuvaların öykülerini anlatmaya yönelir Godard. Bir başka söyleşisinde de şöyle der: "İnsanları birbirine karıştırmamalı. Birbirinden ayırmalı. Birinin çıkıp da farklı şeyleri, farklı ortamları birbirine karıştırmaya hakkı yoktur, karıştırmaya kalkacak olursa o 'biri' çok zor biri oluverir." [2] 

Sonrasında, "İşçiler mi?" diye sorar Godard, "Onlardan söz etmeyi çok isterim, ama ben onları yeteri kadar tanımıyorum" der. Fakat daha can alıcı bir soru daha sorar: "Peki, işçileri tanıyanlar, onlar hakkında film yapmak için ne bekliyor?" [3]

İşte Aki Kaurismäki, daha ilk uzun metraj filminde -bir rivayete göre Hitchcock'un asla sinemaya uyarlanamaz dediği- Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza'sını çekmeye cesaret ederek, sinemaya 'onlar' hakkında film yapmak için girdiğini gösterir. 


Aki Kaurismäki
Kaurismäki bize, burjuvaların hayatlarının anlatıla anlatıla bitirilemediği 'postmodern sanat dünyası'nın dışından bir yerlerden seslenir ve yoksulların sıradan hayatlarını anlatır. Ona dünya çapında ün kazandıran iki üçlemesi vardır: 'Proletarya Üçlemesi' (diğer bilinen adıyla 'Tutunamayanlar Üçlemesi') ve ülkesindeki işsizliği konu aldığı 'Finlandiya Üçlemesi'.

Üstelik Kaurismäki'nin bunu Finlandiya'dan, yani bizim dünya üzerinde insan haklarına en saygı duyulan, işsizlere para ödeyecek kadar sosyal bir devletin ve üst düzey refahın olduğu bir yer olarak bildiğimiz topraklardan yapması onu daha değerli kılar. Ve belki de Kaurismäki için ironi burada başlar.

Çektiği hemen her filmle ülkesinin tüm imajını yerle bir eder. Bir cennetten değil, cennetteki gölgeler'den bahseder bize. Gölgede kalmış insanlardan ve hayatlardan bahseder. 

Başka bir deyişle, Marx'ın o ünlü "Anlatılan senin hikayendir" deyişini filmlerine uyarlar. Hikayesini anlattığı insanları ezen, dışlayan ve bir kenara atan toplumun değerlerini de çoğu zaman sertçe, kendine özgü bir kara mizahla eleştirir. Filmlerinde çok az diyalog geçer, bunun yerine hemen her sahnede sözleri duruma cuk oturan şarkıları kullanır. (Hatta açık konuşalım: Film ayağına resmen bize sevdiği şarkıları dinlettirir!) 

Ve bu sahnelerin çoğunda Nietzsche'yi kıskandıracak bıyıklarıyla, yağlı uzun saçlarıyla ve ağzından neredeyse hiç düşürmediği sigarasıyla başlı başına bir karizmayla tanıştırır bizi: Matti Pellonpää. 

Pellonpää bir kaybedendir; ama hakiki bir kaybeden. Üye olduğu bir kulübü falan yoktur. Hobi olarak değil bir yaşam biçimi olarak kaybeder. Altında pahalı bir motoru da yoktur, en fazla hurda bir arabası vardır. Ya da her gün başka bir kadınla da yatmaz. Ama her filminde mutlaka bir kadına aşık olur. Dahası, canlandırdığı karakterler aslında bir bakıma onun kendi hayatıdır. Evsiz yurtsuz, lokantalarda yatarak sürdürdüğü kendi bohem hayatı. 


Matti Pellonpää ve Kati Outinen
Varjoja paratiisissa (1986)
Kaurismäki 'nin ilk uzun metraj filmi olduğunu söylediğimiz Rikos ja rangaistus (1982)'da kasap Nikander olarak tanırız ilkin Pellonpää'yı. Daha sonra Kaurismäki 'nin 'Proletarya Üçlemesi'nin ilk filmi olan Varjoja paratiisissa (1986)'da bu sefer çöp toplarken, bir markette kasiyerlik yapan Ilona'ya aşık halde buluruz Nikander'i. Fakat Nikander çöp konteynırlarıyla evi arasında mekik dokuyan, katıldığı İngilizce kursları dışında hiçbir 'sosyal aktivite'si olmayan, yalnız ve asosyal bir adamdır. Ilona ise sürekli iş değiştiren, iş dışındaysa hareketli bir hayatın ve sınıf atlamanın peşinde olan genç bir kadındır. Bu yüzden de Nikander'in onda ne bulduğunu anlayamaz. Çıktıkları bir akşam yemeğinde ısrarla kendisinden ne istediğini sorar ve sonunda Nikander'i sinirlendirir: "Hiç kimseden hiçbir şey istemiyorum. Ben Nikander'im. Eskiden kasaptım, şimdi çöpçüyüm. Dişlerim dökülüyor, midemde sorun var. Ama yaşamaya çalışıyorum. Sana söyleyecek başka sözüm yok. O yüzden, ne istediğimi sorma."


Matti Pellonpää ve Turo Pajala
Ariel (1988)
Kaurismäki'nin bir başka filmi Ariel (1988)'de ise filmin ortalarında bir hapishanede çıkar karşımıza Matti Pellonpää. Canlandırdığı Mikkonen, dünyada adam öldürecek son insandır ve cinayetten yıllardır hapis yatıyordur. Koğuş arkadaşı Taisto ise hayat çok boktan deyip intihar eden madenci bir babanın madenci oğludur. Babası intihar edince, çalıştığı maden ocağı da kapanınca şehre iş bulmaya gelir; fakat yolda iki kişinin bir saldırısına uğrayıp gasp edilir. Daha sonra şehirde o iki kişiden birine tesadüfen rastlayınca adamdan zorla parasını almaya çalışırken polis tarafından yakalanıp tutuklanır. Bu arada tutuklanmadan önce çocuklu dul bir kadına da aşık olmuştur. Çok geçmeden zaten yıllardır hapis yatmaktan canına tak eden Mikkonen'le beraber hapisten kaçış planı yapmaya başlarlar. Buradan itibaren Mikkonen, arkadaşı Taisto'nun sevdiği kadın ve çocuğuyla birlikte Ariel adlı bir gemiyle Meksika'ya kaçmasını sağlamaya çalışır. Hatta bunun için bir banka soygununa da girişir, ki kendisi aynı zamanda dünyada banka soyacak son insandır da.


Leningrad Cowboys Go America (1989)
Tartışmasız en absürd Kaurismäki filmi olan Leningrad Cowboys Go America (1989)'daysa 'Leningrad Cowboys' adındaki ilginç saçlarıyla dikkat çeken Finli bir rock grubunun dolandırıcı menajeri Vladimir'i canlandırır. Film, grubun eski bir küçük kulübenin içinde sanat işlerinden sorumlu bir Sovyet görevlisi olduğunu sandığımız bir adama 'Katyusha'yı çalmasıyla başlar. Fakat görevli, Vladimir'e grubun berbat olduğunu söyler. "Amerika'ya gidin, orada her türlü saçmalığı yerler" der ve Vladimir'e New York'taki kuzeninin telefonunu ve adresini verir. New York'a ulaştıklarındaysa bir hayal kırıklığı daha yaşarlar: "Meksika'ya gidin. Kuzenim evleniyor. Düğünde çalacak bir gruba ihtiyaçları var." Böylece Ariel'de arkadaşı Taisto'yu gönderdiği Meksika'ya, bir sonraki filminde çılgın bir rock grubunun menajeri olarak gitmeyi başarır Pellonpää.


Matti Pellonpää ve Mato Valtonen
Pidä huivista kiinni, Tatjana (1994)
Pellonpää'nın bir başka Kaurismäki filmiyse Pidä huivista kiinni, Tatjana (1994)'dır. Bir yolculuk filmidir bu. Matti'nin canlandırdığı Reino karakteri votkaya, yol arkadaşı Valto'ysa kahveye bağımlıdır. İki kafadarın ortak yanlarıysa briyantinli birer rocksever olmalarıdır. Valto'nun konforlu arabasında gayet pratik ve taşınabilir bir kahve makinesiyle muhteşem bir plakçalar da vardır. Tek eksikleri kendilerine eşlik edecek iki kadındır. Onları da yol üzerinde mola verdikleri bir yerden bulurlar: Tallinn'e giden, biri Estonyalı diğeri Rus iki kadın. Siyah beyaz, her zamanki kısa diyalog ve güzel müzikleriyle yine tam bir kaybeden filmidir bu. Kaurismäki filmlerindeki Estonya'ya kaçış miti yine gerçekleşecektir. Bunun için de Reino'nun elindeki votka şişesini bırakıp Tatiana'ya tutunması gerekmektedir. 

Pellonpää'nın en sağlam karakterlerinden biri de Kaurismäki'nin Henri Murger'ın Bohem Hayatından Sahneler adlı romanından uyarladığı Boheemielämää (1992) filmindeki Rodolfo karakteridir. Rodolfo, Paris'te kaçak olarak yaşayan Arnavut bir ressamdır ve filmin adından da anlaşılacağı gibi iflah olmaz bir bohemdir. Fakat hikayenin yürüyebilmesi için arkadaş olabileceği kafa dengi bir bohem daha bulması gerekmektedir. Bunun için bir lokantada oturmuş verdiği siparişin gelmesini beklerken, tesadüfe bakın ki içeriye hiç basılmayan kitapların yazarı Marcel Marx girer ve Rodolfo'nun masasına oturur. 


André Wilms ve Matti Pellonpää
Boheemielämää (1992)
Marcel garsona iki yarım balık sipariş eder. Rodolfo, bunun garip bir sipariş olduğunu söyler. Marcel'se bu yolla her zaman tam bir balıktan daha fazla balık yiyebildiğini söyleyerek duruma açıklık getirir. Ardından garson, daha önce sipariş veren Rodolfo'ya balığını getirir, Marcel kendi siparişini sorar, garson son balığın Rodolfo'ya sipariş edildiğini söyler. Ancak Rodolfo iyi bir bohem olduğu kadar iyi bir insandır da, Marcel'e balığını paylaşmayı teklif eder. Marcel bunu ilk başta kabul etmek istemez. "Sizi yemeğinizden mahrum etmek istemem beyefendi" der. Rodolfo, "Yani beni iyi niyetimi göstermekten mi mahrum edeceksiniz?" diye karşılık verince Marcel teklifi kabul eder. Ve balığı ikiye bölerek, afiyetle mideye indirirler. 

Bu sahnede biraz durursak kısa bir çözümleme yapabiliriz. Örneğin Kaurismäki'nin Marcel'e Marx soyadını vermesiyle daha bilinen bir 'Marx' olan 'Karl'ın bohemlere olan önyargısı üzerinden bir okuma yapılabilir. Balığını paylaşan Pellonpää aracılığıyla Kaurismäki pekala bize şunu diyor olabilir: Evet, bazı insanlar hayatlarındaki maddi zorluklarla başa çıkamayabilirler. Hatta ellerine üç beş kuruş para geçtiğinde bunu beceriksizce savurabilirler ya da bir yankesiciye de kaptırabilirler. Fakat bu, onların devrim düşmanı falan olduğunu göstermez. Bilakis, cebinde meteliği yokken üstelik hiç tanımadığı bir adama tabağındaki balığı paylaşma cömertliğini gösteren bir adam sizin dostunuzdur. Üstelik bu adam bir de Matti Pellonpää'ysa zaten dostunuzdur. 

Dostumuz Matti Pellonpää, henüz 44 yaşındayken 13 Temmuz 1995 günü geçirdiği bir kalp kriziyle hayatını kaybetti. Kim bilir, belki en azından filmlerinde bu kadar çok sigara içmeseydi, hala yaşıyor olabilirdi. Ve belki de yaşasaydı, Kaurismäki'nin -Altyazı dergisinin de Temmuz/Ağustos sayısında harika afişini kapak yaptığı- son filmi Le Havre (2011)'da kitaplarının basılmamasından olsa gerek yazmayı bırakıp ayakkabı boyacılığına başlayan eski dostu Marcel Marx'ın yanında görecektik onu. 


Night on Earth (1991)
Yukarıda saydığımız filmleri dışında, Aki Kaurismäki'nin Calamari Union (1985), Hamlet liikemaailmassa (1987) ve Leningrad Cowboys Meet Moses (1994) filmlerinde de rol almıştı Matti Pellonpää. Aki'nin abisi Mika Kaurismäki'nin filmlerinde de oynadı. (Bu filmlerden biri olan Zombie ja Kummitusjuna (1991) ise bizim için çok daha özeldir. Zira filmin bir bölümü İstanbul'da geçer. Ve Matti abimizi İstanbul'un yoksul sokaklarında, kırık dökük otellerinde arkadaşı Zombie'yi bulmaya çalışırken görürüz.) 

Pellonpää ayrıca, Jim Jarmusch'un -müziklerini Tom Waits'in yaptığı- Night on Earth (1991) filminde de rol alarak uluslararası tanınırlığını artırır. Ama o her şeyden önce Aki Kaurismäki'nin baş kaybedenidir.


Mies vailla menneisyyttä (2002)
Bunun içindir ki, Mies vailla menneisyyttä (2002)'daki bar sahnesinde Aki'nin kamerası duvarda asılı duran Matti Pellonpää'nın portresine odaklanıp öylece kalır bir süre. Ve akıllara Jean Cocteau'nun Orphée (1950)'deki, "Sinema yaklaşmakta olan ölümü kaydeder" deyişi gelir. Ne de olsa hayat uzun bir ölümdür. Ve neyse ki dostumuz Matti Pellonpää çoktan ölmüştür. 

Dipnotlar:
[1] Jean-Luc Godard, Godard Godard'ı Anlatıyor, Metis Yayınları, 2008, s. 92 
[2] a.g.e., s. 74
[3] a.g.e., s. 74


Onur Özgen (Mesele Dergisi, Eylül 2012, 69. sayı)

1 Temmuz 2012 Pazar

Panofsky'nin derin izi

Sanat tarihi disiplinine, kavramsal düzeyde baktığımızda, birkaç genel tanım çıkar karşımıza. Bu tanımlar onun işlevi, ilgi alanları, yöntem geliştirme, onun yürüttüğü biçem-biçim soruşturmaları, yapıtta özgünlük arayışı gibi eylemsel düzeyde açıklamalardır. Sanat tarihi nasıl işler ya da daha doğru bir yaklaşımla sanat tarihi nedir sorularıyla, bu genel tanımlar dışında daha özgül bir yanıta ulaşmamız zor görünüyor. Sanırım bu soruya yetkin bir yanıt verebilmek için, her şeyden önce şu sorunun sorulması gerekiyor: Sanat tarihinin tarihi nedir, sanat tarihi pratiğinin değerleri, görevleri, yöntemleri nereden doğmuş olabilir? Modern sanat tarihinin ilkelerini anlamak için daha derine inerek, “asıl” olandan işe başlamak gerekiyor.

Kuşkusuz, modern sanat tarihinin tarihinde başlıca “olay” Erwin Panofsky’nin çalışmalarıdır. Ve sanat tarihi pratiği için epistemolojik bir temel kurmaya yönelik çalışmalarıyla ilk akla gelen kişi olan Panofsky üzerine derin bir okuma ve araştırma paralelinde tüm bir sanat tarihi için yüksek bir çalışma kaydeden; kendisi de eleştirel kuram uzmanı olan Micheal Ann Holly’nin ‘Panofsky ve Sanat Tarihinin Kökleri’ kitabı da, bize bu konuda en büyük yol gösterici olma iddiasını taşımaktadır.

Sanat tarihinin arkeolojisi

Panofsky’nin tarih teorisini geç 19. yüzyıla ve erken 20. yüzyıla ait hümanist araştırmanın geniş bağlamı içine yerleştirerek işe başlıyor Holly. Birçok başka ismin yanı sıra Hegel, Kant, Dilthey ve Cassirer gibi filozofların ve Wölfflin, Riegl ve Warburg gibi sanat tarihçilerinin çalışmalarının etkilerini de göz ardı etmeden, Panofsky’nin sanat tarihinin diğer entelektüel hareketlerin tarihsel bir ürünü olarak nasıl geliştiğini gösteriyor bize. Kitabın ilk bölümünde, sanat tarihinin genel gelişimini, Hegelci kültür tarihiyle ilişkilendirerek ve pozitivizm ile metafiziksel idealizm arasında oluşan gerilim, disiplin içindeki yöntem tartışmalarına değinerek inceleniyor. Bu bağlam ilişkisi içerisinde ikinci bölüme gelindiğinde, Heinrich Wölfflin’in yapıtlarına odaklanan yazar, daha sonra Panofsky’nin sanata biçimci yaklaşıma getirdiği erken dönem bağlamcı eleştirisini ele alıyor. Diğer bölümlerde ise, Riegl’in problemli Kunstwollen (sanat istenci) kavramını, Panofsky’nin bu sanat tarihine özgü kavrama inancını yitirmesi açısından ve düşüncelerini 1920 dolaylarında şekillendirmeye başlayan bağlamcı yönelim açısından irdeleniyor. Ve zamanın önde gelen yayınlarında yürütülen yöntem tartışmalarından, sıradışı külliyatıyla değişik alanlardan gelen ilim insanları için buluşma noktası olmuş Aby Warburg’un eserlerine uzanan bir yelpazede diğer çağdaş sanat kuramcılarının çalışmaları sunuluyor.

Panofsky’nin erken dönem taslak yazılarının çoğu sanat tarihçileri tarafından bilinmese de, sanat tarihinin çağdaş uygulamasında hiç kimse ondan daha etkili olmamıştır. Bu kitap, çağdaş sanat tarihinin düşünsel kökenlerini ortaya çıkarmakta ve Panofsky’nin kuramsal çalışmalarının yürüttüğü yaratıcı tartışmanın zemininin nasıl oluşturduğunu gözler önüne sermekte. Ayrıca Panofsky’nin çalışmalarında Yeni-Kantçı terimleri ve kavramları ele alışının Ernst Cassirer’in felsefesiyle nasıl çarpıcı benzerlikler taşıdığını da bizlere göstermekte. Son olarak, Holly, Panofsky’nin nispeten daha iyi bilinen son dönem “ikonoloji” çalışmalarını, önceki denemeleriyle karşılaştırmalı okuyarak ve önceki düşüncelerini tarih felsefesi, semiyotik ve bilim felsefesi alanlarında son dönem çalışmalarına esin veren bakışıyla kıyaslayarak değerlendirmekte.

Kitap, sanat tarihi çalışmalarının yaygın kabul görmüş ve geniş çapta uygulamaya koyulmuş temalarını ele alıp onları tarih yazımsal bir analize tabi tutuyor ve kökenler, etkileşim hatları ve büyük şahsiyetler arasındaki tartışmalarla ilgili sorular soruyor. Bununla birlikte Holly, çağdaş sanat tarihinin temellerinde kazı yaparken zihin ve sanatın tarihsel modelleri arasındaki ilginç bağlantıları düşünmeye yönelik tarih yazımı imkânları incelemektedir. Bunu yaparken, soruşturmasını insanda temellendiriyor.

Panofsky ve Sanat Tarihinin Kökleri
Micheal Ann Holly
Çeviren: Orhan Düz
Dedalus Kitap
2012, 291 sayfa, 15 TL.


Onur Özgen (Radikal Kitap, 22 Haziran 2012, Sayı: 588)

15 Mart 2012 Perşembe

Yoldaş Troçki'den sevgilerle...

Birgün gazetesinin web sitesinde dün Ahmet Meriç Şenyüz imzalı bir haber-yorum yayınlandı. (1) Haberde geçtiğimiz Cumartesi günü Taksim Hill Otel'de gerçekleştirilen Birinci ÖDP Tartışmaları'nda Arap coğrafyasında yaşanan gelişmelere ilişkin yapılan oturumda konuşulanlar var.

Alper Taş, Masis Kürkçügil, İbrahim Varlı, Hayri Kozanoğlu, Kenan Kalyon gibi isimlerin yanında bazı akademisyenlerin ve çeşitli haber sitelerinin yazarlarının ve muhabirlerinin paneldeki konuşmalarına da yer verilen haberde, ÖDP'liler ve TKP'liler dışında görüşlerini açıklayan herkese yoğun eleştiriler olduğunu görüyoruz.

Haberde önce Alper Taş'ın görüşleri paylaşılmış. Alper Taş, Arap ülkelerindeki gelişmeleri ne emperyalizmin bir oyunu olarak ne de büyük devrimler olarak görmek gerektiğini, doğrunun bu ikisinin arasında olduğunu söylemiş. Haberi yapan Meriç Şenyüz ise Alper Taş'ın bu görüşlerini akılcı bulmakla birlikte, kendisinin daha uçlarda düşündüğünü belirtmiş.

Uçlardaki düşünceleri de haberde de kendisine yer verilen Cumhuriyet gazetesi ve soL Haber Portalı yazarlarından Mustafa Kemal Erdemol'un, "Arap baharı tanımlaması, bu süreci yaratanların değil, emperyalist merkezlerin ürettiği bir tanımdır" görüşüne yakın bir şey olsa gerek. Her neyse...

Fakat haberde en dikkat çeken nokta, Masis Kürkçügil'in paneldeki sözlerine getirilen yorumlar. Kürkçügil'in Ortadoğu'da halkın neoliberal tahrifata karşı sokağa çıktığını ve tarih yapmaya başladığını, ÖDP'nin de halkın haklı taleplerine sırtını çevirmemesi gerektiğini söylemesine, haberi yapan Meriç Şenyüz çok içerlemiş olacak ki, bir anda Kürkçügil'in Troçkist kimliği üzerinden Troçki'ye ve Troçkizme saldırmaya başlamış.

Öyle ki, Kürkçügil'in Ortadoğu'ya ilişkin bu görüşleri tesadüf değilmiş! Troçkizmin 70 yıllık bir taktiğiymiş! Peki neymiş bu taktik? İkinci Dünya Savaşı'nda Troçki Nazileri SSCB'ye karşı desteklemiş! Kürkçügil de tıpkı Troçki gibi emperyalizmden Ortadoğu halklarının lehine bir devrim bekliyormuş! Gerçekten pes! Türkiye solundaki Troçkizm düşmanlığının köklerinin ne kadar derin olduğunu biliyordum ama, bu bayağılaşmış iftiraların sosyalist bir gazetede hala bu kadar rahat dillendirilebileceğini düşünemezdim.

Haberde yazılanlara göre güya Troçki, Stalinist bürokrasinin Rusya'da devrilmesi için, gerekirse Nazilerin SSCB'ye karşı askeri bir zaferinin bile tercih edilebileceğini savunmuş! Kanıt? E işte Sovyet işçilerinin bürokrasiyi devirmesi gerektiğini söylemiş ya! Stalinizmi savunan herkesi komünistlerin düşmanı ilan etmiş ya! Bütün bunları söylediğine göre, Stalinizme karşı Nazizmi de savunmuş olabilir!

Tarihi çarpıtmak, tarihsel kişilikleri işlemediği suçların müsebbibi ilan etmek bu kadar kolay işte! Ama kusura bakmayın. Sayımız o kadar fazla olmasa da, Troçki'nin, Lenin'in, çarpıtılmamış Bolşevizm geleneğinin savunucuları var hala bu ülkede. Bu geleneğe ve temsilcilerine kara çalmak, o kadar kolay değil. İzin vermeyiz.

Birincisi, Troçki'nin Sovyet işçilerinin Stalinist bürokrasiyi devirmesi gerektiğini söylemesi, Birgün'deki haberde kastedildiği gibi Nazizme bir destek verdiği sonucunu doğurmaz. Aksine Troçki bunu, Almanya'da yükselen faşizme karşı SSCB'nin karşılık verememesinin akabinde söyler. Stalinizmin yozlaştırdığı Üçüncü Enternasyonal, 1933'te Nazizme karşı karşı hiçbir ciddi direniş göstermeden, tek bir kurşun bile atmadan teslim olmuştur. O güne kadar SSCB hakkında daha iyimser düşünen Troçki, Üçüncü Enternasyonal'in bu ihanetinden sonra, buradan doğal olarak bürokrasinin SSCB'yi iflah olmaz bir şekilde yozlaştırdığı tespitinde bulunur. Bu tespitin politik sonucu da doğal olarak Stalinist bürokrasinin proleter bir devrimle alaşağı edilmesinin gerektiğidir.

İkincisi, illa faşizme verilen bir destek aranıyorsa, 1943'te Üçüncü Enternasyonal'i, "Böylelikle Hitlercilerin, Sovyetler Birliği'nin bütün dünyayı Bolşevikleştirmek istediği yönündeki iftirasına bir son verilmiştir" diyerek kapatan Stalin'e bakılabilir. Molotov ile Ribentrop paktını imzalayanlara, Hitler'e kadeh kaldıran Stalin'e bakılabilir. Hitler anlaşmayı bozup SSCB'ye saldırınca, o güne kadar Almanya'da faşizmin büyümesini müdahalesiz seyredenlerin ve sonrasında da faşizmle anlaşanların, bir anda faşizme karşı direnenler olarak parlatılmasına da bakılabilir. Başından beri faşizme karşı birleşik cepheyi savunan Troçki'yi ise karalama kampanyalarıyla Nazilere destek veren bir hain yapanlara da!

Bakalım o 'hain Troçki', İkinci Dünya Savaşı öncesinde Nazizm ve Stalinizm hakkında neler söylemiş?

Öncelikle Troçki, proletaryanın ayaklanmasından bahsederken Birgün'ün haberinde çarpıtıldığı gibi Stalinizmin yenilgisi uğruna Nazizmin zaferini tercih etmek gibi bir gaflete düşmüyordu. Ona göre faşizm, yani Nazizm, emperyalist savaşın en kararlı makinisti ve örgütleyicisiydi. Ve bir proleter devrim olmazsa -SSCB'de ya da herhangi bir yerde- yeni bir savaş kaçınılmazdı. Faşizmden ve onun yaratacağı emperyalist savaşın yıkımlarından kurtulmanın tek yolu proletaryanın bir ayaklanma yoluyla burjuvaziyi yıkmasıydı. Yani Troçki, proletaryanın ayaklanması derken, birileri gibi faşizmin zaferini değil, proletaryanın kapitalist dünyayla onun faşist yayılmacılığına ve elbette onu zapturapt altında tutan kendi bürokrasisine karşı başkaldırısını anlıyordu.

Aynı Troçki, 10 Haziran 1934'te yaklaşmakta olan emperyalist savaşa karşı görüşlerini belirttiği Savaş ve Dördüncü Enternasyonal (2) adında 85 maddelik bir bildiri yazmıştır. Bu bildirinin 8. maddesinde aynen şöyle der Troçki, lütfen iyi okuyunuz: "Sovyet devletinin kesin ve derinden işleyen bürokratik yozlaşması kadar onun dış politikasının ulusal-muhafazakâr karakteri de, ilk işçi devleti olarak Sovyetler Birliği’nin sosyal doğasını değiştirmez. Eğilimsel olarak sosyalizan olan Sovyet mülkiyet ilişkilerinin karakterini ihmal eden ve SSCB ile burjuva devlet arasındaki sınıf çelişkisini reddeden ya da üstünü örten her türden demokratik, idealist, aşırı sol ve anarşizan teoriler kaçınılmaz olarak –ve özellikle bir savaş söz konusuysa– karşı-devrimci politik sonuçlara varmak zorundadır. Koşullar ve çatışmanın halihazırdaki nedenlerinden bağımsız olarak, kapitalist düşmanlarının saldırılarına karşı Sovyetler Birliği’nin savunusu her dürüst işçi örgütünün temel ve zorunlu görevidir."

Fakat bir şerh düşmeyi de ihmal etmez elbette. Faşizme karşı SSCB'ye koşulsuz destek verilmeli; ancak bu destek Stalinist bürokrasinin Marksist eleştirisiyle beraber verilmelidir der: "Emperyalist ordulara karşı SSCB’ye koşulsuz destek, savaşın ve Sovyet hükümetinin diplomatik politikasının devrimci Marksist bir eleştirisiyle ve SSCB içinde gerçek bir Bolşevik-Leninist devrimci partinin oluşumuyla elele gitmelidir."

Sadece bu iki alıntı bile, Troçki'ye atılan bu iftiraları boşa çıkarmaya yeter. Ama biz devam edelim. Yalanlara karşı hakikati savunmaya devam edelim.

Aynı bildiriden;

Madde 6: "...Yeni bir büyük savaş kapıları çalıyor. Bu savaş bir öncekinden çok daha yıkıcı ve zalim olacaktır. Bu apaçık gerçek, yaklaşan savaşa karşı alınacak tutumu proleter politikanın merkezi sorunu haline getiriyor."

Madde 17: "...Ancak iktidarın dünya proletaryasınca fethedilmesi, gezegenimizin tüm ulusları için gerçek ve sürekli gelişme özgürlüğünü garanti altına alabilir."

Madde 18: "...Biz demokrasiyi faşizme karşı proletaryanın örgütleri ve yöntemleri aracılığıyla savunuruz. Sosyal-demokrasinin tersine, biz bu savunuyu burjuva devletine emanet etmeyiz..."

Üçüncü Enternasyonal, bir sene kadar önce Nazilerle saldırmazlık paktı imzalayıp anlaşırken; Troçki aşağıdaki 20, 21 ve 22 no'lu maddelerde başta Alman işçi sınıfına ve komünistlerine seslenerek tüm diğer ülke işçilerini ve komünistlerini de yaklaşan emperyalist savaşa karşı kendi ülkelerinin hükümetlerine ve faşizme karşı direnişe çağırır:

Madde 20: "Birtakım uygar ülkelerin burjuvazisi, iç tehlike durumunda, egemenliğinin parlamenter biçimini otoriter, diktatoryal, Bonapartist ya da faşist biçimle nasıl da fazlaca gürültü çıkarmadan değiştirdiğini çoktandır gösterdi ve göstermeye de devam ediyor. Hem iç hem de dış tehlikelerin temel sınıf çıkarlarını on kat daha güçlü tehdit edeceği savaş zamanında burjuvazi bu değişimi çok daha hızlı ve daha kararlı biçimde yapacaktır. Bu koşullar altında, bir işçi partisinin 'kendi' ulusal emperyalizmine kırılgan demokratik kabuk uğruna verdiği destek; bağımsız bir politikadan vazgeçme ve işçilerin şovenistik demoralizasyonu, yani insanlığı yıkımdan kurtarabilecek yegâne faktörün mahvedilmesi anlamına gelir."

Madde 21: "Savaş zamanında 'demokrasi mücadelesi' her şeyin ötesinde, işçi basınının ve işçi örgütlerinin kudurgan askeri sansüre ve askeri otoriteye karşı korunması için verilecek mücadeleye işaret eder. Bu görevler temelinde devrimci öncü, diğer işçi örgütleriyle –kendi 'demokratik' hükümetine karşı– bir birleşik cephenin yollarını aramalı, fakat hiçbir durumda düşman ülkeye karşı kendi hükümetiyle bir birliğe çaba harcamamalıdır."

Madde 22: "Emperyalist bir savaş kapitalist egemenliğin devlet biçimi sorunu üzerinde durur. Her ulusal burjuvazinin önüne ulusal kapitalizmin kaderi sorununu ve tüm ülkelerin burjuvazisinin önüne de genel olarak kapitalizmin kaderi sorununu koyar. Ancak bu nedenle proletarya da sorunu şöyle koymak zorundadır: Kapitalizm mi yoksa sosyalizm mi, emperyalist kamplardan birinin zaferi mi yoksa proleter devrim mi?"

Komünist ilkeleri çoktan terk eden Stalinist bürokrasi, İkinci Enternasyonal'in ihanetçilerinden emanet aldığı sosyal-yurtsever politikalarına bağlı olarak dünya işçi hareketini 'tek ülkede sosyalizm' ve 'sosyalist anavatan' gibi vurgularıyla SSCB'de pekiştirdikleri bürokratik rejimin emrine soktu. Öyle ki, Fransa'da 1936'da gerçekleşen genel grev, sırf Fransa'yla SSCB arasındaki anlaşma bozulmasın diye, 'işçilerin sosyalist anavatanı'nın çıkarları doğrultusunda bizzat Fransız Komünist Partisi tarafından bastırıldı. Sırf Hitler'le imzalanan saldırmazlık anlaşması bozulmasın diye İspanya İç Savaşı'nda faşist Franco birliklerine karşı savaşan İspanyol halkına yardım yollanmadı. İkinci emperyalist savaşın hemen öncesinde faşizmin daha da güçlenmesinde önemli payı olan bu sınıf ihanetinin teşhiri açısından, Troçki'nin aşağıda sıraladığı maddeler önemlidir:

Madde 26: "Sosyal-yurtseverlik politikası kitleleri faşizmin önünde çaresiz bırakmaktadır. Eğer savaş zamanında ulusal çıkarlar uğruna sınıf mücadelesini reddetmek gerekliyse, 'ulusu' savaştan hiç de daha az tehlikeye atmayan büyük ekonomik bunalımlar döneminde de 'Marksizm'den vazgeçilmesi bir gerekliliktir. 1915 Nisan'ından önce Rosa Luxemburg bu sorunu şu sözcüklerle ortaya koymuştu: “Sınıf mücadelesi ya savaş zamanında bile proleter varlığının zorunlu yasasıdır ... ya da barış zamanında bile anayurdun güvenliği ve ulusal çıkarlara karşı bir suçtur.” 'Ulusal çıkarlar' ve 'anayurdun güvenliği' düşüncesi faşizm tarafından proletarya için zincirler ve prangalara dönüştürülmüştür."

Madde 27: "Alman sosyal demokrasisi Hitler’in dış politikasını, ta ki Hitler onu söküp atana kadar destekledi. Faşizmin demokrasi ile son yer değişimi, sosyal demokrasinin, politik rejim onun kârlarını ve çıkarlarını garanti ettiği sürece yurtsever olarak kaldığını açığa vurmuştur..."

Madde 34: "İktidarın ele alınmasından sonra, bizzat proletarya 'anavatanın savunusu' pozisyonuna geçer. Fakat bu formül o andan itibaren tümüyle yeni bir tarihsel içerik kazanıyor. Yalıtılmış işçi devleti kendine yeterli bir varlık değil, yalnızca dünya devrimi için bir talim zeminidir. Proletarya SSCB’yi savunarak ulusal sınırları değil, geçici olarak ulusal sınırlarla kuşatılmış olan sosyalist diktatörlüğü savunmaktadır. Sadece, proleter devrimin ulusal çerçeve içinde tamamlanamayacağı; proletaryanın belli başlı ülkelerdeki zaferi olmadan SSCB’deki sosyalist inşanın tüm başarılarının başarısızlığa mahkûm olduğu; dünyada herhangi bir ülke için uluslararası devrimden başka kurtuluş olmadığı; sosyalist toplumun yalnızca uluslararası işbirliği temelinde kurulabileceği gerçeğinin derin bir kavranışı; sadece bu kana ve iliğe işleyen sıkı inançlar, savaş zamanında devrimci proleter politika için güvenli bir zemin yaratabilir."

Madde 35: "Sovyetlerin, tek ülkede sosyalizm teorisinden kaynaklanan, yani uluslararası devrimin sorunlarının tam bir ihmali olan dış politikası, iki düşünceye dayanır: Genel silahsızlanma ve karşılıklı olarak saldırının reddi..."

Emperyalistlerle işbirliğiyle suçlanan Troçki, emperyalist savaşa karşı sosyalist anavatan saçmalığının savunusuna değil, proletaryanın sınıf savaşı sloganına sarılır. Tüm dünya işçi sınıfını başlaması olası bir emperyalist savaşta SSCB'yi savunmaya çağırır:

Madde 38: "Biz pasifist değiliz. Biz devrimci bir savaşı ancak, bir ayaklanma gibi, proletaryanın politikasının bir aracı olduğu kadarıyla düşünüyoruz. Bizim savaşa karşı tavrımız hukuksal 'saldırı' formülü tarafından değil, savaşı hangi sınıfın ve hangi amaçlarla yürüttüğü sorunu tarafından belirlenir. 'Savunma' ve 'saldırı', aynı sınıf çatışmasında olduğu gibi devletlerin çatışmasında da, bir hukuksal ya da ahlâki norm sorunu değil yalnızca pratik bir çıkar sorunudur."

Madde 40: "...İktidardaki proletarya dış düşmanlarının kampındaki çelişkilerin ayrımına varıp, onlardan yararlanmak zorundaysa, hâlâ iktidar için savaşmakta olan proletarya kendi iç düşmanlarının kampındaki çelişkileri ayırt etmeyi ve onlardan yararlanmayı öğrenmelidir. Üçüncü Enternasyonal’in reformist demokrasiyle faşizm arasındaki çelişkileri kavramada ve onlardan yararlanmada gösterdiği kesin yetersizlik, doğrudan doğruya proletaryanın çok büyük zarar görmesine yol açtı ve onu yeni bir savaş tehlikesiyle yüz yüze bıraktı. Diğer taraftan, emperyalist devletler arasındaki çelişkilerden uluslararası devrimin bakış açısı dışında hiçbir şekilde yararlanılmamalıdır. SSCB’nin savunulması, yalnızca, eğer uluslararası proletaryanın öncüsü Sovyet diplomasisinin politikasından bağımsızsa makuldür."

Madde 43: "SSCB kendisini bazı emperyalist devletlerle, diğerlerine karşı askeri bir ittifaka zorlanma durumunda bulsa dahi, uluslararası proletarya onu savunmayı reddetmez. Fakat bu durumda, uluslararası proletarya kendi tam bağımsızlığını Sovyet diplomasisinden ve dolayısıyla Üçüncü Enternasyonal’in bürokrasisinden de, diğer herhangi bir durumda olduğundan çok daha fazla korumak zorundadır."

Madde 44: "...Emperyalizmle olan mücadelesinde işçi devletinin kararlı ve sadık savunucusu olarak kalmak, uluslararası proletaryayı SSCB’nin emperyalist müttefiklerinin müttefiki yapmaz. Kendisini SSCB’yle müttefik durumunda bulan herhangi bir kapitalist ülkenin proletaryası, ülkesinin emperyalist hükümetiyle uzlaşmaz düşmanlığını asla unutmamalıdır. Bu bakımdan, onun politikası SSCB’ye karşı savaşan bir ülkedeki proletaryanın politikasından farklı olmayacaktır. Fakat pratik işlerin doğasında, somut savaş durumuna bağlı olarak önemli farklılıklar ortaya çıkabilir. Örneğin Amerikan proletaryasının, SSCB ve Japonya’nın savaşı durumunda SSCB’ye gönderilen Amerikan mühimmatına sabotaj yapması aptalca ve canice olurdu. Fakat SSCB’ye karşı savaşan bir ülkenin proletaryası bu türden etkinliklere –grevler, sabotaj vb.– başvurmak zorunda olacaktır."

Madde 45: "SSCB’nin emperyalist müttefikine karşı uzlaşmaz proleter muhalefeti, bir taraftan uluslararası sınıf politikası temelinde, diğer taraftan ise söz konusu hükümetin emperyalist amaçları, bu 'müttefiklik'in güvenilmez karakteri, onun SSCB’deki kapitalist altüst oluşa dair spekülasyonu vs. temelinde gelişmelidir. Bu nedenle, proletarya partisinin 'müttefik' bir ülkedeki politikası, düşman bir emperyalist ülkede olduğu gibi, aynen, doğrudan burjuvazinin devrilmesine ve iktidarın ele geçirilmesine yönelmelidir. Ancak bu yolla SSCB’yle gerçek bir müttefiklik kurulabilir ve ilk işçi devleti felâketten kurtarılabilir."

Madde 48: "Uzayan bir savaş durumunda, bir işçi devleti olarak SSCB’yi sadece Batı’daki proleter devrim kurtarabilir."

Madde 59: "Emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi, savaş boyunca proletaryanın partisinin tüm çalışmasını tâbi kılması gereken genel stratejik görevdir. 1914-18 emperyalist katliamının sonuçları gibi, 1870-71 Fransa-Prusya savaşının sonuçları da kapitalist uluslar arasındaki modern savaşın, beraberinde her ulusun içinde bir sınıflar savaşı getirdiğini ve devrimci partinin görevinin bu ikinci savaş içinde proletaryanın zaferini hazırlamayı içerdiğini çürütülmez bir şekilde kanıtlamaktadır."

Madde 60: "...Barış sloganı, düşman orduların askerlerinin kardeşliği sloganı ve ezilenlerin ezenlere karşı birliği sloganıyla iç içe geçmiş bir şekilde işçi sınıfının karargâh ve siperlerinden yükseldiğinde, onun pasifizmle hiçbir ortak noktası olmaz. Barış için daha yaygın, daha cesur biçimler alarak yapılan devrimci mücadele, 'emperyalist savaşı iç savaşa çevirmenin' en güvenilir yoludur."

Madde 61: "...Faşizm savaşın baş politik faktörü haline gelmiştir. Savaşa karşı mücadele faşizme karşı mücadeleyi gerektirir. Eğer proletaryanın öncüsü faşizmi muzafferce geri püskürtemezse, her türlü savaş karşıtı devrimci mücadele programı ('yenilgicilik', 'emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi' vs.) boş sözler haline gelir."

Madde 62: "Faşist çetelerin silahlanması gerçeğinden yola çıkarak, doğru devrimci politika, öz-savunma amacıyla silahlı işçi müfrezeleri oluşturmayı ve durup dinlenmeksizin işçilere silahlanmaları çağrısında bulunmayı içerir. Şu anki bütün politik durumun ağırlık merkezi budur..."

Madde 66: "Bir devrimci değil, fakat yarın faşizme ve savaşa teslim olacak olan iktidarsız bir pasifist, işçilerin silahlandırılması görevini es geçebilir. Tarihin de gösterdiği gibi silahlanma görevi aslında tümüyle çözülebilir bir görevdir. Eğer işçiler gerçekten bunun bir ölüm kalım sorunu olduğunu anlarlarsa, silahları elde ederler. Onlara politik durumu, hiçbir şeyi gizlemeden ya da küçümsemeden ve her türlü avutucu yalandan arındırarak açıklamak devrimci partinin birinci görevidir. Gerçekten de, insanın her faşist bıçağına karşı iki bıçağı, her tabancaya karşı iki tabancası olmazsa, kendisini ölümcül düşmanına karşı nasıl savunabilir? Başka hiçbir yanıt yoktur ve olamaz."

Madde 84: "Biz, proleter devrimin hazırlığının, yeni bir savaş için yapılan hazırlıktan daha hızlı ilerlemesi için mümkün olan her şeyi yapmalıyız. Fakat buna rağmen, bu kez emperyalizmin devrimi alaşağı etmesi de oldukça olasıdır. (...) Emperyalist savaşın proleter devrime dönüştürülmesi, hazırlık çalışmamız ne kadar gelişmiş olursa, devrimci kadrolar savaşın en başında ne kadar sağlam olurlarsa, bunlar tüm savaşan ülkelerde ne kadar sistematik çalışırlarsa ve çalışmaları doğru stratejik taktik ve örgütsel ilkeler üzerinde ne kadar sıkı temellenmişse o kadar hızlı ilerleyecektir."

Madde 85: "Gerçek devrimciler yeni bir savaşın başlangıcında yine küçük bir azınlık olarak kalsalar dahi, bu sefer kitlelerin devrim yoluna doğru kaymalarının, birinci emperyalist savaşta olduğundan çok daha hızlı, çok daha kararlı ve acımasızca gerçekleşeceğinden bir an bile kuşku duyamayız. Yeni bir ayaklanmalar dalgası kapitalist dünyanın tamamında muzaffer olabilmeli ve olmalıdır."

Sanırım bu kadar alıntı, Troçki'nin yaşamının sonuna dek faşizmin ve kapitalizmin/emperyalizmin iflah olmaz bir düşmanı olarak kaldığını; ama bunun yanında Rus devrimini yok eden bürokrasinin karşısında da asla eğilmeyen ve saygıyı hakeden büyük bir devrimci olduğunu anlayabilmek için yeterlidir. Elbette Troçki'nin de günahları vardı. Elbette Troçki de eleştirilebilir ve eleştirilmelidir. Ama işlemediği suçların faili olarak gösterilmesi, hele ki bir Nazi destekçisi olarak gösterilmesi, kabul edilemez. Bu iftiraları sağcı, muhafazakar, milliyetçi bir yayından okusak, onlardan gelecek saldırılar bizi ancak gururlandırır, diri tutar. Fakat sosyalist bir gazete olarak bildiğimiz Birgün'deki dostlarımızdan bunları okumak, bizi sadece üzer ve yaralar.

(1) http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1331808876&year=2012&month=03&day=15
(2) http://www.marxists.org/turkce/trocki/1934/haziran/10.htm

1 Şubat 2012 Çarşamba

İnsan mezarsız yaşayamaz ki...

Önce, İçişleri Bakanı İdris Naim çıktı karşımıza, devlete ve teröre ilişkin yepyeni tanımlarıyla. Diyordu ki bakan: “O kadar hınç var ki devlete karşı, kendi paçavra ara sözleşmelerinde, devlet olmayan bir organizasyon. Yani Türk devletine düşmanlar, bunu anladık da kendilerinin kurmak istedikleri organizasyonda bile devleti kullanmayacak kadar devlet düşmanlığı var. Ne o zaman peki, devlet nedir, ne yapar? Devlet düzendir, devlet hukuktur, devlet hiyerarşidir, devlet mülkiyettir, devlet namustur, devlet özgürlüktür, devlet hayatın ta kendisidir.“

Yani diyor ki, devletin düzenine, hukukuna, hiyerarşisine, mülkiyetine ve namus tanımına sadıksan, sen de özgürsün. Yoksa zaten teröristsin. Öyle terörist diye de geçmeyeceksin. O kadar çok terörist türü var ki. Bakan Şahin, bunları da açıklıyor:

“Terör örgütünün yürüttüğü çalışma sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, gece arka sokaklarda haince pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret değil, sadece silahlı terör değil. Bunun bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var.”

Hemen tercümesini yapalım, burada da diyor ki şahin bakan, “Siz yeter ki bize karşı olun, devlete karşı olun. Biz sizi bir şekilde terörist yaparız. Bunun için elinizde silah olmanıza da gerek yok. İçinizde psikolojiyle ve bilimle ilgilenen teröristlerin de olduğunu biliyoruz. Ayağınızı denk alın.”

Terörün arka bahçesinin neresi olduğunu da merak etmeyin, bakanımız açık adres veriyor: “Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler, ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya’dır, Londra'dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur.” Kısacası bütün dünya terörün arka bahçesidir. Dolayısıyla bütün dünya da ayağını denk alsındır.

Ee ne kaldı geriye tehdit etmediğimiz? Hah, sanatçılar! Onlara da bir çift sözü var İdris Naim Şahin’in, hiç olmaz mı! Peki sanatçılar neyle destek veriyormuş teröre? Bakanım, sizdeyiz: “Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor.”

Resim yaparak tuvale yansıtmak! Şiir yazarak şiirine yansıtmak! Hızını alamayıp, sanatına askeri, polisi konu yaparak onların moralini bozmaya çalışmak! Anlayacağınız, olaylar olaylar…

Bakanımız bir başka sözündeyse bu sefer PKK’yi tanımlıyor: “Domuz etinden Zerdüştlüğe kadar, bilmem hangi ulustan, kardeşlikten, çok özür dilerim eşcinselliğe kadar, her türlü namussuzluğun, ahlaksızlığın, gayriinsani durumun olduğu bir ortam.”

Ülkemizi sivilleştirip, özgürleştiren, demokratikleştiren hükümetimizin ultra özgürlükçü bakanı eşcinsellik lafını ağzına almaktan utanmış, özür dilemiş. Kızarmıştır da kesin. Yazık. Başbakan da seçim öncesi televizyondaki turlarında kendisi için Ermeni, Rum denmesinden o kadar rahatsız olmuştu ki, “Ne Ermeniliğimiz ne afedersiniz Rumluğumuz kaldı” diyordu. Aman efendim, siz niye özür diliyorsunuz, siz niye af diliyorsunuz, utanıyorsunuz ki? Bırakın, sizden bu ülkeyi demokratikleştirmenizi bekleyen liberalleriniz, teşekkürler ettiğiniz devrimci-solcu-iş partili kardeşleriniz özür dilesinler, af dilesinler, utansınlar.

Bakanın bu açıklamalarından üç gün sonraysa Şırnak Uludere’de kaçakçılık yaptıkları söylenen ve çoğunun yaşları 12 ila 19 arasında değişen 35 kişi F-16 tipi savaş uçaklarının bombardımanı sonucu yanarak ve parçalanarak katledildi.

Aslında, İdris Naim Şahin’in açıklamalarından böyle bir şey olacağını anlamalıydık. Dememiş miydi bakan, “Devlet hayatın ta kendisidir” diye? Al işte. Hiç değişmez. Devlet, ne zaman hayat dese, bu ülkede birilerinin -ki o birileri de hep yoksullar olur, hiç şaşmaz- hayatı kararır. Devlet, hayat der; hayata dönüş operasyonu yapar, 30 devrimci tutsak katledilir, yüzlercesi de sakat kalır. Devlet, hayat der; 35 yoksulun tepesine bomba yağar. Yani diyordu ya bakan, “Ne diyorlarsa tersine çevirmek lazım” diye, aynen öyle.

Katliam sonrası gerek Genelkurmay’dan gerek hükümet kanadından gerekse hükümetin medya kanadından yapılan açıklamalarsa en az katliam kadar vahimdi. (En önemlisi de, devletin konuyla ilgili tek bir resmi açıklama yapma gereği dahi duymamasıydı.)
Önce Genelkurmay bir açıklama yaptı. Açıklamada, “Olayın meydana geldiği yer, bölücü terör örgütünün ana kamplarının konuşlu olduğu, sivil yerleşim bulunmayan, Irak kuzeyindeki Sinat-Haftanin bölgesidir” dendi. Bakanımızın ‘tersine çevir’ önerisini dikkate alalım: Geçen yaz Hatay’da dağda çobanlık yapan iki ihtiyar köylüyü terörist sanıp öldürdüğümüz gibi, Uludere’deki 35 köylüyü de terörist sanıp bombaladık diyorlar sanırım.

Daha sonra AKP içerisinden ilk olarak Hüseyin Çelik çıkıp konuştu. Öldürülen 35 kişinin terörist değil sigara kaçakçısı olduğunu söyledi: “Eğer bir kusur varsa hukuk devleti mantığı içerisinde bu tespit edilecektir ve şüphesiz ki bunun gereği neyse yapılacaktır. (Şüphesiz!) Öldürülen insanların büyük bir çoğunluğu aynı ailenin insanlarıdır. Bunların içinde korucu çocukları ve bir gazi çocuğu vardır. (Öyle olmasalar hadi neyse!) İlk etapta gelen bilgiler doğru ise burada bir operasyon kazası vardır.”

Sonra Başbakan çıktı, bu tür kaçakçıların daha önce 3-5 bilemedin 10 kişilik gruplar tarafından yapıldığına; fakat bu sefer nedense 40 kişilik bir grup olduğuna dikkat çekti. Ama tabii talihsiz bir neticeymiş, üzülmüşler, adli ve idari neticeler yapılıyormuş, falan filan. Sonra Cumhurbaşkanı da ölenlerin yakınlarının acısını paylaştı, sağolsun.

Sonra sahneyi Egemen Bağış aldı. Henüz yorum yapmak çok erken dedi. Üstüne, “Hem onlar orada ne yapıyormuş ki?!” diye de hesap sordu. Orada ne mi yapıyorlardı? Çoğu 12 ila 15 yaşında olan o çocuklar, o karda kışta, niye mi oradalardı? Yoksulluktan. Çaresizlikten. Peki sen napıyorsun acaba yıllardır o bakanlıkta? Arkadaşın İdris Naim Şahin’i de alıp kahvede pişpirik oynasanız, daha iyi olmaz mı?

Okeye falan geçmek isterseniz, dördüncüyü de buluruz merak etmeyin. Medyaya boşuna dördüncü güç demiyorlar ya?

Uludere’den katliam haberleri gece saat 2’den itibaren internete düşmesine rağmen, öğle saatlerine kadar katliama ilişkin hiçbir haberi yayınlamayan ana akım medyaya bakarsak, anlaşılan, Başbakan’ın geçtiğimiz aylarda kanalların genel yayın yönetmenleriyle ve bazı ulusal haber ajanslarıyla yaptığı toplantılar işe yaramış.

Öyle ki, Milliyet gazetesi internet sitesinde uzun süre, “Savaş uçakları PKK’lılara bomba yağdırdı!” manşetiyle haberi yayınlayabildi. Haber kanallarının kendi kendilerine uyguladıkları otosansürse müthişti! Hatta bir iddiaya göre, Cnn Türk’te sabah saatlerinde yayınlanan Medya Mahallesi programının sunucusu Ayşenur Arslan, programı Uludere’deki olayı duyurarak açacak olduğunda, kanal yöneticilerinden birinin koştura koştura rejiyi basarak Arslan’ı kulaklığına, “Uludere olayına girmeyin! Bu haber verilmeyecek!” diyerek uyarmıştı. (Bir gazetecilik öğrencisi olarak İletişim fakültelerinde gatekeeping konusu anlatırken bu olayın ders olarak verilmesini bekliyorum.)

Neyse, biz Egemen Bağış’la İdris Naim Şahin’e kahvede okey arkadaşları bulacaktık. Kim olabilir acaba? Mesela Fikri Akyüz’e ne dersiniz? Hüseyin Çelik’in açıklamasının hemen ardından Twitter’daki hesabından, “İlk kez bir hükümet,"Vurulanlar terörist değil" dedi. 90'larda böyle bir itirafta bulunulabilir miydi?” diye atlayabildiğine göre, iyi bir okey arkadaşı olabilir. Baksanıza, bir iki gün bekleyemiyor bile. Bekle ki, biraz üzüldün sansınlar değil mi? Ama yok, sonra sevgili hükümeti maazallah zor durumda kalır, aman aman!

Diğeri kim olsun? Önder Aytaç olur mu? Bu katliamın AKP’yi zor durumda bırakmak isteyen derin güçlerle PKK-BDP ortaklığı sonucunda gerçekleşmiş olabileceğini, yapılmak istenenin de askeri vesayetin geri getirilmesi olduğunu söyleyebiliyor. Ondan daha iyi bir okeye dördüncü adayı düşünemiyorum!

Ama durun, daha Ahmet Altan var, onu ne yapacağız? Bu katliamı yapan devletten hesap sor Erdoğan!” deyip, devlet ile AKP’yi ayırabiliyor, Önder Aytaç’ın her daim iktidardan yana komplo teorilerini geliştirebiliyorsa, Ahmet Altan’a AKP’lilerin oturduğu okey masasına dördüncü olmak değil, o okeyin oynandığı kahvehanenin başına 'ocakçı' olarak geçmek yaraşır.

Altan’a göre AKP, devletin kontrolünü halen tam anlamıyla eline geçirememiş. Bu yüzden Uludere’deki katliamda doğrudan bir sorumluluğu yokmuş. Tek bir sorumluluğu varsa, o da bugüne kadar devletin içindeki derin güçlerin üzerine yeteri kadar gidememesiymiş. (Derin güçler de, yani işte Ergenekon, KCK ve Devrimci Karargah yapılanmaları.)

Şöyle diyor yazısında Altan: “Bu tür olaylar, "Ergenekon bitti, askerî vesayet geriledi, biz devletin kontrolünü ele geçirdik" aymazlığının sonuçları, bu sistem devam ettiği sürece bu devleti ‘sivillere’ vermezler, sen devleti yönetiyorum sanırken devlet seni yönetir.”

Vay be! Demek ki sosyalistler olarak siyasi iktidara yönelik yapmış olduğumuz büyün politik analizler yanlışmış! Biz sivil bir diktanın varlığından söz edelim, meğer daha eskinin derin devleti çökertilememiş, askeri vesayet geritilememiş, AKP devletin kontrolünü ele geçirememiş bile! Biz dekemalizasyonun başarıyla sonuçlandığını, postkemalist dönemin başladığını söylerken, AKP hala darbeci, milliyetçilerle mücadele içerisindeymiş. Yani ortada AKP’nin başında olduğu yeni bir hakim sınıflar iktidarı da yokmuş. Hakimiyet hala AKP’nin ayağını kaydırmaya çalışan derin güçlerdeymiş.

Yazısının devamında, “Böyle iki arada bir derede kalırsan, ne devleti yönetebilirsin ne de yeni bir düzen kurabilirsin, "bu insanları kim öldürdü" diye şaşırır kalırsın. Bu, Türkiye'nin genel durumu, AKP'nin kararsızlığının Türkiye'yi ağır ağır yeniden soktuğu kanlı çıkmazın büyük resmi” diye de veryansın ediyor hükümete Altan. “Devletin yöneticisi sensen bu katliamın hesabını ver, devletin yöneticisi sen değilsen, devleti halkın oylarıyla seçilenlerin yöneteceği demokratik bir sistem kur” diyor.

Bu kadar da olmaz! Sana AKP’nin hakkını yedirtmeyiz Ahmet Altan! Haziran seçimlerinden bu yana, ülkenin dört bir yanında yeni cezaevi inşalarına girişen ve iktidarlarına muhalif olan herkesi, darbeci ulusalcıları, darbeci Kürtleri ve biz darbeci sosyalistleri ayrı ayrı operasyonlarla (Ergenekon, KCK ve Devrimci Karargah) içeri alan, dışarıda hükümet karşıtı (sen onu demokrasi karşıtı olarak da okuyabilirsin) gazeteci bırakmamaya adeta yemin eden, yetmedi İçişleri Bakanı aracılığıyla sanatçıları da tehdit etmeye başlayan bir hükümetten söz ediyoruz burada. Böyle bir hükümet, ülkeyi demokratikleşmekte daha ne kadar kararlı olabilir ki? İnsaf et!

Çok ucuz numaralar değil mi bunlar? Yalandan AKP’yi eleştiren bir yazı yazıyor; ama aslında sadece Uludere katliamını AKP’nin ve ülkenin demokratikleşmesinin karşısında olan başka güçlerin yaptığını söylüyor. Böylece hem AKP’nin bu katliamdaki doğrudan sorumluluğunu ortadan kaldırmış oluyor hem de bu zamana kadar AKP’nin ülkenin sivilleştirilerek demokratikleştirilmesini sağlayacak yegane güç olduğunu söyledikleri onca propagandalarının bu katliam üzerindeki dolaylı sorumluluğunu üstlenmekten kaçıyor.

Aslında esas sorun, demokrasiye nasıl baktığımızda. Demokrasi yukarıdan aşağıya mı gerçekleşir, yoksa aşağıdan yukarıya mı? Ahmet Altan’a göre yukarıdan aşağıya. Bunun içindir ki, yıllardır sadece yukarıya bakıyor. Oradan bir değişim bekliyor. Oradan bir müdahale bekliyor. Oradan bir kararlılık bekliyor. Fakat ülkenin bir türlü demokratikleşmediğini farkedince de, daha beter çuvallıyor, kendi perspektifini sorgulamak yerine, aslında ülkede hala askeri vesayetin ve derin güçlerin bitmediğini, dolayısıyla devletin başındaki hükümetin de gerçekleşen katliamlardan ve gerçekleşmesi olası diğer tüm olumsuzluklardan büyük oranda sorumlu gösterilemeyeceğini söylüyor.

Eğer demokrasi ve özgürlüklerin gerçekleşmesini aşağıdaki hareketliliklere değil, yukarıdaki mücadelelere bağlarsak, bu çuvallama kaçınılmazdır. Tıpkı Ahmet Altan gibi, DSİP de aynı şekilde çuvallamıştır. 1995’te nasıl Sosyalist İşçi gazetelerinden şeriata ve faşizme karşı CHP’yi destekledilerse, referandumda da aynı mantıkla fakat farklı gerekçelerle (darbe tehlikesi, askeri vesayet, vs.) AKP’ye destek verdiler.

Ve bugün, sadece İçişleri Bakanı’nın vaziyetine bakmak dahi durumu anlamaya yetecekken, hala AKP’yi aklayabilmek için kırk takla atıyorlar. Demokrasi fukarası ülkemize bol kepçeden özgürlük dağıtılacaktı; ama birden tepemize bombalar yağdı. Bu durumda şimdi, “Biz ne bok yedik?!” demek de haliyle zor geliyordur, anlayabiliyorum. Ama Ahmet Altan veya diğer tüm yetmez ama evet’çiler, hadi yediniz bir bok ve halen de yemeye devam ediyorsunuz, bari etrafa bu kadar kokutmayın. Çünkü harbiden her Taraf bok kokuyor.

(Not: Bu yazının başlığı Asyak isminde 8 yaşındaki bir kız çocuğuna aittir. Dolayısıyla başlığın tüm hakları da sevgili Asyak’a aittir.)

Onur Özgen (Red Dergisi, Ocak 2012, 64. sayı)

10 Ocak 2012 Salı

Murat Belge'nin gözünde AK Parti nasıl AKP'leşti?

“"Türkiye değişen dünya koşullarının yardımıyla bu ‘vesayet rejimi’ ile hesaplaşmak durumunda. Dolayısıyla ‘bu çizginin arasında duranlar ve durmayanlar’ diye gayet net bir ayrım var. Ben de bu vesayet rejiminin artık ortadan kaldırılması gerektiğini düşünen bir adamım. Bu da bizim kilitlenme gerekçemiz. Bu bir demokratik kilitlenme durumu."” (1)

Siyasetle, politikayla ilgili her insan hatalarda, yalpalamalarda bulunabilir. Bu, çok olağan bir durumdur. Olağanüstü olan, hata yapıp, sonra yine hata yapmak ve hataların küçük bir tepecik oluşturduktan sonraysa dağ gibi bir hata daha yapmaktır. Ve bunu, beğenelim ya da beğenmeyelim, Murat Belge gibi bir adamın yapmasıdır.

Murat Belge, kendisinin de ifade ettiği gibi, uzun süredir demokrasiye kilitlenmiş vaziyetteydi. Nihayet, Taraf’'ta Neşe Düzel'’e dün vermiş olduğu röportajla (2) beraber gördük ki, hayata dönmüş. Kendisine günaydın, yakınlarının ve sevenlerinin gözü aydın.

Verdiği röportaj, aynı zamanda çok da önemli bir röportaj olmuş. (Hatta, Murat Belge'’nin bugüne kadar verdiği tüm röportajlar bir yana, bu röportaj bir yana gibi bir şey.) Zira, Belge’'nin Türkiye’'nin politik yönelişi ve AKP'’nin bu yöneliş üzerindeki rolü hakkındaki görüşlerini belirttiği bundan önceki tüm röportajlarında -haliyle- bir öngörü vardı. Bu röportajdaysa, geçmişin ve bugünün bir muhakemesini ve bu muhakemeden çıkan sonuçla beraber bir gelecek tasviri görüyoruz. Belge'’nin bu -ibretlik- muhakemesi ve tasviri, üzerinde durulmaya değer.

Referandum ve genel seçimlerin öncesinde, siyasal pozisyonunu, öncelikle askeri vesayete ve devlet içindeki derin güçlere karşı almak gerektiğini düşünen Belge, bu noktada iktidar partisiyle bir ittifak içerisine girmekten de beis duymuyordu. Fakat vermiş olduğu son röportajında görüyoruz ki, Murat Belge yine yer değiştirmiş ve önceki pozisyonunun karşısında bir konuma geçmiş. Bunu da kendisi daha önce AKP'’ye adeta ‘demokratik devrimin öncüsü’ rolünü atfederken, artık bize AKP'’den demokrasi adına bir şey beklemememiz gerektiğini söylemesinden anlıyoruz. (Bizim zaten böyle bir beklentimiz yoktu ki.)

Burada ilk bakışta garip olan bir şey yok. Zira her politik öngörü doğru çıkacak diye bir kural yok. Fakat öngörüleri tutmayan birinin de bununla alakalı bir özeleştiri verme ihtiyacı duyması, ciddi bir hesaplaşmaya girişmesi gerekir. Etik açıdan bu, böyledir. Murat Belge'’yse röportaj boyunca bir kere dahi bunu yapmayı düşünmüyor. Çünkü o, Murat Belge. Türkiye entelijansiyasının baş aktörü. O, hiç kimseye hiçbir şey için hesap vermez. Ama biz yine de -haddimiz olmayarak- karşı çıkalım Murat Belge’'ye, sözümüzü söyleyelim.

Öncelikle röportaja seçilen başlıktan başlayabiliriz sanırım: “"Muhafazakar değiliz, Atatürk de ilerici değildi."”

Nasıl inanalım peki Murat Belge'’ye şimdi biz? Bir zamanlar, “"Solcu ilericidir, sağcı gericidir"” derdi, sonra bir baktık ki, liberalizm soslu siyasal İslamın sağ muhafazakar temsilcileri ilerici oluvermişler! Şimdi de AKP’'nin gericileşmeye başladığından bahsediyor. Ne malum Atatürk'’ün de Murat Belge'’nin nazarında bir iki seneye kadar ilericileşmeyeceği?

Diğer yandan dünü, şimdiyi ya da yarını aydınlanmacı bir değerlendirmeyle sadece ilericilik-gericilik kavramları üzerinden okumaya çalışmak ne kadar doğrudur? Nitekim bu tarih okuması Murat Belge'’yi, röportajın başında Abdülhamit dönemindeki Batı yanlısı modernistleri ilerici olarak niteleyip, devamındaysa Cumhuriyet sonrasındaki Türk modernleşmesinin mimarı olan Mustafa Kemal’'in başında olduğu Kemalist modernizmi gerici bulmak gibi tutarsız bir sonuca götürüyor.

Bunun nedenini de Osmanlı'’nın son dönem entelektüellerinin Batı'yla kültürel olarak daha iyi ilişki kurabilen, moderniteyi arayan insanlar olmaları; ancak Cumhuriyet sonrası entelektüellerinse Batı'yla yalnızca ideolojik bir bağ kurabilmiş olmaları olarak belirliyor. Yani kültürü, ideolojinin tepesine yerleştiriyor. Böylece de Osmanlı'’nın son dönemlerinde başlayan Batı yanlısı modernleşme hareketlerinin bir ürünü olan ‘o kültür’ün aynı zamanda Cumhuriyet sonrası inşası tamamlanan ve adına Kemalizm denilen modernleşmenin de ideolojisini oluşturduğunu göz ardı ediyor.

Aynı şekilde Murat Belge, toplumumuzdaki Osmanlı'’dan bu yana süre gelen ‘her şeyin temeline devleti koyma alışkanlığı’nı eleştirirken; ‘'ilericilik olacaksa padişah, komünizm olacaksa devlet yapacak anlayışı'’nı yererken, neden kendisinin '‘demokrasi olacaksa AKP yapacak anlayışı’'na değinmiyor? Hadi o değinmedi, Neşe Düzel neden hatırlatma gereği duymuyor?

Neşe Düzel hiç topa girmiyor; ama neyse ki Murat Belge kendiliğinden giriyor konuya. AKP'’nin adını ilk anışında AK Parti diyor. Çünkü övücü bir şey söyleyecek. AKP’'nin köklerinin devletin kurucu unsurlarına, yani Kemalist-milli sermayeye kafa tutan Anadolu sermayesine dayanmasından ve ordunun yavaş yavaş nötralize olup siyasi idarenin emrine girmesinin de böyle bir sınıfsal kökleri olduğundan övgüyle bahsederken, AKP değil, AK Parti diyor. Fakat röportajın sonuna kadar bir daha asla AK Parti lafını almıyor ağzına, hep AKP diyor. Oradan itibaren anlıyoruz ki, AKP’'yi eleştirmeye başlıyor. Şimdi Murat Belge'’nin gözündeki AK Parti’'nin nasıl AKP’'leştiğine bakalım.

Murat Belge, Türk modernleşmesinin dününden, sözü nihayet bugünün toplumuna getiriyor ve başlıyor ‘yeni öngörü’lerini anlatmaya. Neşe Düzel'’in, “"Bu toplum nasıl bir rota izleyecek?"” sorusuna, askeri vesayetin bittiğini ve artık bir tür plebisiter otoriteryenizme gidileceğini söylüyor. Plebisiter diktatörlük, ‘"çoğunluk böyle istiyor, böyle yapalım"’ sonucunu doğuracak diyor. Çünkü plebisiterin, referandum demek olduğundan, AKP'’nin gerekirse artık halka memlekette domuz yemek yasak olsun mu diye sorabilecek güce eriştiğinden ve İslami yaklaşımın egemen olduğu otoriter bir rotaya girilebileceğinden bahsediyor.

Daha da ileri gidiyor, Kemalistlere de hak veriyor. Beyoğlu'’nda masaların kaldırılması, sokakların boşaltılmasına getiriyor lafı. Kadınlı erkekli bir masada oturup içki içmeniz artık o kadar da kolay olmayabilir, böylece Kemalistlerin de uzun süredir korktuğu şey gerçekleşebilir diyor.

Neşe Düzel, Murat Belge’'nin bu sözlerinin üzerine afallamış olacak ki, nasıl yani diye soracak oluyor, Belge daha da açılıyor. E yüzde 50 oy almış bir parti var, artık zamanı geldi deyip bunu yapabilir. İçki sorunu daha fazla büyüyebilir. Çünkü yediğinle içtiğinle çok alakalı bir kesim var diyor.

Ardından Düzel, bir sonraki sorusunda sanki konuyu değiştirmek istercesine, Belge'’nin biraz önce söylediklerinden alakasız bir şekilde son kitabıyla ilgili bir soru yöneltiyor. Ama biz biraz, Belge’'nin bu sözleri üzerinde duralım.

Şimdi, bu sözleri Cumhuriyet ya da Aydınlık gazetesindeki Kemalist bir yazardan duysak şaşırmayız. Zira Murat Belge’'nin de dediği gibi zaten senelerdir duyduğumuz şeyler bunlar. Ama senelerdir AKP'’nin ve temsil ettiği İslamcı geleneğin, orduyla ve Kemalist devlet yapısıyla hesaplaşmasından demokrasi ve özgürlükler alanının genişlemesini bekleyen Murat Belge’'den bunları duymak hayli ilginç. Sanırım AKP, Murat Belge'yi zayıf noktasından vurmuş: İçki.

Sanki bugüne kadar AKP, antidemokratik hiçbir şey yapmamış, bu yüzden de Murat Belge AKP’'ye karşı çıkmayı hiç aklından geçirmemiş. Ta ki Beyoğlu'’nda masalar toplanana dek!

Elbette insanların yaşam tarzlarına yönelik tehditler de hiç küçümsenmemelidir. Ama daha geçtiğimiz Mayıs ayında Başbakan'’ın Hopa ziyareti öncesi gerçekleşen polis saldırıları esnasında hayatını yitiren emekli öğretmen Metin Lokumcu için, “"Hopa’'da adam öldü diye birileri bununla AKP'’ye oy kaybettireceğini umuyor herhalde"” (3) diye yazabilen birinin, yani bir insan ölümünün ardından dahi destek verdiği siyasi partinin seçimlerde alacağı oyu düşünebilen birinin, yetmedi, Hopa'daki olayın hemen akabinde verdiği bir röportajda (4) Metin Lokumcu'yu ve çevresinin çevresini Ergenekoncu ilan edebilen birinin, hükümetin antidemokratik karakterini yalnızca seçimlerin sonrasında kendisinin de dahil olduğu yaşam tarzını tehdit edici uygulamaların başlamasından sonra gündeme getirip, AKP’'yi eleştirmenin aklına gelmesi ve AKP’'ye yalnızca buradan vurmaya çalışması ve AKP'’nin aldığı yüzde 50 oyda kendisinin sanki hiç payı yokmuş gibi, “"O kadar oy almış adamlar, istediğini yaparlar valla"” diye pişkin pişkin konuşması sadece kendisini küçültmez mi?

Tüm bunlardan bahsettikten sonra, “"AKP Türkiye'’yi demokratikleştirebilir mi?"” sorusuna da "“AKP Türkiye’yi demokratikleştireceği kadar demokratikleştirdi"” diyor. "“Daha fazla demokratikleştirebilmesi için bugünkü zihniyetinden vazgeçmesi lazım"” diye de ekliyor. AKP'’nin bir duruşu olmadığından, Başbakan'’ın Uludere de dahil olmak üzere bugünkü tavırlarına bakarak, AKP’'den artık yeni bir demokratikleşme beklemediğinden bahsediyor.

Yani Murat Belge bizimle düpedüz dalga geçiyor. Demokratikleşeceğimiz kadar demokratikleşmişiz. Bu muymuş yani ‘'ileri demokrasi’'nizin gelebileceği en son yer? Uludere mi? Bravo doğrusu!

Başbakan hakkındaki tespitleri de harika. ‘'Burnundan kıl aldırmayan’', '‘herhangi bir eleştiriye tahammülü olmayan'’, '‘benim dediğim doğru diyen'’ ve '‘bu doğruyu dayatmaya çok eğilimli'’ bir başbakan var imiş şu anda. Nerede o yazarlara, sinemacılara, oyunculara, şairlere, müzisyenlere kahvaltı davetleri düzenleyen; referandum sonrası konuşmasında tüm '‘yetmez ama evet'’çilere teşekkürler eden; seçimlerin ardından balkonlarda önüne geleni kucaklayan Recep Bey, nerede şimdi ki Tayyip Bey.

Şimdi, Murat Belge'’nin bu söylediklerini, çok değil, 5-6 ay öncesine kadar AKP'’den yana olmayan herhangi görüşteki biri söylese, Murat Belge ve çevresinin çevresince anında Ergenekoncu diye mimlenirdi. Fakat şimdi Murat Belge söyleyince, bakın ne güzel yeri geldiğinde o da hükümeti eleştirebiliyor oluyor. Olmasın.

Çünkü meczup değildi Murat Belge. Bugüne kadar naptığını gayet iyi biliyordu. Yazının başındaki sözleri söylediği röportajda, "Kandırıldığım filan yok, ben kimden ne bekleyeceğimi gayet iyi biliyorum" diyen de kendisi.

O yüzden ya Murat Belge çıkacak, o bahsettiği plebisiter diktatörlüğün yaratılmasında kendisinin de üstün emekleri olduğunu anlatacak ve en azından yıllar sonra bize bir şey söylemiş olacak ya da üç aydır yaptığı gibi Halil Berktay'la Taraf'taki köşelerinde, “"Sosyalizm bitti yahu Muratcım"”, "“Yok be Halil, abarttın sen de”" diye takılmaya devam edecek.

Tabii, 70’'lerde İsmet Özel’'le Halkın Dostları dergisini çıkaran, Faulkner’'den, Joyce’'tan çeviriler yapan Murat Belge, kendisini Halil Berktay’'la sosyalizm tartışacak kadar nasıl düşürdü anlayabilmek güç. Ama gerçekten üzücü.

Röportajının sonunda da aynen şöyle demiş: "“Bir tarafta azınlık tahakkümü. Buna Kemalizm deyin. Öbür tarafta çoğunluk hâkimiyeti. Buna plebisiter otoriteryenizm deyin. İkisi de demokratik değil. Bunlar tahterevalli gibiler! Bir üstte, bir alttalar. Başka birine yer yok burada. Bu mücadeleden demokrasi kazanmıyor işte. Uludere olayında da bu yaşanıyor. Uludere’'yi eleştirenlere, bizzat Başbakan vatan haini muamelesi yapıyor. Çok beğendiği İçişleri Bakanı da demokratik kültür olmadığının canlı bir kanıtı olarak dolaşıyor ortada."”

Belge'nin bu sözlerinin altına imzamı atıyorum. Zaten biz de yıllardır aynı şeyi söylüyorduk. Bu yüzden demokrasiyi yukarıda tepişenlerden değil, aşağıdaki mücadelelerden beklemek lazım diyorduk. Siz de bize Ergenekoncu, darbeci diyordunuz. Unuttunuz mu? Biz unutmadık. Neyse ki iktidar, belleğimize henüz bir zarar veremedi.

(1) http://www.t24.com.tr/28-subat-yargilanirsa-imza-atan-erba/haber/76577.aspx
(2) http://www.t24.com.tr/murat-belge-muhafazakar-degiliz-ataturk-de-ilerici-degildi/haber/190804.aspx
(3) http://www.taraf.com.tr/murat-belge/makale-potsdam-dan.htm
(4) http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&Date=04.07.2011&ArticleID=1054992