1 Şubat 2012 Çarşamba

İnsan mezarsız yaşayamaz ki...

Önce, İçişleri Bakanı İdris Naim çıktı karşımıza, devlete ve teröre ilişkin yepyeni tanımlarıyla. Diyordu ki bakan: “O kadar hınç var ki devlete karşı, kendi paçavra ara sözleşmelerinde, devlet olmayan bir organizasyon. Yani Türk devletine düşmanlar, bunu anladık da kendilerinin kurmak istedikleri organizasyonda bile devleti kullanmayacak kadar devlet düşmanlığı var. Ne o zaman peki, devlet nedir, ne yapar? Devlet düzendir, devlet hukuktur, devlet hiyerarşidir, devlet mülkiyettir, devlet namustur, devlet özgürlüktür, devlet hayatın ta kendisidir.“

Yani diyor ki, devletin düzenine, hukukuna, hiyerarşisine, mülkiyetine ve namus tanımına sadıksan, sen de özgürsün. Yoksa zaten teröristsin. Öyle terörist diye de geçmeyeceksin. O kadar çok terörist türü var ki. Bakan Şahin, bunları da açıklıyor:

“Terör örgütünün yürüttüğü çalışma sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, gece arka sokaklarda haince pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret değil, sadece silahlı terör değil. Bunun bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var.”

Hemen tercümesini yapalım, burada da diyor ki şahin bakan, “Siz yeter ki bize karşı olun, devlete karşı olun. Biz sizi bir şekilde terörist yaparız. Bunun için elinizde silah olmanıza da gerek yok. İçinizde psikolojiyle ve bilimle ilgilenen teröristlerin de olduğunu biliyoruz. Ayağınızı denk alın.”

Terörün arka bahçesinin neresi olduğunu da merak etmeyin, bakanımız açık adres veriyor: “Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler, ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya’dır, Londra'dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur.” Kısacası bütün dünya terörün arka bahçesidir. Dolayısıyla bütün dünya da ayağını denk alsındır.

Ee ne kaldı geriye tehdit etmediğimiz? Hah, sanatçılar! Onlara da bir çift sözü var İdris Naim Şahin’in, hiç olmaz mı! Peki sanatçılar neyle destek veriyormuş teröre? Bakanım, sizdeyiz: “Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor.”

Resim yaparak tuvale yansıtmak! Şiir yazarak şiirine yansıtmak! Hızını alamayıp, sanatına askeri, polisi konu yaparak onların moralini bozmaya çalışmak! Anlayacağınız, olaylar olaylar…

Bakanımız bir başka sözündeyse bu sefer PKK’yi tanımlıyor: “Domuz etinden Zerdüştlüğe kadar, bilmem hangi ulustan, kardeşlikten, çok özür dilerim eşcinselliğe kadar, her türlü namussuzluğun, ahlaksızlığın, gayriinsani durumun olduğu bir ortam.”

Ülkemizi sivilleştirip, özgürleştiren, demokratikleştiren hükümetimizin ultra özgürlükçü bakanı eşcinsellik lafını ağzına almaktan utanmış, özür dilemiş. Kızarmıştır da kesin. Yazık. Başbakan da seçim öncesi televizyondaki turlarında kendisi için Ermeni, Rum denmesinden o kadar rahatsız olmuştu ki, “Ne Ermeniliğimiz ne afedersiniz Rumluğumuz kaldı” diyordu. Aman efendim, siz niye özür diliyorsunuz, siz niye af diliyorsunuz, utanıyorsunuz ki? Bırakın, sizden bu ülkeyi demokratikleştirmenizi bekleyen liberalleriniz, teşekkürler ettiğiniz devrimci-solcu-iş partili kardeşleriniz özür dilesinler, af dilesinler, utansınlar.

Bakanın bu açıklamalarından üç gün sonraysa Şırnak Uludere’de kaçakçılık yaptıkları söylenen ve çoğunun yaşları 12 ila 19 arasında değişen 35 kişi F-16 tipi savaş uçaklarının bombardımanı sonucu yanarak ve parçalanarak katledildi.

Aslında, İdris Naim Şahin’in açıklamalarından böyle bir şey olacağını anlamalıydık. Dememiş miydi bakan, “Devlet hayatın ta kendisidir” diye? Al işte. Hiç değişmez. Devlet, ne zaman hayat dese, bu ülkede birilerinin -ki o birileri de hep yoksullar olur, hiç şaşmaz- hayatı kararır. Devlet, hayat der; hayata dönüş operasyonu yapar, 30 devrimci tutsak katledilir, yüzlercesi de sakat kalır. Devlet, hayat der; 35 yoksulun tepesine bomba yağar. Yani diyordu ya bakan, “Ne diyorlarsa tersine çevirmek lazım” diye, aynen öyle.

Katliam sonrası gerek Genelkurmay’dan gerek hükümet kanadından gerekse hükümetin medya kanadından yapılan açıklamalarsa en az katliam kadar vahimdi. (En önemlisi de, devletin konuyla ilgili tek bir resmi açıklama yapma gereği dahi duymamasıydı.)
Önce Genelkurmay bir açıklama yaptı. Açıklamada, “Olayın meydana geldiği yer, bölücü terör örgütünün ana kamplarının konuşlu olduğu, sivil yerleşim bulunmayan, Irak kuzeyindeki Sinat-Haftanin bölgesidir” dendi. Bakanımızın ‘tersine çevir’ önerisini dikkate alalım: Geçen yaz Hatay’da dağda çobanlık yapan iki ihtiyar köylüyü terörist sanıp öldürdüğümüz gibi, Uludere’deki 35 köylüyü de terörist sanıp bombaladık diyorlar sanırım.

Daha sonra AKP içerisinden ilk olarak Hüseyin Çelik çıkıp konuştu. Öldürülen 35 kişinin terörist değil sigara kaçakçısı olduğunu söyledi: “Eğer bir kusur varsa hukuk devleti mantığı içerisinde bu tespit edilecektir ve şüphesiz ki bunun gereği neyse yapılacaktır. (Şüphesiz!) Öldürülen insanların büyük bir çoğunluğu aynı ailenin insanlarıdır. Bunların içinde korucu çocukları ve bir gazi çocuğu vardır. (Öyle olmasalar hadi neyse!) İlk etapta gelen bilgiler doğru ise burada bir operasyon kazası vardır.”

Sonra Başbakan çıktı, bu tür kaçakçıların daha önce 3-5 bilemedin 10 kişilik gruplar tarafından yapıldığına; fakat bu sefer nedense 40 kişilik bir grup olduğuna dikkat çekti. Ama tabii talihsiz bir neticeymiş, üzülmüşler, adli ve idari neticeler yapılıyormuş, falan filan. Sonra Cumhurbaşkanı da ölenlerin yakınlarının acısını paylaştı, sağolsun.

Sonra sahneyi Egemen Bağış aldı. Henüz yorum yapmak çok erken dedi. Üstüne, “Hem onlar orada ne yapıyormuş ki?!” diye de hesap sordu. Orada ne mi yapıyorlardı? Çoğu 12 ila 15 yaşında olan o çocuklar, o karda kışta, niye mi oradalardı? Yoksulluktan. Çaresizlikten. Peki sen napıyorsun acaba yıllardır o bakanlıkta? Arkadaşın İdris Naim Şahin’i de alıp kahvede pişpirik oynasanız, daha iyi olmaz mı?

Okeye falan geçmek isterseniz, dördüncüyü de buluruz merak etmeyin. Medyaya boşuna dördüncü güç demiyorlar ya?

Uludere’den katliam haberleri gece saat 2’den itibaren internete düşmesine rağmen, öğle saatlerine kadar katliama ilişkin hiçbir haberi yayınlamayan ana akım medyaya bakarsak, anlaşılan, Başbakan’ın geçtiğimiz aylarda kanalların genel yayın yönetmenleriyle ve bazı ulusal haber ajanslarıyla yaptığı toplantılar işe yaramış.

Öyle ki, Milliyet gazetesi internet sitesinde uzun süre, “Savaş uçakları PKK’lılara bomba yağdırdı!” manşetiyle haberi yayınlayabildi. Haber kanallarının kendi kendilerine uyguladıkları otosansürse müthişti! Hatta bir iddiaya göre, Cnn Türk’te sabah saatlerinde yayınlanan Medya Mahallesi programının sunucusu Ayşenur Arslan, programı Uludere’deki olayı duyurarak açacak olduğunda, kanal yöneticilerinden birinin koştura koştura rejiyi basarak Arslan’ı kulaklığına, “Uludere olayına girmeyin! Bu haber verilmeyecek!” diyerek uyarmıştı. (Bir gazetecilik öğrencisi olarak İletişim fakültelerinde gatekeeping konusu anlatırken bu olayın ders olarak verilmesini bekliyorum.)

Neyse, biz Egemen Bağış’la İdris Naim Şahin’e kahvede okey arkadaşları bulacaktık. Kim olabilir acaba? Mesela Fikri Akyüz’e ne dersiniz? Hüseyin Çelik’in açıklamasının hemen ardından Twitter’daki hesabından, “İlk kez bir hükümet,"Vurulanlar terörist değil" dedi. 90'larda böyle bir itirafta bulunulabilir miydi?” diye atlayabildiğine göre, iyi bir okey arkadaşı olabilir. Baksanıza, bir iki gün bekleyemiyor bile. Bekle ki, biraz üzüldün sansınlar değil mi? Ama yok, sonra sevgili hükümeti maazallah zor durumda kalır, aman aman!

Diğeri kim olsun? Önder Aytaç olur mu? Bu katliamın AKP’yi zor durumda bırakmak isteyen derin güçlerle PKK-BDP ortaklığı sonucunda gerçekleşmiş olabileceğini, yapılmak istenenin de askeri vesayetin geri getirilmesi olduğunu söyleyebiliyor. Ondan daha iyi bir okeye dördüncü adayı düşünemiyorum!

Ama durun, daha Ahmet Altan var, onu ne yapacağız? Bu katliamı yapan devletten hesap sor Erdoğan!” deyip, devlet ile AKP’yi ayırabiliyor, Önder Aytaç’ın her daim iktidardan yana komplo teorilerini geliştirebiliyorsa, Ahmet Altan’a AKP’lilerin oturduğu okey masasına dördüncü olmak değil, o okeyin oynandığı kahvehanenin başına 'ocakçı' olarak geçmek yaraşır.

Altan’a göre AKP, devletin kontrolünü halen tam anlamıyla eline geçirememiş. Bu yüzden Uludere’deki katliamda doğrudan bir sorumluluğu yokmuş. Tek bir sorumluluğu varsa, o da bugüne kadar devletin içindeki derin güçlerin üzerine yeteri kadar gidememesiymiş. (Derin güçler de, yani işte Ergenekon, KCK ve Devrimci Karargah yapılanmaları.)

Şöyle diyor yazısında Altan: “Bu tür olaylar, "Ergenekon bitti, askerî vesayet geriledi, biz devletin kontrolünü ele geçirdik" aymazlığının sonuçları, bu sistem devam ettiği sürece bu devleti ‘sivillere’ vermezler, sen devleti yönetiyorum sanırken devlet seni yönetir.”

Vay be! Demek ki sosyalistler olarak siyasi iktidara yönelik yapmış olduğumuz büyün politik analizler yanlışmış! Biz sivil bir diktanın varlığından söz edelim, meğer daha eskinin derin devleti çökertilememiş, askeri vesayet geritilememiş, AKP devletin kontrolünü ele geçirememiş bile! Biz dekemalizasyonun başarıyla sonuçlandığını, postkemalist dönemin başladığını söylerken, AKP hala darbeci, milliyetçilerle mücadele içerisindeymiş. Yani ortada AKP’nin başında olduğu yeni bir hakim sınıflar iktidarı da yokmuş. Hakimiyet hala AKP’nin ayağını kaydırmaya çalışan derin güçlerdeymiş.

Yazısının devamında, “Böyle iki arada bir derede kalırsan, ne devleti yönetebilirsin ne de yeni bir düzen kurabilirsin, "bu insanları kim öldürdü" diye şaşırır kalırsın. Bu, Türkiye'nin genel durumu, AKP'nin kararsızlığının Türkiye'yi ağır ağır yeniden soktuğu kanlı çıkmazın büyük resmi” diye de veryansın ediyor hükümete Altan. “Devletin yöneticisi sensen bu katliamın hesabını ver, devletin yöneticisi sen değilsen, devleti halkın oylarıyla seçilenlerin yöneteceği demokratik bir sistem kur” diyor.

Bu kadar da olmaz! Sana AKP’nin hakkını yedirtmeyiz Ahmet Altan! Haziran seçimlerinden bu yana, ülkenin dört bir yanında yeni cezaevi inşalarına girişen ve iktidarlarına muhalif olan herkesi, darbeci ulusalcıları, darbeci Kürtleri ve biz darbeci sosyalistleri ayrı ayrı operasyonlarla (Ergenekon, KCK ve Devrimci Karargah) içeri alan, dışarıda hükümet karşıtı (sen onu demokrasi karşıtı olarak da okuyabilirsin) gazeteci bırakmamaya adeta yemin eden, yetmedi İçişleri Bakanı aracılığıyla sanatçıları da tehdit etmeye başlayan bir hükümetten söz ediyoruz burada. Böyle bir hükümet, ülkeyi demokratikleşmekte daha ne kadar kararlı olabilir ki? İnsaf et!

Çok ucuz numaralar değil mi bunlar? Yalandan AKP’yi eleştiren bir yazı yazıyor; ama aslında sadece Uludere katliamını AKP’nin ve ülkenin demokratikleşmesinin karşısında olan başka güçlerin yaptığını söylüyor. Böylece hem AKP’nin bu katliamdaki doğrudan sorumluluğunu ortadan kaldırmış oluyor hem de bu zamana kadar AKP’nin ülkenin sivilleştirilerek demokratikleştirilmesini sağlayacak yegane güç olduğunu söyledikleri onca propagandalarının bu katliam üzerindeki dolaylı sorumluluğunu üstlenmekten kaçıyor.

Aslında esas sorun, demokrasiye nasıl baktığımızda. Demokrasi yukarıdan aşağıya mı gerçekleşir, yoksa aşağıdan yukarıya mı? Ahmet Altan’a göre yukarıdan aşağıya. Bunun içindir ki, yıllardır sadece yukarıya bakıyor. Oradan bir değişim bekliyor. Oradan bir müdahale bekliyor. Oradan bir kararlılık bekliyor. Fakat ülkenin bir türlü demokratikleşmediğini farkedince de, daha beter çuvallıyor, kendi perspektifini sorgulamak yerine, aslında ülkede hala askeri vesayetin ve derin güçlerin bitmediğini, dolayısıyla devletin başındaki hükümetin de gerçekleşen katliamlardan ve gerçekleşmesi olası diğer tüm olumsuzluklardan büyük oranda sorumlu gösterilemeyeceğini söylüyor.

Eğer demokrasi ve özgürlüklerin gerçekleşmesini aşağıdaki hareketliliklere değil, yukarıdaki mücadelelere bağlarsak, bu çuvallama kaçınılmazdır. Tıpkı Ahmet Altan gibi, DSİP de aynı şekilde çuvallamıştır. 1995’te nasıl Sosyalist İşçi gazetelerinden şeriata ve faşizme karşı CHP’yi destekledilerse, referandumda da aynı mantıkla fakat farklı gerekçelerle (darbe tehlikesi, askeri vesayet, vs.) AKP’ye destek verdiler.

Ve bugün, sadece İçişleri Bakanı’nın vaziyetine bakmak dahi durumu anlamaya yetecekken, hala AKP’yi aklayabilmek için kırk takla atıyorlar. Demokrasi fukarası ülkemize bol kepçeden özgürlük dağıtılacaktı; ama birden tepemize bombalar yağdı. Bu durumda şimdi, “Biz ne bok yedik?!” demek de haliyle zor geliyordur, anlayabiliyorum. Ama Ahmet Altan veya diğer tüm yetmez ama evet’çiler, hadi yediniz bir bok ve halen de yemeye devam ediyorsunuz, bari etrafa bu kadar kokutmayın. Çünkü harbiden her Taraf bok kokuyor.

(Not: Bu yazının başlığı Asyak isminde 8 yaşındaki bir kız çocuğuna aittir. Dolayısıyla başlığın tüm hakları da sevgili Asyak’a aittir.)

Onur Özgen (Red Dergisi, Ocak 2012, 64. sayı)

Hiç yorum yok: